19.yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında Marcus Garvey, C. L. R. James ve W. E. B. Du Bois gibi siyah diaspora aydınları, Karayipler’de ve Amerika’daki sömürgelerde yaşanan sömürge ve ırk temelli vahşete, daha sonra Pan-Afrikanizm olarak adlandırılacak bir fikirle karşılık verdi: Afrika kökenli insanların ortak çıkarları olduğu ve birleşmeleri gerektiği fikri. Bu kavram diasporadan Afrikalı seçkinlere yayıldı ve İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra, bağımsızlığını kazanmış ulusların hâlâ sömürge yönetimi altında olanlara yardım ettiği eşgüdümlü bir bağımsızlık hareketine dönüştü.
Hareketin trajik ironisi şuydu: En büyük zaferini, yani 1960’a kadar kıtanın neredeyse yarısının bağımsızlığını, hızlı bir çöküş izledi. Bu çöküş, hareketin birleştirici vizyonunun sınırlarını gözler önüne serdi. Klasik Pan-Afrikanizm Afrika’nın gerçekliklerine dayanmıyordu. Yurdundan koparılmanın ve mağduriyetin şekillendirdiği bir diaspora çerçevesinden doğmuştu; devlet kurmak için uygulanabilir bir plan yerine romantikleştirilmiş bir sömürge öncesi geçmiş yansıtıyordu. Afrikalı liderler bağımsızlık sonrası yönetimin güçlüğünü hafife aldı. Duygusal dayanışmayı, sınırları içindeki etnik, dinî ve ideolojik çeşitliliğin önüne koydular. Sonuç, kıtanın dört bir yanında yaygın istikrarsızlık oldu: savaşlar, ekonomik krizler ve siyasi çöküşler.
1960-1961 Kongo Krizi ve ardından Patrice Lumumba’nın idam edilmesi, Pan-Afrikanizmin Soğuk Savaş’ın, çok etnili bir ülkenin ve hırslı seçkinlerin acımasız gerçekliği karşısındaki çaresizliğinin örneğiydi.
Devlet Sosyalizmi ve Pan-Afrikanizm: Bir Çıkar Evliliği
Bağımsızlık mücadelesi sırasında ve sonrasında kıtanın en önde gelen kurtuluş hareketlerinin birçoğu Doğu Bloku güçleriyle birlikte çalıştı. Marksizmi benimsediler ve öğrendiler. Onu kendi Pan-Afrikan ideolojilerine göre biçimlendirdiler ve sonunda Pan-Afrikanizmi, ikisi temelde farklı olsa da Afrika sosyalizmiyle eş anlamlı hâle getirdiler. Ortak payda şuydu: İkisi de emperyalizm karşıtı ve Batı karşıtıydı.
Bu durum, bağımsızlık sonrası birçok lideri en verimli sanayilerini millîleştirmeye, aşırı düzenleme getirmeye ve ekonomilerinin üretken sektörlerine aşırı vergi yüklemeye yöneltti. Zimbabve’de topraklara el konulması, Zambiya’da Bakır Kuşağı’nın millîleştirilmesi, Gana’da kakao kuruluna el konulması, Tanzanya’da Ujamaa köyleştirme programı.
Sonuç felaket oldu. Aynı örüntü kıtanın büyük bölümünde tekrarlandı: devletin el koyması, kötü yönetim, yolsuzluk ve ardından üretimin çöküşü. Kaçınılmaz olan gerçekleştiğinde suç hep “yeni sömürgeci sabotaja” yüklendi, ekonomik modelin kendisine hiçbir zaman yüklenmedi. SSCB yalnızca planlar sağlamadı, başarısızlık için bir bahane de sağladı.
Başarısızlık sonrası etkiler de aynı ölçüde yıkıcı oldu. Bu ülkelerin çoğu sonunda ekonomilerini kurtarmak için borç alarak karşı çıktıkları Batılı kurumlara geri döndü. Bu da Batı yardımına bağımlılık şeklinde bir siyasi psikoloji doğurdu: toparlanmayı zorlaştıran bir borç tuzağı. Afrika ekonomilerini başta Batılı kurumlar çökertmedi; bu kurumlar sosyalist politikalar zararı çoktan verdikten sonra geldi.
Aynı dönemde millîleştirmeye ve sosyalizme direnen Morityus, Botsvana ve Yeşil Burun Adaları gibi ülkelerin ekonomileri bu yıkımdan kurtuldu, hatta büyüdü.
Sömürge Öncesi Cennet Efsanesi
Gerçek Pan-Afrikanizmin ne olduğu sorusuna cevap verebilmek için önce farklı bir gerçeklik yaşamış bir diasporadan ödünç alınan ideolojiyi bir kenara bırakmak gerekir. Ardından, tıpkı Avrupa’nın medeniyetini antik Yunan ve Roma’dan türetmesi gibi, Afrika da sömürge öncesi medeniyetlerde neyin gerçekten işe yaradığını ve neyin yaramadığını romantizme kapılmadan incelemelidir.
Yaygın kanının aksine Afrika’nın büyük imparatorluklarından bazıları modern ahlakla bağdaşmayan değerlere sahipti: mutlak hükümdarlar, sesi olmayan tebaa, zorla üretim ve kölelik. Aşanti Konfederasyonu ve Dahomey, transatlantik köle ticareti sayesinde zenginleşti. Oyo İmparatorluğu köle elde etmek için akınlar düzenledi. Buganda acımasız ve sömürücü bir feodal sistem işletti. Zulu İmparatorluğu militarist ve sürdürülemez biçimde yayılmacıydı. Pan-Afrikanizm modern ahlakla uyumlu olacaksa bu modeller sınavı geçemez.
Ancak sömürge öncesi Afrika işe yarayan sistemler de sundu. Tswana, İgbo (Amala), Oromo (Gadaa) ve Bambuti sistemleri, şeflik kararlarına geniş halk katılımına ve uzlaşıya dayalı yönetime dayanıyordu. Ticaret merkezî değildi. Hükümdarlar vergi alıyor ama müdahaleden kaçınıyordu. Siyasi hükümdarların çoğu mülkiyet yerine egemenliği tercih ediyordu. Toprak, Batı feodalizmindeki mutlak mülkiyetle değil, ortak emanetçilik esasıyla işliyordu. Serbest dolaşıma izin veriliyordu. Bir şef memnuniyetsizlik yarattığında insanlar başka bir şefliğe taşınabiliyordu; bazen yalnızca toprağın verimliliği, av hayvanlarının bolluğu ya da madenler gibi tamamen ekonomik nedenlerle. Kgotla sistemi her şeyin üstündeydi: Bir kral zorbalaşırsa alt şefler ona bağlılıklarını çekip başka bir lider bulabiliyordu.
Merkezîleşme Değil, Ademimerkeziyet
Gerçek Pan-Afrikanizm, tarihte kendini kanıtlamış ve ahlaken savunulabilir sistemlere dönmek anlamına geliyorsa, kıta çapında bir proje olmaktan çıkıp zora değil gönüllü birlikteliğe dayanan bölgesel, etnik ya da ulus-devlet temelli bir projeye dönüşmelidir.
Sömürge öncesi Afrika’nın canlı ve gelişkin ticaret ağları vardı: Svahili kıyısı, Sahra ötesi altın ve tuz yolları ve Bantuların kendi aralarındaki sığır ve tahıl mübadeleleri. Bunlar piyasa ekonomileriydi. Fiyatlar arz ve talebe göre dalgalanıyordu. Sözleşmeler itibar ve örf hukuku yoluyla uygulanıyordu. Zenginlik devlet zoruyla değil, gönüllü mübadeleyle üretiliyordu.
Sömürgecilik bunun yerine sömürücü bir tekel getirdi ve Afrikalıları ham maddelerini sabit fiyatlarla tek bir sömürge alıcısına satmaya zorladı. Sosyalizm ise sömürge devletini aynı tekelleri elinde tutan bir Afrika devletiyle değiştirmekten öteye gitmedi. Gerçek Pan-Afrikanizm bu tekelleri kırar. Serbest piyasa, Afrikalı bir çiftçinin ürününü en iyi fiyatı veren herkese satabilmesi demektir. Afrikalı bir madenci birbiriyle rekabet eden uluslararası alıcılarla pazarlık yapabilir. Bu “Batılı” kapitalizm değildir. Bu, üreticilere iradelerini geri vererek ekonomiyi sömürgecilikten arındırmaktır.
Berlin Konferansı yalnızca sınır çizmedi. Bölgesel düzeyde merkezî yönetimin zaten var olduğu yerlerde bile birbirinden farklı siyasi yapıları, sömürge öncesi dönemde hiçbir benzeri olmayan bir ölçek ve katılıkta tek sömürge devletleri hâlinde birleştirdi. Sömürge valileri kıyıdaki başkentlerden yönetti, iç bölgelerin etnik, dilsel ve coğrafi gerçekliklerini görmezden geldi. Bağımsızlıkla birlikte Afrikalı seçkinler bu yapıları kendi iktidarlarına hizmet ettiği için olduğu gibi korudu.
Sonuç felaket oldu. Doğu eyaletlerine 1.500 kilometre uzaklıktaki Kinşasa’dan yönetilen 200’den fazla etnik gruba sahip Kongo Demokratik Cumhuriyeti, bir ülkeden çok, kronik bir savaş bölgesine dönüşmüş bir sömürge kalıntısıdır.
Ademimerkeziyetçi sistemler hem ahlaken gerekli hem de pratiktir. Gücü sömürge öncesi alanlara, dil bölgelerine ve ekonomik ekolojilere yeniden dağıtmak, etnik şovenizm yüzünden değil, ademimerkeziyet zorbalığı önlediği için gerçek bir öz yönetime imkân tanır. Yerellik ilkesi, yani kararların mümkün olan en alt düzeyde alınması, Afrika’ya özgüdür (Kgotla son derece yereldi). Federalizm ve merkezî olmayan ulusal eyaletler bu ilkeyi daha üst düzeylere taşır.
Bu uygulanmış olsaydı, merkezî devletin siyasi kontrol için bir silaha dönüştüğü, kıtanın en ölümcül çatışmalarından bazıları önlenebilirdi. Güç yerelleştiğinde merkezde uğruna savaşılacak şey azalır. İsviçre Konfederasyonu, federalizmin çeşitli ve çok dilli bir toplumda bile işlediğini gösteriyor; Afrika ise İsviçre’den daha çeşitlidir. Dolayısıyla federalizm burada daha da gereklidir.
Korumacılık Değil, Serbest Piyasa
Sosyalist Pan-Afrikanistler, Afrikalıların küresel rekabete karşı devlet korumasına ihtiyaç duyduğunu savundu. Sonuç, hiç büyüyemeyen bebek sanayiler oldu: Yüksek gümrük duvarlarının ardında, yenilik yapmak için hiçbir teşviki olmadan, kalitesiz mallar üreten sanayiler.
Deregülasyon, iş kurmak için gereken ruhsat, izin ve onay labirentini ortadan kaldırmak demektir; Kenya’da bir zamanlar yalnızca bir otel açmak için yaklaşık 30 ayrı ruhsat gerekiyordu. Afrikalı çalışanların büyük çoğunluğunu istihdam eden kayıt dışı piyasaların bürokrasi tarafından boğulmadan kayıtlı hâle gelmesine izin vermek demektir.
Düşük korumacılık ve açık ticaret, Afrikalıların Çin’den, Hindistan’dan ya da Avrupa’dan cezalandırıcı gümrük vergileri ödemeden daha ucuz ve daha iyi makineler alabilmesi demektir. Etiyopyalı bir çiftçinin, birden fazla sınır kontrol noktasında rüşvet ödemeden tahılını Kenyalı bir değirmenciye satabilmesi demektir.
Doğu Afrika Topluluğu (EAC), Afrika içindeki açık ticaretin büyümeyi hızlandırdığını zaten göstermiştir. Ancak gerçek Pan-Afrikanizm bunu küresel açık ticarete genişletir; çünkü Afrika’nın karşılaştırmalı üstünlüğünden (tarım, madenler, iş gücü) en iyi biçimde duvarların ardına saklanarak değil, dünyaya satış yaparak yararlanılır.
Dış Yardım Çözüm Değil, Sorunun Ta Kendisi
Dış yardım cömertlik değildir; iyi niyet maskesi takmış yeni sömürgeciliktir. Yardıma bağlanan şartlar, yani IMF kemer sıkma politikaları, zorla yapılan özelleştirmeler ve bütçe kesintileri, Afrikalıları değil Batılı şirketleri zenginleştirir. Daha da kötüsü, yardım içeriden çürütür. Seçkinlerin kişisel bir himaye fonu gibi gördüğü merkezî hükümetler üzerinden akar. Bir Dünya Bankası araştırması, yardıma en bağımlı ülkelere yapılan yardım ödemelerinin yaklaşık yüzde 7,5’inin iktidardaki seçkinlerin kontrolündeki kıyı ötesi hesaplara sızdığını, yoksullara ulaşmak yerine gizlilik cennetlerinde kaybolduğunu ortaya koydu.
Alternatif zaten işliyor. Diasporanın gönderdiği para havaleleri bugün yıllık 100 milyar doları aşıyor; bu, tüm resmî yardımların toplamından fazla ve parayı sömüren sistemleri devre dışı bırakarak doğrudan ailelere, okullara ve yerel işletmelere ulaşıyor. Gerçek Pan-Afrikanizm bunu çok daha güçlü hâle getirir: çifte vatandaşlık, diaspora için oy hakkı ve yurt dışındaki Afrikalıların doğrudan yerli altyapıya yatırım yapmasını sağlayan diaspora tahvilleri.
Bunu düşük ve basit bir vergilendirmeyle, yani düz oranlı ya da tüketim temelli bir vergiyle birleştirin; kapılacak kaynak azalacağı için devletin çalma teşvikini küçülttüğünüz söylenebilir. Botsvana açık bir örnektir: sermaye kazancı vergisi yok, kurumlar vergisi düz oranlı, kişisel gelir vergileri düşük. Disiplinli bir yönetimle birleşen bu politikalar, Afrika’nın en uzun soluklu ekonomik başarı hikâyesinin merkezinde yer aldıkları yönünde geniş bir kabul görüyor.
Sonuç
Sovyet etkisindeki Pan-Afrikanistler merkezî sosyalizmle Afrika’nın geleceğini çaldı. Klasik Pan-Afrikanistler ise imparatorlukları romantikleştirerek geçmişini çaldı. Afrika’nın, halkına iradesini serbest piyasalar, gönüllü birliktelik, merkezî olmayan siyasi sistemler, diaspora sermayesi ve düşük vergiler yoluyla geri veren bir Pan-Afrikanizme ihtiyacı var. Bu Pan-Afrikanizm, Batı’nın doğru yaptığı yerde Batı’ya yaslanır; Batı’nın tahakküm peşinde olduğu yerde Batı’dan uzaklaşır.
Bu, sömürgeciliğin bir savunusu değil, ona karşı bir panzehirdir: hesap verebilir, müreffeh ve Afrikalılara ait sistemler. Adına layık Pan-Afrikanizm budur; çünkü emretmez, inşa eder.
*Constantine Taurai, tıp öğrencisi ve yazardır.
Kaynak: https://mises.org/mises-wire/diaspora-dream-continental-disaster-pan-africanism-failed-and-one-could-work
