İdeolojik Yakınlaşma: Radikal Solculuk ve İslamcılık Pratikte Nasıl Buluşuyor?

Küresel siyaseti izleyenler için çıkarılacak ders açıktır. Öncelikle Batı’ya, kapitalizme ya da İsrail’e yönelik ortak karşıtlık üzerine kurulan ideolojik ittifaklar, daha derin çelişkileri gizleyebilir. Ve sonunda bedeli çoğu zaman ideolojik hareketler değil, sıradan vatandaşlar öder.
Mart 15, 2026
image_print

Modern siyasette tekrar tekrar karşımıza çıkan bir paradoks vardır: İlk bakışta temelden uyumsuz görünen iki ideolojinin ittifakı — radikal sol hareketler ve İslamcı siyasi hareketler. Bunlardan biri Karl Marx ve Vladimir Lenin gibi isimlerle ilişkilendirilen seküler devrimci teorilerden doğar; diğeri Ruhollah Humeyni gibi düşünürlerin geliştirdiği dinî-siyasi doktrinlerden beslenir. Buna rağmen tarih, bu hareketlerin ortak siyasi anlatılar etrafında defalarca yakınlaştığını gösterir.

Bu “evlilik” ilk kez 1979’daki İran Devrimi sırasında belirginleşti. Muhammed Rıza Pehlevi monarşisine karşı yükselen ayaklanmada Marksist örgütler, seküler milliyetçiler ve İslamcı gruplar aynı devrimci bayrak altında güçlerini birleştirdi. Bu ittifak ideolojik uyumdan çok, Batı etkisine ve mevcut siyasi düzene yönelik ortak karşıtlık üzerine kuruluydu. Devrim başarıya ulaştığında ise tablo hızla değişti. İslamcı liderlik iktidarı pekiştirdi; monarşinin devrilmesine katkı sağlayan solcu grupların önemli bir kısmı kenara itildi ve baskı altına alındı.

Buna rağmen tarih, benzer örüntülerin on yıllar sonra yeniden ortaya çıktığını gösterdi. 7 Ekim 2023’te Hamas’ın İsrail’e düzenlediği saldırının ardından Batı şehirlerinde protestolar patlak verdi. Bu gösterilerin birçoğunda İslamcı aktivistler ile radikal sol gruplar yan yana yürüdü; anti-İsrail ve anti-Batı söylemi etrafında birleşti. Savaş bölgeye yayıldıkça — Lübnan, Suriye ve Yemen’i de etkisi altına aldıkça — bu ittifak yeniden belirginleşti.

Ancak İran’ın içinde protestolar ve devlet baskısı tırmandığında bu ortaklığın çelişkileri de ortaya çıktı. İslam Cumhuriyeti’nin güvenlik güçleri hükümet karşıtı gösterilere şiddetle karşılık verirken, sokaklarda binlerce sivilin İslam Devrim Muhafızları Ordusu’yla bağlantılı güçler tarafından öldürüldüğü bildirildi. Başka meselelerde yüksek sesle seferber olan birçok uluslararası aktivist hareket, rejimin kendi vatandaşlarına karşı uyguladığı şiddet karşısında büyük ölçüde sessiz kaldı.

Radikal solcular ile İslamcılar arasındaki bu tekrarlayan yakınlaşma tesadüf değil. Felsefi temelleri farklı olsa da iki ideoloji, siyaseti ve iktidarı kavrayış biçimlerinde bazı yapısal benzerlikler paylaşır.

İlk olarak, her ikisi de siyaseti çoğu zaman ezilenlerle ezenler arasındaki mücadele olarak gören devrimci bir dünya görüşü benimser. Marksist teoride bu çatışma proletarya ile burjuvazi arasındadır. İslamcı devrimci ideolojide ise mücadele sıklıkla gerçek inananlarla yozlaşmış ya da emperyalist sistemler arasında çerçevelenir.

İkinci olarak, her iki ideoloji de toplumu yalnızca yönetmekle yetinmeyip onu köklü biçimde yeniden şekillendirmeyi hedefleyen kapsamlı ideolojik sistemler öne sürer. Leninist sistemler ekonomik, kültürel ve siyasal hayatı devrimci bir partinin liderliği altında yeniden düzenlemeyi amaçladı. Benzer biçimde İran İslam Cumhuriyeti, Velâyet-i Fakih doktrini aracılığıyla din adamlarının otoritesini kurumsallaştırdı ve nihai gücü dinî liderliğin elinde topladı.

Üçüncü olarak, her iki gelenek de öncü liderliği vurgular. Leninist teoride devrimci parti toplumun yönünü belirleyen öncü güç olarak görülür. İran sisteminde ise Yüce Lider ve dinî kurumlar, devlete yön verme konusunda ideolojik otorite iddiasında bulunur.

Dördüncü olarak, her iki gelenek de tarihsel olarak liberal demokrasiye derin bir kuşkuyla yaklaşır. Liberal çoğulculuk, bireycilik ve piyasa kapitalizmi çoğu zaman ideolojik birliği zayıflatan Batılı kurgular olarak eleştirilir.

Son olarak, her ikisi de meşruiyetini sürdürmek ve kontrolünü korumak için yoğun biçimde ideolojik seferberliğe dayanır: Siyasal eğitim, devrimci semboller ve direniş anlatıları bu sürecin temel araçlarıdır.

Bu benzerlikler, felsefi farklılıklarına rağmen radikal sol aktivistlerle İslamcı hareketler arasında neden zaman zaman ittifaklar ortaya çıkabildiğini açıklamaya yardımcı olur. Her iki taraf da mücadeleyi çoğu zaman Batı etkisini küresel çatışmanın merkezine yerleştiren anti-emperyalist anlatılar üzerinden çerçeveler.

Bununla birlikte bu ortaklık doğası gereği istikrarsızdır. Nihai hedefleri keskin biçimde ayrışır: Marksist ideoloji sınıfsız ve seküler bir toplum hedeflerken, İslamcı hareketler dinî otoriteye dayalı bir yönetim kurmayı amaçlar. Bu tür ittifaklar iktidarı ele geçirdiğinde — 1979 sonrasında İran’da görüldüğü gibi — ortaya çoğu zaman merkezi bir otorite ve muhalefete sınırlı hoşgörü çıkar.

Küresel siyaseti izleyenler için çıkarılacak ders açıktır. Öncelikle Batı’ya, kapitalizme ya da İsrail’e yönelik ortak karşıtlık üzerine kurulan ideolojik ittifaklar, daha derin çelişkileri gizleyebilir. Ve sonunda bedeli çoğu zaman ideolojik hareketler değil, sıradan vatandaşlar öder.

 

* Dr. Fariba Parsa, İran siyaseti alanında uzmanlaşmış bir sosyal bilimcidir. Doktorasını sosyal bilimler alanında tamamlamıştır. Çalışmaları özellikle siyasal İslam, demokrasi ve insan hakları konularına odaklanır. Parsa, Fighting for Change in Iran: The Women, Life, Freedom Philosophy against Political Islam adlı kitabın yazarıdır. Ayrıca İran ve Afganistan’daki kadınları çevrim içi liderlik eğitimi ve eğitim programları yoluyla güçlendirmeyi amaçlayan kâr amacı gütmeyen bir kuruluş olan Women’s E-Learning in Leadership (WELL)’in kurucusu ve başkanıdır.

 

Kaynak: https://www.realclearworld.com/articles/2026/03/12/ideological_convergence_how_radical_leftism_and_islamism_meet_in_practice_1170029.html