Mekke Paktı Körfez ile Güney Asya’yı Birbirine Bağlıyor

Etkili istişare, askeri koordinasyon ve kriz yönetimi mekanizmaları geliştirilirse Mekke, daha çeşitlendirilmiş bir bölgesel güvenlik düzeninin erken dönem kurumsal bir ifadesi hâline gelebilir. Pakistanlı ve Türk yetkililerin NATO terminolojisini giderek daha fazla kullanması siyasi bir hedef büyüklüğüne işaret etmektedir; bu söylemin operasyonel bir anlam kazanıp kazanmayacağı ise etrafında inşa edilen kurumlara bağlı olacaktır.
Ağustos 11, 2026
image_print

Suudi Arabistan, Pakistan ve Türkiye tarafından 7 Ağustos’ta imzalanan Mekke Ortak Savunma Anlaşması, kısa sürede bir “İslam NATO’su” ile karşılaştırılmaya başlandı. Başlangıçta bu benzetme erken görünüyordu. Ancak üst düzey Pakistanlı ve Türk yetkililerin daha sonra yaptıkları açıklamalar, bu benzetmeyi tamamen göz ardı etmeyi zorlaştırdı.

Pakistan Savunma Bakanı Khawaja Asif, Müslüman ülkeler arasında NATO benzeri bir kolektif savunma düzenlemesini savundu. Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan ise daha da ileri giderek Mekke anlaşmasını teknik açıdan NATO’nun 5. Maddesiyle karşılaştırılabilir olarak nitelendirdi ve Suudi Arabistan’da bir bakanlık mekanizması ile daimi sekreterlik kurulmasına yönelik planları görüştü.

Riyad daha ihtiyatlı davranarak paktı resmen başka bir NATO olarak nitelendirmekten kaçındı. Bu farklılık önemlidir. Her üç hükümet de kolektif caydırıcılığın güçlendirilmesi konusunda genel olarak hemfikir olsa da, düzenlemeye henüz aynı siyasi veya kurumsal anlamı yüklüyor olmayabilirler.

Dolayısıyla NATO benzetmesi anlamlı ipuçları vermekle birlikte erkendir. NATO’nun inandırıcılığı yalnızca kolektif savunma hükmüne değil, onlarca yıllık entegre askeri planlamaya, komuta yapılarına, birlikte çalışabilirliğe, istihbarat koordinasyonuna ve siyasi istişareye dayanır. Mekke paktı henüz buna benzer herhangi bir şey ortaya koymuş değildir.

Paktın önemi başka yerde yatmaktadır. Anlaşma, bölgesel güçlerin yerleşik dış ortaklıklarını terk etmeden belirsizliği yönetmek için ek mekanizmalar aradığı bir dönemde, Körfez ile Güney Asya güvenliğini ortak bir çerçeve içinde birbirine bağlamaya başlamaktadır.

Suudi Arabistan’ın Güvenlik Güvencesi Arayışı

Suudi Arabistan açısından anlaşma, giderek daha istikrarsız hâle gelen bir bölgede güvenliğin yeniden değerlendirilmesini yansıtmaktadır.

Riyad geleneksel olarak caydırıcılık ve gelişmiş askeri kabiliyetler konusunda büyük ölçüde Amerika Birleşik Devletleri’ne bel bağlamıştır. Ancak Körfez altyapısına yönelik saldırılar, enerji güzergâhlarına yönelik tehditler ve art arda yaşanan bölgesel krizler, tek bir dış güvenlik sağlayıcısına aşırı ölçüde bel bağlamanın risklerini ortaya çıkarmıştır.

Buradan çıkarılacak sonuç Washington’un önemsiz hâle geldiği değildir. Suudi Arabistan, savunma, ekonomi ve strateji alanlarındaki bağlar aracılığıyla Amerika Birleşik Devletleri ile derinden bağlantılı olmaya devam etmektedir. Bunun yerine Riyad, bu ilişkiyi ek ortaklıklarla tamamlamaya kararlı görünmektedir.

Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ı bir kolektif savunma çerçevesine dahil ederek potansiyel bir saldırganın hesaba katması gereken aktörlerin kapsamını genişletmektedir. Anlaşma, önceden belirlenmiş bir askeri müdahaleyi kamuoyuna açık biçimde belirtmemektedir; ancak bu belirsizlik bizzat caydırıcılığa katkıda bulunabilir: Saldırganlık daha geniş siyasi, lojistik veya askeri sonuçlar doğurabilir.

Türkiye ve Pakistan’ın Katkıları

Türkiye, çerçeveyi uzun süredir devam eden Suudi-Pakistan savunma ilişkisinin ötesine genişletmektedir.

Ankara, büyük bir konvansiyonel orduyu ve NATO tecrübesini hızla büyüyen bir savunma sanayisiyle birleştirmektedir. Türkiye’nin kabiliyetleri, Suudi Arabistan’ın yerli savunma üretimini güçlendirme ve tedariki çeşitlendirme çabalarını tamamlamaktadır. Ortak üretim, teknoloji ortaklıkları, tatbikatlar ve daha fazla birlikte çalışabilirlik, zamanla paktın öne çıkan kolektif savunma hükmünden daha önemli sonuçlar doğurabilir.

Ankara açısından pakt aynı zamanda daha geniş bir stratejik erişim sunmaktadır. Türkiye, NATO’nun yerine bölgesel bir blok koymamakta; giderek örtüşen ilişkilerle karakterize edilen dış politikasına bir ortaklık daha eklemektedir.

Pakistan ise farklı stratejik kapasite ve avantajlar sunmaktadır. Suudi Arabistan ile onlarca yıllık askeri iş birliği, kayda değer insan gücü ve operasyonel tecrübe, İslamabad’ı doğal bir güvenlik ortağı hâline getirmektedir. Pakistan’ın nükleer statüsü, ülkenin daha geniş stratejik ağırlığına katkıda bulunmaktadır; ancak anlaşma, İslamabad’ın Suudi Arabistan’a bir nükleer şemsiye sağladığını varsaymak için herhangi bir dayanak sunmamaktadır.

Pakistan’ın diplomatik konumu da aynı ölçüde önemlidir. İslamabad, birbiriyle rekabet hâlindeki bölgesel aktörlerle işlevsel ilişkiler kurmaya çalışmış ve gerilim dönemlerinde kendisini potansiyel bir arabulucu olarak konumlandırmıştır. Bu nedenle Pakistan’ın katılımı, paktı açıkça İran karşıtı bir koalisyon olarak gösterme girişimlerini zorlaştırmaktadır. İslamabad, İran ile sınır paylaşmakta ve Tahran ile istikrarlı ilişkileri korumak için güçlü stratejik teşviklere sahip bulunmaktadır.

Üç üyenin çıkarları aynı olmamakla birlikte birbirini tamamlamaktadır. Bu durum, paktın hem güçlü yanı hem de başlıca zorluğu olabilir.

İran ve Stratejik Muğlaklık

İran, anlaşmada adı geçmemesine rağmen önemli bir stratejik değişken olmaya devam etmektedir. İran’ın füze ve insansız hava aracı kabiliyetleri, İran’la bağlantılı silahlı gruplar, Husi operasyonları ve deniz güzergâhlarına yönelik tehditler, Körfez’deki tehdit algılarında önemli unsurlar hâline gelmiştir. Suudi Arabistan açısından bu tür riskler karşısında caydırıcılığın güçlendirilmesi anlaşılabilir bir durumdur.

Bununla birlikte üç imzacıdan hiçbirinin Tahran ile kalıcı bir çatışmayı kurumsallaştırmakta çıkarı yoktur. Türkiye, stratejik rekabeti ekonomik ve diplomatik temaslarla birlikte yürütmektedir. Pakistan’ın İran sınırı boyunca istikrarı korumak için güçlü teşvikleri vardır. Suudi Arabistan’ın da bölgesel istikrarsızlığın ekonomik dönüşümünü baltalamasını önlemek için nedenleri bulunmaktadır.

Dolayısıyla anlaşma, İran karşıtı bir blok oluşturmaktan daha incelikli bir şey yapmaya çalışmaktadır. Saldırganlığın nereden kaynaklanabileceğini resmen tanımlamadan, saldırganlığın potansiyel maliyetlerini artırmayı amaçlamaktadır.

Bu yaklaşım, anlaşmanın daha geniş bir tehdit yelpazesine yanıt vermesine olanak tanırken diplomatik alanı da korumaktadır. Ancak stratejik muğlaklık (strategic ambiguity), yalnızca potansiyel hasımlar kolektif savunma taahhüdünün kendileri açısından sonuçlar doğuracağına inanırsa işe yarar.

Devlet Dışı Aktör Sorunu

Saldırganlık doğrudan başka bir devletten kaynaklanmadığında durum daha karmaşık hâle gelmektedir.

Orta Doğu’nun güvenlik ortamı, konvansiyonel savaş kadar insansız hava araçları, füzeler, milisler ve vekil ağlar tarafından da şekillendirilmektedir. Suudi Arabistan topraklarına yönelik büyük çaplı bir Husi füze veya insansız hava aracı saldırısı anlaşmayı harekete geçirir mi? Türkiye ve Pakistan askeri olarak karşılık verir mi, istihbarat veya hava savunma desteği sağlar mı, yoksa diplomatik destek mi sunar?

Benzer sorular Körfez’in ötesinde de ortaya çıkmaktadır. Hindistan-Pakistan arasında yeni bir çatışma tırmanırsa, Riyad ve Ankara İslamabad’a yönelik taahhütlerinin kapsamını nasıl yorumlayacaktır? Türkiye’nin NATO üyeliği de duruma başka bir karmaşıklık katmanı eklemektedir.

Bu sorular doğrudan caydırıcılığın özüne ilişkindir. Kolektif savunma, hasımlar bir saldırının maliyet doğuracağına inandığında inandırıcı hâle gelir; ancak üyelerin aynı zamanda yerel bir çatışmanın kontrolsüz bir tırmanmaya yol açmasını önlemek için yeterli esnekliğe sahip olması gerekir.

Bu nedenle paktın inandırıcılığı kurumsallaşmaya bağlı olacaktır. Daimi bir sekreterlik ve bakanlık mekanizması siyasi koordinasyon sağlayabilir; ancak askeri inandırıcılık için istihbarat paylaşımı, ortak tatbikatlar, acil durum planlaması, lojistik düzenlemeler ve üzerinde mutabakata varılmış istişare usulleri gerekecektir.

Bu tür mekanizmalar olmadan pakt esas olarak siyasi bir sinyal niteliğinde kalacaktır. Bu mekanizmalarla birlikte ise NATO tarzı bir ittifaka dönüşmeden anlamlı bir güvenlik kurumuna evrilebilir.

Körfez ile Güney Asya’yı Birbirine Bağlamak

Paktın belki de en sonuç doğurucu özelliği, geleneksel olarak birbirinden ayrı ele alınan iki güvenlik sahası arasında stratejik bir köprüyü kurumsallaştırmaya başlamasıdır.

Pakistan’ın katılımı, kısmen Körfez güvenliğine odaklanan bir kolektif savunma çerçevesinin artık Hindistan-Pakistan rekabeti, Çin’in bölgesel rolü ve nükleer caydırıcılığın şekillendirdiği bir ortama uzandığı anlamına gelmektedir.

Bu bağlantı ters yönde de işlemektedir. Körfez’deki istikrarsızlık; enerji güvenliği, yatırım, askeri iş birliği ve İran ile ilişkiler üzerinden Pakistan açısından doğrudan sonuçlar doğurmaktadır.

Bu, Suudi Arabistan veya Türkiye’nin otomatik olarak Güney Asya’daki çatışmaların tarafı olacağı ya da Pakistan’ın Körfez’deki her çatışmaya katılacağı anlamına gelmemektedir. Böyle bir otomatikliğin bulunmaması, düzenlemenin işlemesini mümkün kılan şeyin tam da kendisi olabilir.

Dolayısıyla paktın önemi yalnızca Pakistan’ın başka bir savunma düzenlemesine katılmış olmasından kaynaklanmamaktadır. Pakt, bölgesel güvenliğin kavrandığı coğrafyayı potansiyel olarak değiştirebilir ve Körfez’deki caydırıcılık ile Güney Asya’daki stratejik rekabeti daha yakın bir etkileşim içine sokabilir.

Washington’a Bağımlılığın Ötesinde

Onlarca yıl boyunca Orta Doğu’nun güvenlik mimarisinin büyük bölümü dış garantiler, özellikle de Amerika Birleşik Devletleri’nin sağladığı garantiler etrafında şekillenmiştir. Mekke paktı, bölge devletlerinin yerleşik ortaklıkların yanı sıra giderek daha fazla kendi şekillendirebilecekleri düzenlemeler istediğine işaret etmektedir.

Bu, ne zorunlu olarak bir Amerikan geri çekilişi ne de Washington’un reddedilmesi anlamına gelmektedir. Amerika Birleşik Devletleri, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın birlikte yeniden oluşturamayacağı askeri kabiliyetlere, istihbarat ağlarına ve lojistik erişime sahip olmaya devam etmektedir.

Değişen şey münhasırlıktır. Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan ile savunma iş birliğini derinleştirirken Amerika ile güvenlik ilişkisini sürdürebilir. Türkiye, ek bölgesel çerçeveler geliştirirken NATO’da kalabilir. Pakistan, Washington, Riyad, Ankara ve Tahran ile ilişkilerini sürdürürken Çin ile stratejik ortaklığını devam ettirebilir.

Washington açısından daha fazla bölgesel kapasite, yük paylaşımını destekleyebilir. Ancak daha fazla sorumluluk, Amerika Birleşik Devletleri’nin tek başına tasarlamadığı veya kontrol etmediği girişimler de dahil olmak üzere daha fazla özerkliği beraberinde getirecektir.

Mekke’nin Gerçek Sınavı

Temel soru, Suudi Arabistan, Türkiye ve Pakistan’ın kolektif savunmaya yönelik siyasi bir taahhüdü inandırıcı bir güvenlik iş birliğine dönüştürüp dönüştüremeyeceğidir.

Üç ülke farklı stratejik kapasite ve avantajlar sunmaktadır: Suudi Arabistan’ın ekonomik ve siyasi ağırlığı, Türkiye’nin askeri ve savunma sanayisi kabiliyetleri ve Pakistan’ın askeri tecrübesi ile diplomatik erişimi. Ancak kolektif savunmayı ilan etmek, onu uygulamaktan daha kolaydır.

Pakt; üyelerin krizler sırasında nasıl istişare edeceğini, devlet saldırganlığını devlet dışı aktörlerin saldırılarından nasıl ayırt edeceğini ve her birinin ne tür bir yardım sağlamaya hazır olduğunu belirlemelidir. Paktın kalıcılığı, hükümetlerin pakt dışındaki, özellikle de İran ile olan ilişkilerini yönetip yönetemeyeceklerine de bağlı olacaktır.

Etkili istişare, askeri koordinasyon ve kriz yönetimi mekanizmaları geliştirilirse Mekke, daha çeşitlendirilmiş bir bölgesel güvenlik düzeninin erken dönem kurumsal bir ifadesi hâline gelebilir. Pakistanlı ve Türk yetkililerin NATO terminolojisini giderek daha fazla kullanması siyasi bir hedef büyüklüğüne işaret etmektedir; bu söylemin operasyonel bir anlam kazanıp kazanmayacağı ise etrafında inşa edilen kurumlara bağlı olacaktır.

Paktın daha geniş önemi, Körfez ile Güney Asya güvenliğini daha yakın bir etkileşim içine sokarken aynı zamanda bölgesel aktörlüğe ve örtüşen ortaklıklara doğru daha kapsamlı bir değişimi yansıtmasında yatmaktadır.

Paktın nihai sınavı, liderlerinin onu NATO ile karşılaştırıp karşılaştırmaması değil, saldırganlığı tırmanma ihtimalini artırmadan daha maliyetli hâle getirip getiremeyeceği olacaktır.

*Saima Afzal, Güney Asya güvenliği, terörle mücadele ve Orta Doğu, Afganistan ve Hint-Pasifik genelindeki daha geniş jeopolitik dinamikler konusunda uzmanlaşmış bir araştırmacıdır. Çalışmaları stratejik meseleleri ve bölgesel çatışmaların değişen örüntülerini incelemektedir. Hâlen Almanya’daki Justus Liebig Üniversitesi’nde araştırmacıdır.

Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/08/10/the-makkah-pact-is-bridging-the-gulf-and-south-asia/