Gelişmeler, Çin’in petrol arzının iki kaynağını sekteye uğrattı. Ortadoğu’daki çatışmaların devam etmesiyle birlikte enerji altyapısında meydana gelen hasarlar da göz önüne alındığında, petrol fiyatları 9 Mart’ta piyasalar açıldığında varil başına 100 doların üzerine çıktı, ardından geriledi ancak yıl başındaki yaklaşık 60 dolarlık seviyenin hala üzerinde bulunuyor.
ABD Başkanı Donald Trump, savaşın yakında sona ereceğini söylese de kriz yatışacak gibi görünmüyor. İran’ın yanı sıra ABD ile ittifak halindeki Körfez ülkelerinin petrol tesislerine de saldırılar düzenlendi ve küresel petrol tedarik zincirinde kritik bir hat olan Hürmüz Boğazı’ndan geçen tanker trafiği azaldı.
Dünya petrol ticaretinin yaklaşık beşte biri normalde bu boğazdan geçiyor ve boğazın mevcut kırılganlığı bazılarının halihazırda enerji krizine yanıt olarak acil önlemler aldığı birçok ülke için endişe verici.
Bu durum 2024 yılı global enerji tüketiminin %27’sini gerçekleştiren, dünyanın en büyük enerji tüketicisi olan Çin için özellikle geçerlidir. Geniş bir coğrafyaya yayılmış 1,4 milyardan fazla nüfusu ve teknolojik olarak gelişmiş, büyüyen ekonomisiyle Çin, bu haliyle varlığını sürdürmek için muazzam miktarda enerjiye ihtiyaç duyuyor.
2025 yılında Çin’in elektrik tüketimi ABD’nin iki katından fazlaydı. Bu arada İran, Çin’in ham petrol ithalatının %13’ünü karşılıyor, Venezuela ise %4’lük bir paya sahip ve küresel fiyat dalgalanmaları Pekin’in uzun vadeli planlamasını zorlaştıracaktır.
Çin’in, kriz anlarında bir nebze nefes almasını alanı sağlayacak, tahminen 120 günlük kullanımı kadar, depolanmış stratejik petrol rezerv kapasitesine sahip olduğu düşünülmektedir. Bu, 1970’lerde Arap petrol ambargosunun ardından oluşturulan ABD Stratejik Petrol Rezervi’nin biraz gerisindedir.
ABD rezervleri, 2022 enerji krizi sırasında kullanıldıktan sonra yavaş yenilendiği için 1980’lerdeki seviyelere geri düşmüştür. Bu arada Uluslararası Enerji Ajansı üyesi ülkeler, “savaşın neden olduğu petrol ticaretindeki ciddi aksaklığı gidermek için” 11 Mart’ta stoklanmış petrolü piyasaya sürmeye karar vermiştir.
ABD’nin, büyük ölçüde kaya gazı devrimi sayesinde, 2019 yılı itibarıyla “enerji bağımsızlığına” ulaştığı yaygın olarak kabul ediliyor. Hidrolik çatlatma ve yatay sondajdaki gelişmeler, yerli petrol ve doğal gaz üretimini önemli ölçüde artırarak ülkeyi dünyanın en büyük üreticilerinden biri ve net petrol ve doğal gaz ihracatçısı haline getirdi.
Buna rağmen ABD enerji sistemi küresel piyasalarla bağlantılı kalmaya devam etmektedir. Kanada’dan ham petrol ve Rusya’dan nükleer yakıt ithalatı, modern ekonomiler için gerçek enerji bağımsızlığının mümkün olmadığını göstermektedir.
Bununla birlikte Çin’in kırılganlığı, dışa bağımlılığının ölçeğinde yatmaktadır. Örneğin ülke tükettiği petrolün yaklaşık %70’ini ithal etmekte ve bunun büyük kısmı deniz yoluyla taşınmaktadır.
Ve ABD’nin aksine Çin, tedarik yollarını tamamen güvence altına alacak küresel askeri erişime sahip değildir. Georgetown Uluslararası İlişkiler Dergisi’ne göre, “Çin ticaretinin %90’ı deniz yoluyla gerçekleşmekte, Çin petrol ithalatının ise %80’i yine denizden yapılmaktadır.” Bu nedenle önemli “deniz iletişim hatlarının” güvenliği konusundaki endişe, sıklıkla “Malakka İkilemi” ile ilişkilendirilir.
Çinli stratejistler, Malakka Boğazı, Hürmüz Boğazı ile Süveyş ve Panama kanalları gibi büyük deniz geçitlerinin, Çin’in ithal petrol ve sıvılaştırılmış doğal gazının (LNG) önemli bir kısmının geçtiği noktalar olduğunu sıkça vurgulamaktadır; bu nakliyatların yaklaşık %60-80’i yalnızca Malakka Boğazı’ndan geçmektedir. Bu deniz geçitlerinden birinin veya birkaçının uzun süre kapanması, Çin’in enerji arzı ve ekonomik istikrarı üzerinde derin etkiler yaratacaktır.
Hürmüz Boğazı’na yönelik süregelen tehdit, son kesintiyi temsil etmektedir. Katar’ın bazı gaz tesislerini kapatması, dünya LNG ihracatının %20’sini devre dışı bırakmıştır. Çin, dünyanın en büyük LNG ithalatçısı olarak 2025 yılında LNG tedarikinin yaklaşık dörtte birini Katar’dan karşılamıştır.
Neyse ki Pekin için, deniz taşımacılığı kesintilerinden veya ABD askeri baskısından büyük ölçüde etkilenmeyen alternatif bir tedarikçi bulunmaktadır. Rusya’nın Çin ile olan geniş kara sınırı ve iki ülkeyi birbirine bağlayan enerji altyapısı, 21. yüzyıl boyunca Pekin’e güvenli bir enerji kaynağı sağlamıştır.
Ukrayna’daki savaşla ilgili Batı yaptırımları enerji müzakerelerinde pazarlık gücünü zayıflatarak Moskova’yı, Çin pazarlarına giderek daha fazla bağımlı hale getirdi.
Ancak, artan jeopolitik baskı ve yükselen enerji fiyatları, Çin’i, Moskova’ya daha eşit bir ortak olarak yaklaşma hususunda zorlayabilir. Rusya’nın Yamal Yarımadası’ndan Kuzey Çin’e petrol taşıyacak olan Power of Siberia 2 doğalgaz boru hattı gibi projelerin yeniden ilgi gördüğü, ayrıca petrol ve diğer Rus enerji ithalatında genel artışların yaşandığı bildirilmektedir.
Ayrıca, Çin’in nüfusu 2022’den beri azalıyor, ancak oran muhtemelen resmi rakamların gösterdiğinden daha düşüktür. Bu demografik eğilimin, önümüzdeki on yılda enerji talebini azaltması ve petrol tüketiminin zirve noktasını 2030’dan önce aşağı çekmesi beklenmektedir.
Çin, onlarca yıldır devasa enerji ihtiyacını karşılamak için yerli üretim kömüre güvenebilmektedir. Çin’in enerji tüketiminin ve elektrik üretiminin yaklaşık %60’ı kömürden sağlanıyor ve çevresel açıdan maliyetli olsa da Çin’in kömür rezervleri ülkeye önemli bir enerji güvenliği kaynağı sağlamaktadır.
Son yıllarda Çin’in durumu, yenilenebilir enerjiye yapılan büyük yatırımlar sayesinde bir miktar iyileşmiştir. Pekin’in özellikle son 15 yıldaki yeşil enerji genişlemesi, enerji sistemini yeniden şekillendirmeye devam ediyor ve Yale Çevre Okulu’na göre, şu anda Çin, “küresel olarak kurulu rüzgâr türbinlerinin %60’ını ve güneş panellerinin %80’ini” üretiyor.
Elektrikli araç (EV) kullanımı, ulaşımda petrol tüketiminin azaltılmasına yardımcı olacak şekilde Çin’in iç pazarında giderek daha popüler hale gelmektedir. Ulaşım sektörü en çok ithal ham petrole bağımlı olsa da 2025’ten beri Çin’de elektrikli araçlar satışlarda geleneksel otomobilleri geride bırakıyor ve elektrikli araç satışları artmaya devam ediyor.
Buna rağmen, Çin Ulusal Petrol Şirketi’nin Ekonomi ve Teknoloji Araştırma Enstitüsü verilerine göre, fosil yakıtlar önümüzdeki onlarca yıl boyunca Çin için hâlâ vazgeçilmez olacak ve petrokimya ile ağır sanayi için hayati önem taşımaya devam edecektir.
Ve Soğuk Savaş dönemindeki Sovyetler Birliği’nin aksine, Çin hâlâ devasa miktarda yakıt ithalatına bağımlıdır ve tedarik zincirlerini güvence altına alacak güç projeksiyonundan yoksundur; bu da onu ABD’ye jeopolitik bir rakip olarak konumunu sağlamlaştırmaya çalışırken kırılgan hale getirmektedir.
Pekin’in enerji yollarını korumak ve ekonomik çıkarlarını savunmaya hazır olduğunu göstermek için askeri kapasitesini genişletmeye devam etmesi muhtemeldir. Çin, Hint Okyanusu ve Körfez bölgesindeki deniz gücünü zaten artırmış durumda; yakın zamanda Körfez’e bir casus gemisi konuşlandırdı ve İran’a uydu izleme ve tanker takip veri sistemleri aracılığıyla yardım ettiği, bu sistemlerin İran deniz kuvvetlerinin hareketlerini ve iletişimini gizleyerek füze isabet oranını artırabileceği bildiriliyor.
Modernizasyon çabaları da sürmektedir; Çin hâlihazırda üç uçak gemisi işletmekte ve 2035’e kadar altı tane daha inşa etmeyi planlamaktadır. Bu ilaveler, Çin donanmasını kıyılarından uzakta uzun süreli operasyonlar gerçekleştirebilen gerçek bir açık deniz gücüne dönüştürecektir.
Çin, kritik mineraller üzerindeki hâkimiyeti sayesinde enerji güvenliği tartışmasında elinde önemli bir koz bulundurmaktadır. Pekin, bataryalar, güneş panelleri ve gelişmiş elektronikler için hayati derecede önemli olan nadir toprak elementleri, lityum ve galyum gibi madenlerin küresel işleme kapasitesinin büyük bir kısmını kontrol etmektedir.
Çin yabancı enerji ithalatına bağımlı kalmaya devam etse de dünya genelindeki ülkeler hem enerji dönüşümünü destekleyen teknolojiler hem de mevcut enerji sistemleri için giderek daha fazla Çin tedarik zincirlerine bağımlı hale gelmektedir.
Ancak İran’daki süregelen savaş, Çinli planlamacıları tedirgin etmeye devam edecektir. Enerji sektöründeki şokların küresel ekonomiye yayılmasıyla birlikte, üretimin yeniden başlatılması muhtemelen zaman alacaktır.
Görece enerji açısından güvenli kabul edilen ülkeler de dahil olmak üzere tüm ülkeler bu sürecin sonuçlarını hissedecektir. Çin’in devasa talebi, dış tedarike bağımlılığı ve Washington’u rahatsız eden iddialı jeopolitik hedeflerinin birleşimi, onu mevcut krize karşı özellikle hassas kılmaktadır.
Çin’in bu kadar kırılgan olduğunun ortaya çıkması, bölgesel ve küresel hesaplamaları şekillendirebilir. Pekin şoku atlatmakta zorlanırsa, ABD ve diğer bölgesel rakiplerinden daha fazla baskıyla karşılaşabilir ve stratejik zayıflıklarını açığa çıkarabilir.
Bu sonucu önlemek, tedarik yollarının çeşitlendirilmesini hızlandırmayı ve mümkün olan her yerde yerli üretimi artırmayı gerektirecektir. Ayrıca yenilenebilir enerjiye geçişin hızlandırılması ve güvenilir küresel ortaklıkların sağlanması da hayati önem taşıyacaktır.
Önümüzdeki aylar, yalnızca Çin’in enerji dayanıklılığını değil, aynı zamanda daha geniş jeopolitik hedeflerinin inandırıcılığını da test edebilir.
*John P. Ruehl, Washington D.C.’de yaşayan Avustralya-Amerikalı bir gazeteci ve Independent Media Institute için dünya meseleleri muhabiridir. Birçok dış politika yayınına katkıda bulunmuştur ve Aralık 2022’de yayımlanan “Budget Superpower: How Russia Challenges the West With an Economy Smaller Than Texas” adlı kitabın yazarıdır.
Kaynak: https://asiatimes.com/2026/03/war-in-iran-squeezing-chinas-oil-lifeline/
Tercüme: Ali karakuş
