Kübalılar Kimsenin Umurunda Değil

Ne Trump’ın. Ne solcu aktivistlerin. Hele ki Küba rejiminin hiç değil. Washington’un amacı, adada yeteri kadar zorluk yaratarak değişim için iç baskı oluşturmaktır. Ancak ne tür bir değişim? Demokrasi veya insan hakları mı? Pek olası değil. Trump’ın asıl vizyonu muhtemelen çok daha az asil: Küba’nın, Amerikan iş dünyasını avantajlı koşullarla kabul eden ve ABD çıkarlarıyla uyumlu hale getirilmiş, uysal ve ekonomik olarak açık bir yandaş devlete dönüştürülmesi.
Mart 26, 2026
image_print

“Devrimin içinde her şey; devrime karşı hiçbir şey.”

Fidel Castro’nun bu sloganı, neredeyse 67 yıldır Küba’da yönetici ilke olmuştur. Bağımsız medya eziliyor, muhalefet suç sayılıyor ve Castro’nun bir zamanlar bizzat kendisinin de belirttiği gibi, herkesin birbirinin ne yaptığını bilmesini sağlamak amacıyla kurulan mahalle komiteleri aracılığıyla gözetim günlük hayata yerleştiriliyor.

1959’dan önce ada, düzeni sağlayan ve Amerikan iş dünyasının (ve mafyanın) gelişmesine izin veren bir güçlü lider tarafından yönetiliyordu. Castro’nun devrimi kısmen bu düzenlemeye bir reddiyeydi. Devrim egemenlik ve onur vaadi sunuyordu. Bunun yerine, başka bir tahakküm biçimi ortaya çıktı: sosyal adalet dilini yeni bir yönetici sınıfın gücünü pekiştirmek için kullanan merkeziyetçi, otoriter bir devlet.

Castro’nun kendisi bir ideologdan çok klasik Latin Amerika tarzı bir caudilloydu (otoriter lider)-fırsatçı, karizmatik ve rakiplere karşı tahammülsüz. Arjantinli yardımcısı Che Guevara’nın daha sonra kabul ettiği gibi, Küba’nın Sovyet blokuna hizalanması “yarı zorunluluktan, yarı tercihten” kaynaklanıyordu. Komünizm sadece ekonomik bir model değil, Castro’nun gücünü pekiştirmesine imkân veren bürokratik bir yapı da sunuyordu.

Bu model, eski Sovyet bloku örneklerinden artık aşina olduğumuz şekillerde başarısız oldu. Roket yapabilen ve güç projekte edebilen sistemler, temel ihtiyaçları karşılayamaz hâle geldi.

Bunu bizzat gözlerimle gördüm. Yirmili yaşlarımın başında yaklaşık bir yılımı Küba’da geçirdim. Bazı günler, devlet mağazalarında tuvalet malzemelerini veya temel ilaçları bulmak imkânsızdı. Hükümetin her Kübalıya verdiği aylık erzak cüzdanı bir haftayı bile zor çıkarıyordu. Kübalı arkadaşlarım temel ürünler için saatlerce kuyrukta bekliyor ya da sessizce bir çıkış yolu bulmak için uğraşıyorlardı-bu yol çoğu zaman bir yabancı ile evlilikti.

Bugün de Küba’nın gerçekliği budur. Ülkenin ekonomik sorunları, uzun süredir devam eden Amerikan ambargosu nedeniyle daha da kötüleşiyor, ancak sorunların tek nedeni bu değil. Son yıllarda milyonlarca Kübalı göç etti. En memnuniyetsiz olanlar, ülkeyi terk etmeye en çok gücü yetenler. Çıkış, sistemin en güvenilir emniyet supabı hâline geldi.

Sovyet sübvansiyonlarının 90’ların başında kaybedilmesinden bu yana Havana tanıdık bir döngüyle uyum sağladı: sınırlı ekonomik açılımlar, ardından siyasi geri çekilme. İktidar, ekonominin kilit sektörlerine hâkim olan ordu ve güvenlik aygıtında yoğunlaşmış durumda. Sonuç ise durgunluk-hayatta kalmaya yetecek kadar esneklik, ancak yönetici elitin kontrolünü gevşetecek kadar değil.

Böyle bir sistemden nefret etmek için birçok haklı neden var. Asıl soru, bu tutumdan ne tür bir sonuç çıkacağı ve Donald Trump yönetimindeki ABD politikasının Küba halkının daha iyi bir gelecek elde etmesine yardımcı olmak için ciddi bir girişim olup olmadığıdır.

On yıllardır Washington (değişen derecelerde) basit bir formüle güveniyor: bu formüle göre yeterli dış baskı uygulanırsa, rejim ya reform yapmak zorunda kalacak ya da çökecektir. Trump, ambargoyu sıkılaştırarak, para transferlerini kısıtlayarak, seyahatleri sınırlandırarak ve döviz kaynaklarını keserek bu yaklaşımı daha da yoğunlaştırdı.

Washington’un amacı, adada yeteri kadar zorluk yaratarak değişim için iç baskı oluşturmaktır. Ancak ne tür bir değişim? Demokrasi veya insan hakları mı? Pek olası değil. Trump’ın asıl vizyonu muhtemelen çok daha az asil: Küba’nın, Amerikan iş dünyasını avantajlı koşullarla kabul eden ve ABD çıkarlarıyla uyumlu hale getirilmiş, uysal ve ekonomik olarak açık bir yandaş devlete dönüştürülmesi.

Trump’ın Venezuela’daki politikası bu hususta çok öğreticidir. Ocak ayında Nicolas Maduro, diz çökmeye daha istekli biriyle değiştirildi. Delcy Rodríguez, Amerikalıların ülkenin petrolünden kâr elde etmesine izin veren bir anlaşma yaptı. Venezuelalılara ne mi oldu? Hâlâ bekliyorlar.

Kübalılar da bekliyor. Ancak Trump onların kaderini iyileştirmekle ilgilense bile, uygulanan mevcut politika muhtemelen bunu yapmayacaktır. Yaptırımlar, devleti zayıflatmaktan çok sivil toplumu zayıflatma eğilimindedir. Küba’da hükümet kaynaklar, kurumlar ve en önemlisi güvenlik aygıtı üzerindeki kontrolünü sürdürüyor. Para transferlerine kısıtlama getirildiğinde, geçim kaynağını kaybedenler Kübalılar oluyor. Turizm düştüğünde, göreli özerklik alanlarından biri olan küçük özel işletmeler zarar görüyor. Kıtlıklar derinleştiğinde, günlük yaşam temel ihtiyaçlar için yorucu ve onur kırıcı bir mücadeleye dönüşüyor.

Böylesi bir zorluğun otomatik olarak kitlesel bir isyana dönüşeceğini varsaymak hatadır. Daha olası olan sonuç; yorgunluk ya da kitlesel kaçıştır. Mevcut koşullar altında sürdürülebilir siyasi mobilizasyon zordur. Buna bir de entelektüellerin ve daha genç, daha hoşnutsuz vatandaşların istikrarlı bir biçimde ülkeyi terk etmesini ekleyin; geriye gündelik kaygılarla daha fazla meşgul bir toplum kalıyor.

Bu sırada rejim, uzun süredir dayandığı söylemlerle kendisini ayakta tutabilir. Ekonomik sıkıntı Amerikan saldırganlığına bağlanabilir. Yolsuzluk ve acımasızlık bir kenara itilebilir. Şahin kanat güçlenir; yabancı baskı karşısında reformun oldukça tehlikeli olduğunu savunabilir.

Bu dinamik, adanın kendisinde de çok iyi anlaşılmıştır. Pek çok Kübalı aynı anda iki düşünceyi birden taşıyabiliyor: hükümetlerinin baskıcı ve beceriksiz olduğu ve Amerikan politikasının hayatlarını kolaylaştırmak yerine zorlaştırdığı.

Bu durum ülke dışında sıklıkla yanlış anlaşılıyor. On yıllar boyunca Batılı solun bazı kesimleri, Küba’nın başarısızlıklarına basmakalıp anti-Amerikancılığa sığınarak karşılık vermiş, rejimi daha iyi bir dünya hayallerinin bir tür vekili olarak görmüştür. Bunlara göre yükseklere kurulacak şehir vizyonunun yarım yüzyıllık “devrim”e rağmen gerçekleşmemiş olması neredeyse önemsiz bir detay.

Sadece bu hafta sonu, dünyanın dört bir yanından 500’den fazla solcu, Küba hükümetine beş ton gıda malzemesi ve tıbbi ekipman teslim etmek üzere Havana’ya geldi. Heyette eski Britanya İşçi Partisi lideri Jeremy Corbyn, internet yayıncısı Hasan Piker (Hasan Doğan Piker (d. 25 Temmuz 1991, New Brunswick), Türk asıllı Amerikan Twitch yayıncısı ve politik yorumcu) ve İrlandalı rap grubu Kneecap vardı. Gezi, Küba modelini “küresel geri çekilme anlarında umudu ayakta tutmak” olarak tanımlayan Progressive International tarafından, Küba hükümetiyle işbirliği içinde düzenlenmişti. Bazıları ülkenin diktatörü Miguel Díaz-Canel ile zafer pozları içeren selfiler paylaştı.

2021’de Kübalılar hükümetlerine karşı protesto gösterileri düzenlemek için sokaklara dökülüp “özgürlük”, “vatan ve yaşam” sloganları attıklarında, Küba Devlet Başkanı, hükümetinin “kara bereli” özel kuvvetlerini onları dövmeleri için gönderdi; bu kişiler daha sonra duruşmasız davalarda yargılandılar. İnsan hakları gruplarına göre, Şubat ayı itibarıyla Küba’da 1.213 siyasi ve düşünce mahkûmu bulunuyor.

Solun “barış ve adalet” çağrılarında bu insanlar gözle görülür şekilde yok.

Eğer amaç gerçekten Küba toplumunun devletin baskısından kurtulmasına destek olmak olsaydı, Amerikan politikası Trump’ın izlediği politikadan farklı olurdu. Obama döneminde yaşanan ilişkilerin yumuşamasının kusurlu ama yine de kendi içinde tutarlı bir mantığı vardı. Diktatörlük düşmedi. Ancak artan seyahat, genişleyen para transferleri ve diplomatik temaslar rejime verilen tavizler değil, onu baypas etme girişimleriydi. Bu politika, mütevazı ancak gerçek değişiklikler yarattı: ekonomik özerkliğin artması, dış dünyaya daha fazla açılma ve beklentilerde ince bir değişim.

Trump, Obama’nın politikalarını tersine çevirmeye çalıştı ve az çok başarılı da oldu. Küba ve Amerika Birleşik Devletleri bir kez daha çıkmazdadır. Havana’da devletin planladığı yürüyüşler devam ediyor; solcu dayanışma heyetleri José Martí havaalanına iniş yapıyor ve Küba Devlet Başkanı kanının son damlasına kana kadar savaşacağına söz veriyor – elbette kendisinin değil başkasının kanının. Kübalılar bu filmi daha önce izledi. Emperyalizme karşı savaşmak mı? İyi bir yemek daha güzel olurdu.

Trump’ın savaşta da hayatta da tek bir stratejisi var: genellikle Amerikan egemenliği ve zenginleşmesiyle ilgili arzusunu ifade eden içgüdülerinin, uzmanların mantıklı analizlerinden üstün olduğuna inanıyor. Fidel’in hâlâ hayatta olmaması çok üzücü: o Trump’ın bu inancını anlardı.

 

*James Bloodworth, Hired: Six Months Undercover in Low-Wage Britain ve Lost Boys: Undercover in the Manosphere kitaplarının yazarı bir gazetecidir.

 

Kaynak: https://www.persuasion.community/p/trump-doesnt-care-about-the-cuban

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA