Seküler Türk Milliyetçiliği Mümkün mü?

Gelinen noktada “Seküler Türkçülük” biblolardan posterlere, kurgusal romanlara uzanan bir tüketim nesneleri yelpazesi üretiyor; ama derinlikli bir felsefe üretemiyor. Bu yüzden mevcut seküler Türk milliyetçiliğini bir ideoloji olarak okumak mümkün gözükmüyor. Entelektüel zemini kısıtlı, büyük ölçüde sosyal medyada ve dar arkadaş çevrelerinde şekillenen, tarihten beslenemeyen bu akım bir ideolojiden çok, teker teker bireylerin içinde bulunduğu duruma yönelik memnuniyetsizliğinden beslenen tepkisel bir hareketin tüketim kültürüne dönüşmüş hâlini andırıyor.
Mayıs 13, 2026
image_print

Millet Kavramının Modern Kavramsal Tarihi

Şüphe yok ki milliyetçilik, 17. yüzyılın ikinci yarısından itibaren önce Avrupa’da sonra dünyada belirleyici bir siyasal akım ve düşünsel bir kavram olagelmiştir. Kuramcılar bu sürecin başlangıcını farklı dönemlere bağlasa da Greenfeld’in meseleyi Tudor hanedanının ilk İngiliz kralı VII. Henry’ye kadar götürmesi somut bir çıkış noktası sunar. Greenfeld’e göre Güller Savaşı İngiliz aristokrasisini ağır biçimde tahrip etmiş; bu yıkım, VII. Henry döneminde devlet görevlerinin ve yeni seçkin zümrenin aristokrasi dışına açılmasına zemin hazırlamıştı. Geleneksel hiyerarşide bu yükselişin meşrulaştırılması kolay değildi; çünkü soyluluk, kan ve soy anlatılarıyla — çoğu zaman abartılmış ya da uydurulmuş hikâyelerle — temellendiriliyordu. “nasyon”¹ kavramının dönüştürücü işlevi tam da burada ortaya çıktı: Daha önce seçkinleri imleyen “nation”[1] kelimesi, “people” yani halkla özdeşleşmeye başladı. Böylece İngiliz halkı, hukuken aristokratlaşmasa bile, İngiliz olmak bakımından haysiyet ve değer atfedilen kolektif bir özne hâline geldi. Bu henüz bütün bireylerin hukuk önünde eşitliği değildi; kadınları, mülksüzleri ve bağımlı kesimleri dışarıda bırakan sınırlı bir tahayyüldü. Fakat birkaç yüzyıl içinde “millet” fikri, doğuştan haysiyet sahibi ve giderek eşit haklarla donatılmış bireylerden oluşan egemen halk fikrine doğru genişleyecekti.

Erken modern Avrupa’da ticaretin, finansın ve şehir hayatının gelişmesi, ciddi servet ve kültürel sermaye biriktiren yeni kentli zümreleri öne çıkardı. Ancak bu zümreler, ekonomik güçlerine rağmen, zümre esasına dayanan hukuki düzende aristokrasi ve kilise mensuplarıyla aynı statüye sahip değildi. Fransa’da ise tablo daha da karmaşıktı: Mutlakiyetçi krallık aristokrasinin büyük bölümünü siyasi olarak etkisizleştirmiş, bir kısmını da fakirliğe mahkûm etmişti. Dolayısıyla eşit haklara sahip bir halk fikri hem zümre düzeni tarafından sınırlanan burjuvaziye hem de eski nüfuzunu yitirmiş aristokrat unsurlara aynı anda cazip geliyordu. Doğuştan haysiyet sahibi ve özgür bir birey olma fikrinin, o güne dek yaşam amacı yalnızca Tanrı’ya kul ve efendisine hizmetkâr olmaktan ibaret olan geniş halk kitlelerine de çekici gelmesi ise hiç şaşırtıcı değildi.

Sekülerlik Laiklik mi?

Hıristiyanlık, millet fikrinin gelişimiyle birlikte Avrupa’nın farklı coğrafyalarında köklü dönüşümler geçirdi. Katolik Kilisesi’nin evrensel otoritesine en sarsıcı meydan okumalardan biri İngiltere’de yaşandı: 1534’te VIII. Henry, ülkedeki dinî otoriteyi Roma’dan kopararak İngiltere Kilisesi’nin başına geçti. Bu ayrılığın görünürdeki sebebi Henry’nin “uçkur davası” olsa da sonuçları bakımından millî-siyasal bir hareketti; çünkü dinî cemaat artık evrensel Kilise’nin değil, belirli bir krallığın ve siyasal coğrafyanın sınırları içinde tarif ediliyordu. Protestan bir akım olan Püritenizm[2] bu mantığı daha da radikalleştirdi; çalkantılı bir süreçten geçen İngiltere’de din, zamanla kamusal bir ayrıcalık temeli olmaktan çıkarak seküler bir toplumsal düzenin içinde yeniden konumlandı. Yani İngiltere’deki sekülerlik doğrudan doğruya dini bir akımdan yani Protestanlığın din-dünya anlayışından etkilendi.

Bizde ise sekülerlik çoğunlukla daha radikal bir deneyim olan laiklikle eşdeğer tutulur. Oysa sekülerizm devletin bütün dinlere eşit mesafede durmasıyken laiklik, dinin kamusal alandaki her türlü varlığını ve görünürlüğünü dışlayan çok daha sert bir eğilimdir. Bu radikalizmin tarihi Fransa’ya, devrim döneminin terör evresine uzanır. Fransa’daki dönüşüm İngiltere’ye kıyasla çok daha sert oldu; zira İngiltere’de Magna Carta’dan bu yana siyasi iktidar ve toplumsal eşitsizlik kademeli biçimde sınırlandırılmıştı. Fransa’da ise eşitsizlikler daha keskin, krallık daha mutlakiyetçiydi. Katolik Kilisesi de bu düzenin başlıca meşruiyet kaynaklarından biriydi. Bu yüzden Fransa’da Kilise, İngiltere’deki gibi millîleştirilmedi; devletleştirildi. Kilise mallarına el konuldu, ruhban sınıfı devlet denetimine alındı, kurumun faaliyet alanları kısıtlandı. Devrimin en radikal evrelerinde bu çizgi Hıristiyanlıktan arındırma kampanyalarına, akıl kültüne ve kamusal dinî sembollerin tasfiyesine kadar uzandı.

İngiliz, Fransız ve Deutsch Birer Kavim İsmi mi?

Bugün “millet” diye andığımız “nasyon” kavramı özünde eşit haklara sahip bireylerden oluşan bir halk fikrini barındırır ve bu Avrupa’nın büyük bölümünde hâlâ böyledir… “Millet” özünde hukuki bir terimdir. Bu kavram, milliyetçiliğin-nasyonalizmin doğduğu Avrupa’da çoğunlukla ırkla ilişkilendirilmez.

İngiltere (ilk kanuni ismiyle Englond-Englaland) Angılların memleketi demektir. Ama “İngiliz”, “Angıl” demek değildir; “İngiltereli” demektir. Fransa’nın adı Cermen kökenli bir kavim olan Franklardan gelir; ancak bugün Fransa’da Frank kökenli aile sayısı bir düzineyi geçmez. Almanya’nın kendi adı “Deutschland”tır; vatandaşlarını “Cermen” ya da “Alleman” değil, “Deutsch” olarak tanımlar. “Deutsch” ise köken itibarıyla “halka ait” ya da “halkın diliyle ilgili” demektir. Görüldüğü gibi başlıca Avrupa millî, kimlikleri kendilerini coğrafya ve dil üzerinden kurar; “English”, “Français” ve “Deutsch” modern çağın siyasi-hukuki kimliklerdir. Bu yüzden Angıl olmayan İngiltere Başbakanı Rishi Sunak bir İngilizdir. Almanya’da geleceğin Cumhurbaşkanı adayları arasında gösterilen Karin Prien bir Cermen değildir ama bir Deutsch’tur. Bu yüzden Sarkozy bir Frank hatta bir Galyalı bile değildir ama “Français”dir.

Seküler ya da laik olan kimlikler Angıl, Frank veya Cermen kimlikleri değildir; İngiliz, Fransız ve Deutsch kimlikleridir. Sekülerleşen şey eski kavim değil, o kavim adlarından, dillerinden ve coğrafyalarından türeyen modern siyasal topluluktur. İngiltere’de Angıllar, Saksonlar, Keltler ve başka unsurlar İngiliz; Fransa’da Gal, Latin, Frank, Burgon, Yahudi ve başka unsurlar Fransız; Almanya’da Cermen, Slav, Yahudi ve başka unsurlar Deutsch kimliği altında modern millet hâline gelmiştir. Modern millî kimliğin esası kan değil; coğrafya, hukuk, dil ve siyasal aidiyettir.

Peki seküler bir Türk milliyetçiliği mümkün mü?

Şunu bir kenara koyalım: Türkiye’de kendini “seküler milliyetçi/Türkçü” olarak tanımlayanların önemli bir kısmı aslında seküler değil, laiktir. Çünkü sekülerlik, dinin toplumsal hayattan bütünüyle tasfiyesi değil, dinî olanın dünyevî hayat içinde yeniden konumlandırılmasıdır. Ancak bizdeki seküler milliyetçiler çoğunlukla kendi söylemlerini 1930’ların sert laik devrimleri üzerine kurarlar. Bu yüzden Türkiye’deki “seküler milliyetçilik” tartışması daha baştan kavramsal bir karışıklıkla maluldür.

Daha esaslı mesele ise şudur: Eğer bu milliyetçilik kendisini “Türk” kavminin adıyla kuracaksa, seküler bir Türk milliyetçiliği kavramsal olarak mümkün olmayabilir. Zira “Türk”, her ne kadar Cumhuriyet döneminde modern siyasal bir kimlik olarak yeniden inşa edilmeye çalışılmış olsa da özünde tarihî bir kavim adıdır. Milliyetçiliğin doğduğu yerde, Batı’da ise milli kimlikler kavimlerin adıyla değil, coğrafyaların ya da başka unsurların adıyla adlandırılmıştır. Fransız, İngiliz ve Deutsch kimlikleri; Frank, Angıl ve Cermen kavim kimliklerin modernize edilmiş versiyonları değildir. Bu kimlikler kavim adlarından değil, coğrafya, hukuk ve dil üzerinden yeniden kurulan siyasi topluluklardan doğmuş, kozmopolit ve kapsayıcı kimliklerdir. Üstelik İngiltere ve Almanya örneğinde yeni siyasi kimliğin şekillenmesinde Protestanlık yani din etkili olmuştur. Avrupa örneğinde millet, hemen her yönüyle kavimden farklılaşan bir mefhumdur. Dolayısıyla seküler bir milliyetçilik, tarihi örneklerde görüldüğü üzere bir kavim milliyetçiliği olamaz. Böylesi bir inşa, milliyetçilik kavramının tarihsel belleği ile örtüşmüyor.

Seküler Türkçülüğün Başka Bir Açmazı: Tarihî Türk Kimliği ve İslamî Hafıza

Yüzyıllar boyunca tüm dünyada “Türk” deyince akla gelen şey “İslam”dı.

Zira Türklerin son bin yılı İslam’dan ayrı düşünülemez. Türkler yaklaşık 10. yüzyıldan itibaren kitleler hâlinde Müslümanlaşmış; Karahanlılardan Selçuklulara, Osmanlılardan Cumhuriyet’e uzanan uzun tarih içinde İslam, Türk kimliğinin yalnızca inanç alanında değil, gündelik hayat, hukuk, ahlak, estetik ve siyasal meşruiyet alanlarında da belirleyici unsurlarından biri olmuştur.

Eğer Türklükte kalacaksak, Türk yaklaşık bin yüz senedir Müslümandır. Bu kadar uzun bir tarihî yükü yok sayarak seküler bir Türklük icat etmeye çalışmak, Türklüğün tarihsel hafızasını yok saymak demektir. Yani böyle bir Türklü tasavvuru hem kavramsal hem de tarihsel olarak gerçekçi değildir.

 

Seküler Türkçülüğün Gelenek İcadı

O hâlde seküler bir milliyetçilik kurulacaksa, Angıl’ın İngiliz’e, Frank’ın Fransız’a dönüştüğü gibi Türk’ün de başka bir siyasal forma dönüşmesi gerekir. Çünkü sekülerlik ya da laiklik, eski kavim kimliğini olduğu gibi muhafaza etmez; onu yeni bir hukuk, yeni bir kamusal düzen ve yeni bir siyasal aidiyet içinde yeniden tanımlar. Tarihsel bir örnek özünde Batıcı bir ideoloji olarak Kemalizm, kendi içinde güçlü bir motivasyon ve kısmi bir tutarlılık ile laik bir Türk sivil kimliği oluşturmayı denedi. Ancak gelinen noktada Türk toplumunun Kemalist sivil perspektifi çok da içselleştirmediği de bir gerçek.[3]

Günümüzdeki seküler milliyetçilik eğiliminin Kemalizm’den ayrılan bir yönü var; “laik” yerine “seküler” kelimesini tercih etmeleri de belki bunun işareti…

Milliyetçi Hareket Partisi’nden kopan çeşitli siyasi yapılar etrafında şekillenen bu havuz, Almanya’daki AFD ya da ABD’deki MAGA hareketlerine benzer biçimde liberal değerlere, kozmopolit kültüre, göçmen varlığına ve mevcut siyasi merkeze yönelik tepkinin ürettiği sağ-popülist özellikler taşıyor. Bu özellikleri yeni nesil seküler milliyetçi akımları Kemalizm’e kıyasla çok daha ham ve tutarsız kılıyor.

Özellikle Şamanizm vurgularıyla bir nevi “new age” yönü de olan ve İslam’la iç içe geçmiş Türklüğü aşan yeni bir siyasi kimlik üretemeyen bu akımlar; İslamsız bir altın çağ hayaliyle İslam öncesi Türklüğe sığınıyor; kurgusal bir “gelenek icadı”na, bu icat üzerinden beslenen temelsiz bir etnik böbürlenmeye ve nihayetinde İslam karşıtlığına savruluyorlar. Bu arayış içinde İslam öncesi Türk tarihinden semboller bulmaya çalışıyor; Türk olup olmadığı bile tartışmalı Tomris ve Kabaç gibi efsanevi-tarihi kişilikler üzerinden modernist bir kimlik hayali, esasen mevaliye iyi davranmasıyla tanınan Kuteybe bin Müslim üzerinden katliam-mağduriyet anlatıları kurguluyorlar.

Gelinen noktada “Seküler Türkçülük” biblolardan posterlere, kurgusal romanlara uzanan bir tüketim nesneleri yelpazesi üretiyor; ama derinlikli bir felsefe üretemiyor. Bu yüzden mevcut seküler Türk milliyetçiliğini bir ideoloji olarak okumak mümkün gözükmüyor. Entelektüel zemini kısıtlı, büyük ölçüde sosyal medyada ve dar arkadaş çevrelerinde şekillenen, tarihten beslenemeyen bu akım bir ideolojiden çok, teker teker bireylerin içinde bulunduğu duruma yönelik memnuniyetsizliğinden beslenen tepkisel bir hareketin tüketim kültürüne dönüşmüş hâlini andırıyor.

 

 

[1] Ne dinî aidiyet ve cemaat çağrışımları taşıyan Arapça kökenli “millet” kelimesi ne de Moğolca/Eski Türkçe anlam katmanları içinde “pay, ülke, topluluk” gibi karşılıkları bulunan “ulus” kelimesi, Latince natio‘dan (bir anneden doğan birçok yavru) türeyen nation kelimesinin semantik ve tarihsel anlam yükünü tam olarak karşılamamaktadır. “Natio“, Roma’da genel anlamıyla göçmenler için kullanılıyordu ve bir yönüyle “yabancı” demekti. Kelimenin Avrupa’daki yaygın kullanımı ise 11. ve 12. Yüzyıllarda Paris’te öğrenim gören öğrencilerin oluşturduğu topluluklarla oldu. Bu topluluklar “Natio Gallicana”, “Natio Picardorum”, “Natio Normannorum” ve “Natio Anglicana” şeklindeydi. “Nasyon” kelimesi burada etnik bir aidiyeti değil, coğrafyayı ve yaşam alışkanlıklarını çağrıştırıyordu. Örneğin Almanya’nın kuzeyinden ya da İskandinavya’dan gelmiş bir öğrenci Natio Anglicana’ya mensup sayılıyordu.

[2] Püritenizm, Anglikan Kilisesi’ni yeterince arınmış bulmayarak daha saf, daha Kitab-ı Mukaddes merkezli ve daha İngiliz bir din-devlet düzeni arayışına girdi. Bu arayış I. Charles’ın idamına, monarşinin geçici olarak ortadan kalkmasına ve Commonwealth dönemine uzandı. Çalkantılı süreç, Oranj Hanedanı’ndan Protestan bir soylu olan William’ın İngiliz tahtına çıkarılmasıyla kapandı.

[3] Çok partili siyasi hayatımız ve seçim sonuçları bir yönüyle bu gerçekliği defalarca göstermiştir.

Dr. Ender Korkmaz

Ender Korkmaz; 1983 yılında İstanbul’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tiyatro Eleştirmenliği ve Dramaturji Bölümünde tamamladı. İstanbul Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Tarih Anabilim Dalında yazdığı “Tahsin Uzer’in Yaşamı ve Faaliyetleri” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesi, aynı üniversitenin Türkiye Cumhuriyeti Tarihi Anabilim Dalında yazdığı “Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın Hayatı ve Faaliyetleri” başlıklı teziyle doktora derecesi aldı. İstanbul Büyükşehir Belediyesi İSMEK’te diksiyon usta öğreticisi, Beylikdüzü Belediyesi’nde Kültür-Sanat Koordinatörü, Zeytinburnu Belediyesi’nde Kültür Merkezi Koordinatörü, İHH İnsani Yardım Vakfı’nda Halkla İlişkiler Koordinatörü, Yunus Emre Enstitüsü’nde Kiev Yunus Emre Enstitüsü Müdürü olarak çalıştı. Halen bir devlet üniversitesinde Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünde Doktor Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Korkmaz’ın çalışmalarının ana odağını Yakınçağ Osmanlı Devleti ve Türkiye Cumhuriyeti dönemi siyasi tarihi oluşturmaktadır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA