Bolluk çağının sonu

Önümüzdeki on yıllar, dünyayı stagflasyona daha açık hale getirecek şekilde doğal kaynaklar uğruna verilecek bir mücadeleyle şekillenecektir. Tehlikenin boyutunu erkenden kavrayıp enerji, maliye, para, ticaret ve beceri politikalarını şimdiden eşgüdüm içinde yürütmeye başlayan hükümetler, bolluğun geri dönmesini bekleyenlerden daha iyi bir konumda olacaktır. Bolluk artık geri gelmeyecek.
Ekim 24, 2026
image_print

1980’lerin başından Covid-19 pandemisinin 2020’de ortaya çıkmasına kadar dünya ekonomisi alışılmadık derecede elverişli koşullardan yararlandı. Soğuk Savaş sona erdi, savunma bütçeleri küçüldü ve yüz milyonlarca işçi küresel piyasaya katıldı.

Enerji ve metaller çoğunlukla ucuzdu ve malların her zaman serbestçe dolaşacağı varsayımıyla tedarik zincirleri sınırların ötesine uzanıyordu. Enflasyon; kısmen merkez bankaları, kısmen de merkez bankalarının içinde yüzdükleri güçlü barış, küreselleşme ve bol arz akımı sayesinde düşüş eğilimindeydi.

Bu akıntı yön değiştirdi. Önümüzdeki on yıllar; enerji kaynakları, endüstriyel metaller, nadir toprak elementleri, kritik mineraller ve yarı iletken çipler için yaşanacak jeopolitik rekabet tarafından şekillenecektir. Su ve gıda da sonunda bu listeye eklenebilir. Rekabet çetin ve zaman zaman şiddetli olacaktır.

Borçlarını ödeyebilmek ve yaşlanan nüfuslarını destekleyebilmek için gelişmiş ekonomilerin büyümeye ihtiyacı var ve yapay zekâdan elektrifikasyona, yeniden silahlanmaya kadar büyümenin başlıca itici güçleri, maden yoğun niteliktedir.

Veri merkezlerinin elektrik tüketimi 2030 yılına kadar iki kattan fazla artacaktır.

Kalabalık nüfuslara sahip gelişmekte olan ülkelerin ise altyapı inşa etmek için çeliğe, bakıra ve enerjiye ihtiyacı var.

Ancak ihtiyaç duyulacak olan madenin arz tarafı yavaş yanıt veriyor: yeni bir madenin geliştirilmesi on yıldan çok daha fazla sürüyor ve işleme yalnızca birkaç ülkede yoğunlaşmış durumdadır. Talep acil olduğunda, sonuçları belirlemede güç de en az fiyat kadar önemlidir.

Arz hususunda kısıtlı olan bir dünya, zayıf talepten farklı olarak basit bir para politikası çözümü olmayan stagflasyona yatkındır. Daha yüksek faiz oranları bir varil petrol veya bir ton bakır üretemez. Yüksek faiz oranları talebi azaltır ama aynı zamanda arzı artırmak için gerekli olan yatırımın maliyetini de yükseltirler.

Maliye politikası; net hedefleri ve bitiş tarihleri ​​olan, üretim ve verimliliğe odaklı bir yaklaşımla uygulandığında daha etkili olabiliyor. Buradaki risk ise, hükümetlerin bunun yerine, arzı iyileştirmeksizin talebi artıran geniş kapsamlı sübvansiyonlar ve transferler sunmalarıdır.

Bu değişimin siyasi bir boyutu da var. Kırk yıl boyunca, seçilmemiş merkez bankacıları sınırları belirledi ve hükümetlerin bunlara riayet etmesi beklendi. Ancak haklı olarak enerji güvenliği, sanayi kapasitesi ve borç maliyetlerinin yönetimi söz konusu olduğunda durum farklılaştı.

Geçmişten bir kopuş olarak bu durum, kritik ham maddelerin ve kaynakların gerekli arzını güvence altına almak için para politikasının maliye politikasına kıyasla ikinci planda kalması anlamına gelebilir.

Gelişmekte olan ekonomiler, ABD dolarının zayıflamasının para birimleri üzerindeki baskıyı hafifleteceği ve sermaye girişlerini yeniden sağlayacağı sonucuna varabilir. Ancak pek çok şey yerel koşullara bağlıdır. Kaynak bakımından zengin ekonomiler, daha iyi ticaret koşullarından fayda sağlayacaklardır ancak bu durumda para birimleri güçlenebilir ve bu sorunu da finansal baskı yoluyla çözmeye çalışabilirler.

Kalabalık nüfuslara sahip, hızla büyüyen ancak yeterli enerji veya maden yataklarına sahip olmayan ekonomiler, bu kaynaklar için zengin ekonomilerle rekabet etmek zorunda kalacaktır. ABD dolarının zayıflaması sınırlı ölçüde yardımcı olur ancak petrolü veya bakırı daha ucuz hâle getirmez.

Pek çok ülke için enerji politikası artık makroekonomik politikadır çünkü ithal etmekten kaçınabildikleri her birim enerji, stagflasyon riskini azaltıyor. Bu durum; verimliliğin, mümkün olan her kaynaktan yurt içinde enerji üretiminin, tedarikçilerin çeşitlendirilmesinin ve stratejik rezervlerin gerekliliğini ortaya koymaktadır.

Bu hükümetler, genel kapsamlı yakıt sübvansiyonlarına bel bağlamak yerine daha yoksul hanelere doğrudan destek sağlamalı ve maliye politikasını elektrik, su, lojistik, mineraller (işleme ve geri dönüşüm yoluyla) ve becerilerin arzını iyileştirmeye ve hızlandırmaya odaklamalıdır.

Politika yapıcılar bunu yaparken, bir yandan güvenilir bir kamu borcu çıpasına bağlı kalmalı-mali hakimiyet, mali savurganlık anlamına gelmek zorunda değildir-diğer yandan da tasarruf sahiplerine, enflasyona karşı yurt içi yatırımları finanse eden koruma araçları sunmalıdır.

Düzenlemeler de arzın hizmetinde olmalıdır. Bir ülkenin bir madeni, elektrik hattını veya fabrikayı onaylayabilme hızı artık rekabet avantajıdır.

Yurt İçindeki Kaynaklar

Her şeyden önce bu ekonomiler, gelecekte kıtlaşabilecek diğer gerçek kaynaklara daha fazla ağırlık vermelidir.

Gıda bu kaynaklardan biridir.

Büyük tarım sektörlerine sahip ülkeler, işçi başına üretimi artırabilir, su ve toprak sağlığını koruyabilir, tarımsal işleme faaliyetlerine yatırım yapabilir ve güvenilir tedarikçiler hâline gelebilirler. Bu, teknolojik sınırı yakalamaya çalışmaktan çok daha az sermaye gerektirir.

Beşerî sermaye de bir diğer kaynaktır. Yaşlanan toplumlar; yaşlı bakımı, hemşirelik, danışmanlık ve konaklama hizmetleri gibi makinelerin kolayca yerine getiremeyeceği işleri yapacak çalışanlara ihtiyaç duyacaktır. Gençleri kabul görmüş standartlara göre eğiten ülkeler, bu nitelikli nüfusun hareketliliği konusunda yardım dilenen taraflar olarak değil ortaklar sıfatıyla müzakere yürütebilirler.

Ülke içinde emek yoğun imalat ve hizmetler, geniş ölçekte istihdam yaratmanın en güvenilir yolu olmaya devam etmektedir.

Dayanıklılık oluşturmak için ileri imalat sanayisine yatırım yapmak gerekli olsa da amaç, ne pahasına olursa olsun kendine yeterlilik olmamalıdır.

Daha iyi bir yaklaşım, ithal girdilere duyulan ihtiyacı kabul etmek ve tedarikçileri çeşitlendirerek tampon stoklar bulundurarak bağımlılığın risklerini azaltmaktır.

Bolluk çağı artık yeni bir gerçeklikten çok bir istisna gibi görünmektedir. Bu elverişli dönemin sona ermesi, gelişmekte olan ekonomilerin seçeneklerini daraltmakta ve onları hızla harekete geçmeye zorlamaktadır.

Tehlikenin boyutunu erkenden kavrayıp enerji, maliye, para, ticaret ve beceri politikalarını şimdiden eşgüdüm içinde yürütmeye başlayan hükümetler, bolluğun geri dönmesini bekleyenlerden daha iyi bir konumda olacaktır. Bolluk artık geri gelmeyecek.

 

*Venkatramanan Anantha Nageswaran, Hindistan Hükümeti’nin ekonomi baş danışmanıdır.

 

Source: https://www.businesstimes.com.sg/opinion-features/end-abundance

Tercüme: Ali Karakuş

SOSYAL MEDYA