Müslümanlar Batı’da Şeriat İstiyor mu?

Kholwadia'ya yöneltilen eleştirinin de geçerli olduğunu düşündüğüm nokta tam da burasıdır. Bunun nedeni, alıntılanan makalelerde ileri sürülen ve bana göre hatalı olan argüman değildir; asıl neden, mülkiyet, özgürlük ve zulme karşı durmaya ilişkin özgün İslamî anlayışların, modern (ya da postmodern) dijital toplumların —Leviathan devleti, kitlesel gözetim ve özel dijital para— hepimize insan olarak yönelttiği meydan okumalar karşısında yardımcı olabileceğine inanmamdır.
Temmuz 8, 2026
image_print

“Sovyet komünist rejimi” altında yaşamak ister miydiniz? Bu soruyu ortalama bir ABD vatandaşına yöneltecek olsaydınız, en muhtemel cevap kesin bir ret olurdu. Ancak sorunun kendisi zaten yönlendiricidir. Onlarca yıllık ideolojik ve siyasi çatışma ile propagandaya dayanan bir karşıtlığı ima etmektedir.

Benzer şekilde, Batı’daki Müslümanlara Şeriat hukuku altında yaşamak isteyip istemedikleri sorulduğunda da bu, Şeriatın ne olduğuna ilişkin belirli bir tanımı ve Batı hukuku ile çeliştiği varsayımını içinde barındırır. Oysa İslamî anlayış ve söylem bundan çok daha nüanslıdır.

İşte bu, ABD’de tanınmış bir İslam âliminin açıklamalarının ardından yakın zamanda ortaya çıkan çevrimiçi tartışmanın özünü oluşturmaktadır. Washington’daki Rayburn House’da konuşan Şeyh Mohammed Amin Kholwadia, “Müslümanlar Amerika Birleşik Devletleri’nde Şeriat hukukunu benimsemezler.” görüşünü dile getirmiştir.

Kholwadia, “Müslüman çoğunluklu bir ülkede Müslümanlar için geçerli olan bir hukuk vardır; bu da Şeriatın bütünüdür ve onlar Şeriatın bütününe uymak zorundadır. Müslüman olmayan bir ülkede, örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan Müslümanlar için ise geçerli olan bir hukuk vardır ve burada hukuk kuralları bir ölçüde farklıdır.” görüşünü savunmaktadır.

Müslüman çoğunluklu bir ülkede yaşamayanlar arasında yer alan Kholwadia, “Müslümanların, Müslüman olmayan bir ülkede Şeriat hukukunun uygulanmasını talep etmelerine Şeriat gereği izin verilmez. Bunu yapmalarına izin yoktur.” demektedir. Onun savunduğu görüşe göre, Şeriatın iyi bilinen esasları uyarınca, bir ülkede azınlık olarak yaşayan Müslümanlar, Şeriatın hükümlerini o ülkenin hukuku olarak dayatamaz ve dayatmayı da istememelidir; bunun yerine yaşadıkları yerin hukuk düzenine uymalıdırlar.

Bu görüş oldukça mantıklı görünse de, birçok Müslüman açısından aynı ölçüde kafa karıştırıcıdır. Bunun nedeni, “Şeriat” kavramının ne ifade ettiğine ilişkin bir kavramsal belirsizliğin bulunmasıdır.

“Şeriat”, Arapçadaki aslî anlamıyla bir yol veya güzergâhı ifade eder. Kur’an’da (45:18) da belirtildiği üzere, genel olarak Müslümanlar için Allah’a giden yol olarak anlaşılır. Dolayısıyla kendisini bu dine mensup bir mümin olarak gören her Müslüman, elbette bu yolu izlemek isteyecektir. Bu anlamda Şeriat, bir Müslümanın evrene ve diğer insanlara karşı bu dünyadaki konumunu nasıl kavradığını ve buna uygun şekilde nasıl davrandığını ifade eden bir kavram olarak tanımlanabilir.

Ancak “Şeriat”ın teknik bir anlamı daha vardır: Müslüman âlimlerin aslî kaynaklar üzerinde yaptıkları çalışmalar neticesinde yüzyıllar boyunca geliştirdikleri hüküm ve kararlar bütünüdür; bu aynı zamanda Fıkıh olarak da adlandırılır. Bu birikim, Müslüman çoğunluklu toplumların yönetiminde kullanılan hukuk külliyatının temelini oluşturmuş ve hem süreklilik arz eden hem de zamanla ortaya çıkan toplumsal meselelere cevap vermiştir.

Kholwadia’nın Batı’daki Müslümanların Şeriatın uygulanmasını talep etmelerine izin verilmediğini savunması, işte bu ikinci anlam temelindedir. Çünkü onlara göre Müslümanlar, nüfusun çoğunluğunun benimsediği kendi hukuk düzeni ve hukuk geleneğine sahip toplumlarda yaşamaktadır. Kholwadia’nın bu görüşü, onu savunmak amacıyla genç bir Amerikalı Müslüman âlim tarafından kaleme alınan bir makalenin de açıkça gösterdiği üzere, geleneksel İslam ilim geleneği tarafından desteklenmektedir:

“Sekizinci yüzyılda Kûfe’de, Muhtâr es-Sekafî’nin türbesinin yakınında, hatta belki de tam önünde bulunan Ebû Hanîfe, Abdullah bin Mesud ile Ömer bin Hattâb’ın — ikincisinin fermanlarında ve birincisinin Kûfe’deki ders halkalarında — Emevî Devleti dışında, Müslüman olmayan bir yönetim altında yaşamaları hâlinde Şeriatın farklı hukukî düzenlemeler öngördüğünü savunduklarını öğretmiştir.” diye yazmaktadır. Özgeçmişine göre Harvard Üniversitesinde doktora çalışmalarını sürdüren ve Samarqand müstear adını kullanan yazarın ifadeleri bunlardır.

Çok sayıdaki yabancı isim ve kavram için özür dileriz; ancak yapılacak yüzeysel bir araştırma bile burada adı geçen kişilerin erken dönem İslam geleneğinin en yetkin ve en güvenilir kaynakları arasında yer aldığını gösterecektir. Bu da Kholwadia’nın benimsediği yaklaşımın yalnızca marjinal veya modern döneme ait bir görüş olmadığını ortaya koymaktadır.

Bununla birlikte, dinî yorumlarda çoğu zaman olduğu gibi, bu konuda da birden fazla görüş bulunmaktadır. Kholwadia’nın açıklamalarına cevap olarak Substack’te yayımlanan bir makale onun görüşlerini çürütmeye çalışmaktadır. Makalenin yazarı şöyle demektedir:

“’Aklı başında hiçbir fakih, takipçilerine veya cemaatine Amerika Birleşik Devletleri’nde Şeriat hukukuna uymanız gerektiğini söylemez. Buna izin verilmez. Hatta bu bir günahtır.’ ve ‘Şeriatın, Amerika Birleşik Devletleri’nde yaşayan bir Müslümanın bu ülkede Şeriat hukukunu yaymasına izin vermesi mümkün değildir. Şeriat buna izin vermez.’ şeklindeki iddialar, Batı düşüncesi karşısında ideolojik bir aşağılık kompleksinin izlerini taşıyan ve görünüş itibarıyla küfür niteliğinde ifadelerdir.”

Yazar, Kholwadia’yı hukuk ve kutsallık anlayışı bakımından Batılı seküler kavramların etkisi altında kalmakla suçlamaktadır. Ona göre İslam hukukunda “günah” ile “hukuka aykırı” arasında bir ayrım yoktur; çünkü Müslüman kaynaklara göre bir şey hukuka aykırıysa, bunun sebebi Allah tarafından günah olarak hükme bağlanmış olmasıdır.

Bu önerme, ilke olarak doğru olmakla birlikte, aslî İslam kaynaklarında yalnızca az sayıda ve son derece açık doğrudan hüküm bulunduğu; Şeriat hükümleri olarak kabul edilenlerin büyük çoğunluğunun ise âlimlerin bu hükümler üzerine geliştirdikleri yorumlardan oluştuğu gerçeğini göz ardı etmektedir.

Ben ne bu yorumların geçerliliğini ne de İngiliz hukukunun —ve dolayısıyla ABD Ortak Hukuku’nun (Common Law)— büyük ölçüde borçlu olduğu İslam hukuk külliyatını tartışmaya çalışıyorum. Yalnızca, Şeriata ilişkin bu iki yaklaşımın da terimin yeterince tanımlanmamış olmasına dayandığını; ne Kholwadia’nın ne de ona karşı yazılan makalenin bu ayrımı açık biçimde ortaya koyduğunu belirtmek istiyorum.

Müslümanlara Şeriat hukuku altında yaşamak isteyip istemedikleri ya da Batı’da Şeriat hukukunun uygulanmasını isteyip istemedikleri sorulduğunda da sorun tam olarak budur. Bana göre Müslümanların çoğu, Şeriatı Allah’a giden yol anlamında anladıklarında bu soruya olumlu cevap verecektir. Ancak kamuoyu yoklamaları ve sağ görüşlü yorumcular —mevcut ABD Başkanı da dâhil— bu konuda iddialarda bulunduklarında, genellikle ikinci anlamı, yani somut bir hukuk külliyatını kastetmektedirler.

Gerek —hangi yorumunu esas alırlarsa alsınlar— Şeriat hukukunu istediklerini söyleyen Müslümanların, gerekse onları bununla suçlayanların çoğunlukla gözden kaçırdığı husus, Schmittçi anlamda işleyen bir İslamî nomosun fiilen mevcut olmamasıdır. Bu nedenle Şeriat, ülkenin yürürlükteki hukuku olmaktan ziyade, en iyi ihtimalle bir rehber ve ilham kaynağına, en kötü ihtimalle ise diğer hukuk sistemlerinin üzerine eklemlenen ve mevcut statükoyu meşrulaştıran bir yapıya dönüşmektedir.

Bunu biraz daha ayrıntılı açıklamak istiyorum; çünkü bunun daha geniş siyasî ve jeopolitik sonuçları bulunmaktadır.

Ben, Carl Schmitt’in bir nomosun belirli ve sınırları tanımlanmış bir toprak parçasına belirli bir hukuk anlayışının uygulanmasıyla ortaya çıktığı yönündeki tanımını esas alıyorum. Buna göre bir nomosun ortaya çıkabilmesi için toprağın ele geçirilmesi ve onun temel hukukunun —yani mülkiyet, dağılım ve mülkiyet devrine ilişkin haklarının— değiştirilmesi gerekir. İslam Peygamberi Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye hicret etmesi ve daha sonra Mekke’yi fethetmesi sırasında gerçekleşen de tam olarak buydu.

Tarih boyunca nomosun değiştiği her dönemde de aynı süreç yaşanmıştır. Bazen bu değişim, Roma İmparatorluğu’nun Katolik İmparatorluğu’na dönüşümünde olduğu gibi tedricî gerçekleşmiştir; bazen ise Fransız Devrimi’nde olduğu gibi ani olmuştur. Aynı durum Amerika Birleşik Devletleri’nin kuruluşu için de söylenebilir.

Batılı yerleşimciler Kuzey Amerika’ya geldiklerinde toprağı ele geçirdiler ve beraberlerinde, Amerika’nın yerli halkları için tamamen yabancı olan bir mülkiyet anlayışı getirdiler. Sorun, onların toprak ve mülkiyet konusunda hukuk kurallarına sahip olmamaları değildi; mesele, mülkiyet ve hukuk anlayışlarının bütünüyle farklı olmasıydı. The Dawn of Everything adlı kitabın yazarlarının son derece ikna edici biçimde ortaya koyduğu üzere, Amerika yerlilerinin toplumsal örgütlenmesi ve mülkiyet düzeni, avcı-toplayıcı toplumlara özgü geri kalmış bir yapı değil; Batı tarzı hiyerarşik sistemlerden bilinçli olarak kaçınmayı amaçlayan bir tercihti.

Bugün işleyen bir İslamî nomosun bulunmadığını söylerken kastettiğim de tam olarak budur. Osmanlı Devleti’nin çöküşünün (yanlış biçimde “Osmanlı İmparatorluğu” olarak adlandırılır) ardından Müslüman çoğunluklu toprakların büyük bölümü sömürgeleştirildi. Bu süreç, söz konusu topraklara farklı bir mülkiyet anlayışının zorla dayatılması anlamına geliyor ve özünde İslamî nomosun tasfiye edilmesine yol açıyordu.

Buna örnek olarak İslam vakıf hukukunu gösterebilirim. Bu kavram genellikle vakıfları düzenleyen hukuk olarak çevrilmektedir; oysa bundan çok daha kapsamlı bir anlam taşır. Genel kabule göre ilk kez Hz. Muhammed tarafından tesis edilen vakıf, mülkiyet hakkının Allah’a devredilmesini ifade eder. Bu soyut değil, doğrudan hukukî bir kavramdır.

Evkaf (vakfın çoğulu), bir vakfiye ile hukuken Allah’a tahsis edilen ve gelirleri —ister bir meyve bahçesinden ister ayakkabı üretiminden elde edilsin— hayır hizmetlerine ayrılan mülklerdir. İslam dünyasının dört bir yanında hastanelerin, okulların ve barınakların inşasında; hatta İstanbul’da sahipsiz köpek ve kedilerin beslenmesinde kullanılan model de buydu.

Vakıf, vakfiyesi uyarınca yönetilir; hiçbir devlet onu değiştiremez veya ortadan kaldıramaz, yalnızca usulüne uygun biçimde işleyişini denetleyebilir (bu, yolsuzluktan tamamen uzak olduğu anlamına gelmez). Bu model o kadar başarılıydı ki Filistin’in ve Cezayir’in geniş bölümleri gibi büyük arazi parçaları vakıf statüsündeydi. Dünyanın ilk üniversitesi kabul edilen Fas’taki Karaviyyîn Üniversitesi de bu model temelinde bir kadın tarafından kurulmuştur.

Batılı sömürgecilik bu mülkiyet biçimini tamamen ortadan kaldırmış ve İslam hukukuna göre hatalı biçimde bu toprakları devlete ait saymıştır. Bu, merkezi bir otoritenin oluşturulabilmesi için gerekliydi; çünkü aksi hâlde Müslüman toplumlarının sivil yaşamının büyük bir bölümü —eğitim, sağlık hizmetleri, yaşlı bakım kurumları ve hatta bazı yollar— merkezi devlet otoritesine ihtiyaç duymaksızın işleyebiliyordu.

Batılı sömürgecilik, İslamî nomosun çözülme sürecinin bir parçası olarak bu modeli de ortadan kaldırdı; oysa bu model, söz konusu nomosun yalnızca bir unsuruydu. Faiz ve tefeciliği kesin biçimde yasaklayan İslam iktisat sistemi de (ve önemlisi, erken dönem İslam âlimlerinin çoğuna göre itibari para da bu kapsamda değerlendirilmektedir) tasfiye edildi ve onun yerine bankacılık sistemi getirildi. Mülkiyet ve ekonomiyle birlikte medeni hukuk da değişti. Bir zamanlar ülkenin hukuku olan Şeriat, en iyi ihtimalle mülkiyeti ve mülkiyet işlemlerini düzenleyemeyen ahlaki bir pusula hâline geldi.

Bugün Müslüman çoğunluklu ülkelerin tamamı, sömürgecilikten miras aldıkları ya da ona benzemek amacıyla benimsedikleri Batı mülkiyet ve finans sistemi çerçevesinde işlemektedir. Bu ülkelerin tümü aynı enerji kaynaklarına (başlıca petrole) bağımlıdır ve sıradan bir vatandaşın günlük yaşamı ile karşılaştığı güçlükler Kuala Lumpur’da, İstanbul’da ya da New York’ta büyük ölçüde aynıdır.

Bu bağlamda, Şeriat hukukundan bütünlüklü bir hukuk sistemi olarak söz etmek anakronik görünmektedir. Riyad’da yaşayan bir Müslümanın hayatı deneyimleme biçimi ile Londra’da yaşayan bir Müslümanınki arasında büyük bir fark yoktur. Elbette Riyad’da yaşayan kişinin ezanı işitmek ve çok sayıda caminin bulunması gibi bazı avantajları vardır; ancak günlük hayatı şekillendiren ve düzenleyen unsurlar büyük ölçüde benzerdir.

Bu nedenle, Kholwadia’nın Müslümanların azınlık olarak yaşadıkları yerlerde Şeriatı farklı biçimde anladıkları yönündeki görüşüne katılıyorum. Bununla birlikte, aynı değerlendirmeyi çoğunluk olarak yaşadıkları toplumlar için de genişletmek isterim; çünkü onlar da paradigmatik bir İslamî nomos içinde yaşamamaktadır. Bu yaklaşım, aynı zamanda, Wael Hallaq’ın The Impossible State adlı eserinde ortaya koyduğu görüşün de bir uzantısıdır. Hallaq bu eserinde, modern ulus devlet kavramının İslam geleneğiyle bağdaşmadığını savunmaktadır.

Kholwadia’ya yöneltilen eleştirinin de geçerli olduğunu düşündüğüm nokta tam da burasıdır. Bunun nedeni, alıntılanan makalelerde ileri sürülen ve bana göre hatalı olan argüman değildir; asıl neden, mülkiyet, özgürlük ve zulme karşı durmaya ilişkin özgün İslamî anlayışların, modern (ya da postmodern) dijital toplumların —Leviathan devleti, kitlesel gözetim ve özel dijital para— hepimize insan olarak yönelttiği meydan okumalar karşısında yardımcı olabileceğine inanmamdır.

Kaynak: https://www.nakedcapitalism.com/2026/07/do-muslims-want-sharia-law-in-the-west.html