Top tamamen Batı Asya’nın sahasında. ABD masada bile değil.
Görüntüler sansasyoneldi.
Suudi Arabistan Savunma Bakanı ve MbS’nin kardeşi Prens Halid, Türkiye’nin istihbarat başkanı İbrahim Kalın ve Pakistan’ın askeri lideri Mareşal Asım Münir, yani Mekke Savunma İttifakı’nın üç tam üyesi, meşhur Pers sarayındaki gösterişli bir salona giriyor; amaçları, İran iktidar yapısında Lider Mücteba Hamaney’in hemen altında ikinci sırada yer alan hükümdarı, pardon, Yüksek Ulusal Güvenlik Konseyi (YUGK) Sekreteri Muhsin Rızai’yi selamlamak, ya da elini öpmek.
Bu, yeni Osmanlıcıları, Arapları ve Güney Asyalıları temsil eden Mekke Savunma İttifakı’nın görünürdeki resmigeçidi değildi. Bu, Perslerin tanımladığı biçimiyle Tahran Zirvesi’ydi.
İran, aslında geçen hafta Tahran’ı ziyaret eden Asım Münir’in önerdiği bu çığır açıcı zirveyi yalnızca Mekke anlaşmasının çerçevesi dışında ve açıkça “içsel bölgesel güvenliğin” tartışılması çerçevesinde düzenlemeyi kabul etmişti.
Yani evet, meşhur “bölgesel gerginlikleri” azaltmak ve ABD’nin İran’a ve Direniş Ekseni’ne karşı savaşını sona erdirmek anlayışıyla Filistin’i, Lübnan’ı, Yemen’i, Körfez güvenliğini ve Hürmüz Boğazı’nı gerçekten konuştular.
Tahran Zirvesi, nihayetinde İran’ın güvenlik taleplerinin ve İran-Umman anlaşmasıyla şekillendirilen Hürmüz Boğazı’nın nihai statüsünün, isteksizce ya da değil, kabul edildiği anlamına gelebilir.
Elbette her şey Suud Hanedanı’nın sonunda neye karar vereceğine bağlı. Bu karar da doğrudan Riyad’ın Yemen’e karşı yürüttüğü ölümcül çatışmayı nasıl çözeceğiyle bağlantılı.
Tahran açık konuştu: Yemen dosyasının çözümünde arabuluculuk yapmaya ve yardımcı olmaya hazırız; ancak Ensarullah’ın şartlarını ele almak ve kabul etmek Riyad’a düşüyor. Aksi takdirde, zaten var olan savaş sürüp gidecek.
“Yedi şart”ı çözümlemek
Masada konuşulanlara dair en iyi içeriden bakışı, YUGK’nin son derece yetkin Sekreter Yardımcısı Dr. Ali Bakıri Keni sundu.
1.Dört ülke, İsrail’i bölgesel istikrarsızlığın ana kaynağı olarak tanımladı; İsrail’in hemen hedefinde İran var, sırada potansiyel olarak başka ülkeler de var (italikler bana ait). Diğer kaynak ise ABD. Prens Halid’in bütün bunlara onay verdiğini düşünün.
- Batı Asya’da kalıcı güvenliğe dair bir anlaşma, yabancı güçlere bağımlı olmadan, içeriden inşa edilmelidir.
- Tahran kendisini Suudi Arabistan’ı, Türkiye’yi ve Pakistan’ı birbirine bağlayan merkezi halka (italikler bana ait) olarak konumlandırdı. Ağzınız açık kalabilir.
- Dört ülke de görüşmeleri sürdürmeyi kabul etti. Bir sonraki toplantıyı İran koordine edecek. Henüz tarih ya da yer belli değil.
Şimdi bu zaten çarpıcı çerçeveye bir de “filtresiz Muhsin Rızai” özel bölümünü ekleyin: Kesinlikle her zamankinden çok daha neşeliydi.
Şu öne çıkan sözlere bakın:
“Bölgede yeni bir havanın varlığını hissediyorum. Bu hava, İran halkının direnişi ve silahlı kuvvetlerin kabiliyeti sayesinde oluştu. Bu beylerle yaptığımız görüşmelerde son derece olumlu bir hava sezdim.”
Rızai, “bu söylemsel görüşmenin ve açıklamaların başarısını” övmekle birlikte temkinliydi: “Şu an için herhangi bir açıklama yapmamayı tercih ettik, ancak bu noktalarda uzlaştığımız ve mutabakata vardığımız tek bir ortak açıklama yayımlayacağız; bu meselelerin uygulanması pratik ve gerçek olacak ve bunlarla birlikte ilerleyeceğiz.”
Bu arada, Sisifos’unkine benzer bir görev duruyor: Korsanlık İmparatorluğu’nu Batı Asya’da diplomasiyi anlamaya nasıl zorlamalı?
Bakıri Keni: “ABD, İran’ın yedi şartını yerine getirmelidir.” Ardından şunu ekledi: “Rızai bugün yedi günlük planın beş güne, hatta dört güne kısaltılabileceğini söyledi.”
Bu rakamları çözümleyelim.
Yedi şart aynı kalıyor: Bunlar, Trump’ın bizzat yırtıp attığı ve hiçbir anlam ifade etmediğinde ısrar ettiği, defalarca ölüp dirilen o Mutabakat Zaptı’nın (MoU) kısaltılmış hali.
Hatırlatalım: yaptırımların kaldırılması; askeri tehditlere son verilmesi; İran’ın nükleer enerjiyi barışçıl amaçlarla kullanma hakkının tanınması; İsrail’e verilen desteğin sona erdirilmesi; İran’ın Hürmüz Boğazı üzerindeki egemenlik haklarının kabul edilmesi; İran’ın iç işlerine müdahalenin durdurulması ve gelecekteki saldırılara karşı inandırıcı güvenceler verilmesi.
Necd’in ortasındaki develer bile İstisnailerin bu taahhütlerin hiçbirini asla yerine getirmeyeceğini bilir.
Şimdi değişen, zaman çizelgesi. Asıl plana göre, ABD’nin şartları yerine getirmesi gibi olası olmayan bir durumda, altıncı gün Hürmüz Boğazı açılacak, yedinci gün de ilahi bir iradenin tecellisi gibi müzakereler başlayacaktı.
Rızai’nin yeni önerisi ancak neşeli bir takılma olarak yorumlanabilir: Her şey beş günde, hatta dört günde yapılabilir, neden olmasın?
Rızai özünde şunu söylüyor: Yedi şartın hepsi geçerliliğini koruyor; ancak Trump müzakereyle gerçekten ilgileniyorsa (ilgilenmiyor: teslimiyet istiyor), İran’ın yedi gün beklemesine gerek yok. Dört gün yeter.
Bundan sonra ne olursa olsun, ki ABD ara seçimlerinden sonra pekâlâ Trumpvari bir askeri saldırı gelebilir, saati yöneten hâlâ Tahran. Buna her türlü müzakerenin ön koşulu olan yedi şartı ekleyin. Zaman çerçevesini ekleyin. Bir de hiçbir ilerleme olmazsa Hürmüz Boğazı’nın kapalı kalacağı gerçeğini ekleyin.
Güvenlik alanının en üst iki ismi Bakıri Keni ile Rızai’nin vurguladığı şey, İran’ın Korsanlık İmparatorluğu’na bir fatura sunduğu. Bu arada, faturadaki her bir kalem, kendini ne kadar kurtarmaya çalışırsa çalışsın, bizzat ABD Başkanı tarafından zaten onaylanmış durumda.
Ya “içsel” güvenlik ya hiç
İlk bakışta Mekke Savunma İttifakı’nın, Sünni liderliğinde güçlü bir kolektif güvenlik ve savunma hizalanması olarak görülmesi bekleniyordu.
Oysa stratejiden yoksun Korsanlık İmparatorluğu’nun bekleyeceği son şey, bu üçlünün kendilerine varoluşsal bir tehdit gibi davranmaya zorlandıkları ülkeyle iş birliği yollarını araştırmaya başlamasıydı.
Persleri asla küçümsemeyin. Her zamanki inceliklerini sergileyerek yaptıkları şey, İran’ın çevrelenmesini stratejik olarak tersyüz etmek oldu.
Yakın gelecekte İran, pek çok ciddi Müslüman âlimin aslında Mekke’ye karşı bir saygısızlık olarak nitelediği Mekke Savunma İttifakı’na katılmayı bile düşünebilir.
Bundan önce, petro-şeyhler, yani Baltık çivavalarının Basra Körfezi’ndeki muadilleri, mezhep savaşlarına yönelik amansız Anglo-Selefi kışkırtmayı etkisiz kılmakta çaresiz kalırlarsa, sonlarını bulmuş olabilirler.
İranlılar, Mekke ve Medine’nin kutsallığına Yemenliler kadar bağlıdır; zira her ikisi de doğrudan Peygamber tarafından övülmüştür (İranlılar, bilgiyi ayırt etmede ve hikmet arayışında eşsiz oldukları için özellikle anılmıştır).
Bu toplantının neden “Mekke” paktı kavramıyla hiçbir ilgisi olmayan Tahran Zirvesi olarak tanımlandığını da nihayetinde bu açıklıyor.
Yemenlilere gelince, Ensarullah Yüksek Siyasi Konseyi’nin kilit üyelerinden Muhammed Ali el-Husi kesin konuştu: Suudi Arabistan’ın Prens Halid’in Tahran ziyaretiyle bölgesel gerilimi azaltmayı amaçladığı iddialarını sert bir dille eleştirdi ve Riyad’ın diplomatik söyleminin Yemen’e karşı süren savaş, abluka ve işgalle çeliştiğini vurguladı.
Tahran Zirvesi’nin ardından Lider Mücteba Hamaney, Muhsin Rızai ile yüz yüze görüştü. Bir Numara, İki Numara ile konuşuyordu.
Hamaney, yedi şartın yerine getirilmesini sağlayarak ve “Hürmüz Boğazı üzerindeki kontrolü koruyarak” mevcut “ne savaş ne barış” durumuna son verilmesi çağrısında açıkça bulundu.
Rızai, Hamaney’i Batı Asya genelinde “içsel” güvenlik fikri hakkında bizzat bilgilendirdi. Bu, Rusya’nın 2021 sonunda öne sürdüğü ve ABD ile NATO’nun cevapsızlık niteliğinde bir cevapla karşıladığı “güvenliğin bölünmezliği” hamlesinin doğrudan bir muadili.
Ama şimdi top tamamen Batı Asya’nın sahasında. ABD masada bile değil. Bunu gerçekleştirmek Türkiye’ye, Suudi Arabistan’a, Pakistan’a ve İran’a kalmış.
*Pepe Escobar, bağımsız bir jeopolitik analist, yazar ve gazetecidir.
Kaynak: https://strategic-culture.su/news/2026/10/29/why-tehran-summit-game-changer/
