Kiyarüstemi’nin Hz. Muhammed Filmi

Bu küçük film, Peygamber’i anlatmak isteyen Müslüman sanatçılar için de bir yol gösteriyor. Onu anlatmak için büyük dekorlara, kalabalık sahnelere, yükselen müziklere gerek yok. Onun ahlakını bir çocuğun adımlarına, bir okul defterine sığdırabilen yalın bir bakış yeter. Kiyarüstemi’nin Hz. Muhammed filmi işte budur. Onu hiç göstermeyen, adını hiç anmayan, ama ahlakını bir çocuğa emanet eden bir film.
Ekim 24, 2026
image_print

Hamasi nutukların, ruhsuz, içi boş övgülerin hakikati perdelediği, dalkavukluğun liyakati gölgelediği bir dünyada, usta sanatçıların kıymeti daha da belirginleşiyor. O ustalardan Abbas Kiyarüstemi’ye yapılan övgüler de eserlerinin insanda bıraktığı izin yanında eksik kalıyor. “Bir insan tanıdım, bir film izledim, bir kitap okudum, hayatım değişti” sözlerini insana sahiden söyletebilecek az sayıda sanatçıdan biri o. Yaşamın bakıp da göremediğimiz inceliklerle dolu olduğunu Kiyarüstemi’yi tanıyınca anlıyor insan.

Uğur böceğinin yürüyüşünü, serçenin ürkekliğini, dalın dokusunu, yaprakların minik damarlarını, su damlasına yuvalanan zerrecikleri, baharla yeniden doğan tabiatı başka türlü görmeye, kuzunun melemesini farklı işitmeye başlıyor insan. Çiçeklerle süslenen, yeşilliklerle donanan Anadolu’yu gezmenin, uçağın mavi göğe bıraktığı beyaz izi büyülenerek izlemenin, yağmur yağarken bir kasabada çay içmenin, lapa lapa kar yağdığında bir dağ köyünde konaklamanın lezzeti çok başkaymış meğer. Bir tekerlemeyle ruhun nasıl mayalandığı, bir türküyle gönlün nasıl havalandığı, farklı diyarların dilleri ve şiveleriyle hayatın nasıl zenginleştiği daha iyi kavranıyor. O, öğrettiği görme biçimleriyle hayata bakan insanı zarifleştirirken yaralı ve umutsuzluğa sürüklenmiş ruhlara da şifa dağıtır. Güdülerle ele geçirilen, yığınlaştırılan, fıtratından sürgün edilen insana özüne döneceği yolu açar. Üstelik bunu yalın, düşük bütçeli filmlerle yaparak sanatı da asli kimliğine kavuşturur. Filmleri seyredenleri öylesine sarıp sarmalar ki şiirleri onların gölgesinde kalır. Oysa aynı bakış, birkaç kelimelik şiirlerinde de kendini gösterir.

“Binlerce iğne yarası ipek bir kumaşta” sözüyle kör kaldığımız incelikleri hatırlatan, “karlar / yere atılıyor çatıdan / nasıl da / değersizce” dizeleriyle kıymetini unuttuğumuz şeyler üzerine tefekkür ettiren, “işçi arılar / çalışmayı bırakıyorlar / lezzet bahşeden bir sohbet için / kraliçe arının etrafında” mısralarıyla hayatın telaşına bir mola veren, “alabalıklar / bilmezler ırmağın maksadını / ve onunla beraber giderler / tuzlu suya dek” dizeleriyle bizi kendi yolculuğumuzun meçhulüne bırakan Kiyarüstemi, yaşamın saklanan, utangaç güzelliklerini gün yüzüne çıkararak bakıp geçtiğimiz dünyaya hayretle bakmamızı sağlayan son ustalardan biriydi.

Son ustalardandı, çünkü onun da vefatıyla “hayret” insanın kıymet verdiği bir hal olmaktan çıktı. Görünmenin ve göstermenin ihtirasına kapılan günümüz toplumlarında hayret etmek, müzelik bir tablonun konusu olmuştur. Yerini ancak birkaç saniye tahammül edebildiğimiz reels’lere, short’lara, online esrar vazifesi gören, kaydırdıkça dozunu yükselttiğimiz videolara bırakmıştır. Yükseltilen doz bizleri öylesine mengeneye alıyor ki izlediğimizi idrak bile edemiyoruz ki unutalım. Farkında olmasak da sokaktaki insan akışı, seyrek bile olsa bakış alanımıza bir anlığına giren arabalar ruhumuzu, zihnimizi tahrik ve tahrip ediyor. Her gün binlerce görüntü gözümüzün önünden akıp gidiyor, hiçbiri içimizde bir yere dokunmuyor. Ekranlar bizi durmadan şaşırtmaya çalışıyor ama şaşırttıkça körleştiriyor. Uğur böceğinin yürüyüşünü göremeyen göz, en şaşaalı gösteriye de ancak bir saniye bakabiliyor. Oysa alışılagelenin içinde kaybolup kendine yabancılaşan, karşılaştığı her şeye duyarsızlaşan insanın kendine gelebilmesinin yolu hayret etmesidir. Hayret, bakışın ötesine sıçrayarak zihnin uyuşukluğunu dağıtır, başka öznelerin esir aldığı duygularımıza ulaşarak bizi fıtratımızın kopan bağlarıyla yeniden buluşturur. Gözün önündeki perdeyi aralayan, bildiğimizi sandığımız dünyanın örtüsünü kaldırıp onu ilk kez görüyormuşuz gibi yeniden önümüze seren bir uyanıştır. Tabiri caizse bizleri ele geçiren tasmasız kölelik kontenjanının uysallığından kurtulmak için hayret etmenin şokunu yaşamamız gerekir.

Kiyarüstemi bu şoku gürültüyle değil sessizlikle, gösteriyle değil sadelikle yaşatır. Onun “Yalnız bir ağaç, birkaç tane ağaçtan daha ağaçtır” sözü, büyüklüğe, kalabalığa, şaşaaya tapan bir çağa karşı bütün sanatının özeti gibidir. Bağıranların aksine o, naif hikayeleriyle izleyende merhamet ve hayret uyandırır. Merhamet uyandırmak, ögeleri doğru kurulmuş bir cümlenin teknik başarısından çok daha fazlasıdır. Merhamet bizi kendimizle yüz yüze getirir, insan olmak için çabalamaya yöneltir. Bu yüzden Kiyarüstemi’nin sineması yalnızca sanatçılara değil, insani ilişkilerden toplumsal olaylara kadar davasını anlatmaya, görüşünü hakim kılmaya çalışan herkese, din adamlarından siyasetçilere büyük dersler verir.

Bağırmadan sarsan, büyütmeden hayrete düşüren, işaret etmeden gösteren bu üslup, insana ister istemez Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed’in tebliğ usulünü hatırlatıyor. Derdimiz elbette bir sinemacıyı bir peygamberle aynı ölçüye koymak değil, bir üslubun izini sürmek. Çünkü Peygamber Efendimizin en büyük mucizesi Kur’an’dı. Bu ilahi sözü insanlara taşıyan da onun üslubu ve haliydi.

İslam gelmeden evvel Mekke’de sözün sahibi şairlerdi. Müşriklerin en büyük propaganda kolu olan şairler, panayırlarda, şenliklerde, Kabe’nin önünde, bazen Darünnedve’de birbirleriyle yarışarak putlara ve kabile büyüklerine abartarak, büyüterek, gerçeklikten kopararak övgüler diziyor, sözün gücüyle kalabalıkları büyülüyordu. Söz bir gösteriye, panayır bir sahneye dönüşmüştü. Tam bu gürültünün içinde Hz. Muhammed peygamberliğini ilan etti. Ama bunu şova dönüştürmeden, gösterilerin öznesi olmadan, davasını ve kendisini sahnelerin konusu yapmadan duyurdu. Çünkü sahnelenen her şey büyüleyerek insanı edilgenleştirir, hipnotize ederek esir alır. Oysa ona gönderilen dinin amacı, hipnotize olmuş, kendinden uzaklaşmış, başka kişilerin, kurumların ve yapay tanrıların tutsağı olmuş insanı uyandırıp kendine döndürmek, ona kendisini hatırlatmaktı.

Mekke, gündelik yaşamın büyük ritüellerle, törelerin hükümranlığıyla var olduğu, güçlü bir azınlığın çoğunluğu boyunduruk altında tuttuğu bir toplumdu. Peygamber Efendimizin kendine has hali ve üslubuyla köleliğe, kız çocuklarının diri diri toprağa gömülmesine, yetimin itilip kakılmasına, yoksulun doyurulmamasına, tartıda yapılan hileye, malla ve soyla övünmeye dair söyledikleri, başta Mekke liderleri olmak üzere çölün ortasındaki bu toplumda herkesi hayrete düşürdü. Üstelik bunları bağırmadan, öfkelenmeden, tane tane söylüyordu.

Bu yumuşaklık yalnızca bir mizaç meselesi değildi. Üzerinde pek durulmayan bir inceliği barındırıyordu. Kimsenin dillendirmediği, belki aklına bile getirmediği, belki bilip de söylemeye cesaret edemediği şeyleri o, hayatın olağan akışı içinde, herhangi bir söz söyler gibi söyledi. Çünkü bağırarak söylenen şey bir istisna gibi durur, insana yabancı bir şey dayatılıyormuş hissi verir. Oysa onun dile getirdikleri insana yabancı değildi, insanın unuttuğu kendisiydi. Kızını toprağa gömmemek, yetimi itip kakmamak, köleyi insan yerine koymak bir devrim nidası olarak değil, olması gerektiği gibi olması gereken şeyler olarak söylenmeliydi. Kur’an ona “Sen ancak bir hatırlatıcısın” der. Hatırlatılan şey bağırılmaz, fısıldanır. Fıtratından sürgün edilen insanı özüne çağıran ses, o fıtrat kadar sakin olmalıydı. Gösteri toplumuna dönüşmüş, sahnelenenle, şairlerin övgüleriyle uyuşturulmuş bir topluluk, böylesine yumuşak bir üslupla, sade bir ifadeyle hakikate ve kendine davet ediliyordu. İşte sahnelenenden ayrılan bu sade, bugünün diliyle söyleyecek olursak minimal biçim, insanları sarsıp akletmeye sevk ediyordu.

Kiyarüstemi’nin sinemasındaki incelik de bu yumuşaklıkta, bu sadelikte yatar. O da büyük olanı büyüterek anlatmaz. Müzikle duygu dayatmaz, kamerasıyla bir şeyin altını çizmez, seyirciye neyi hissetmesi gerektiğini söylemez. On binlerce insanın öldüğü 1990 depreminin ardından çektiği, Koker Üçlemesi’nin ikinci filmi “Ve Hayat Devam Ediyor”da felaketi değil, yıkıntıların arasında televizyon anteni kurup maç izlemeye çalışan insanları, depremin ertesi günü evlenen gençleri gösterir. Ölüm de hayat da aynı sakin akışın içindedir. İnsanı hayrete düşüren şey olağanüstü bir görüntü değil, olağan olanın içindeki derinliktir. Hz. Muhammed’in tebliğinde olduğu gibi onun sinemasında da hakikat bağırmaz, kendiliğinden görünür olur.

Peki bütün bunların başlıktaki filmle ne ilgisi var? Kiyarüstemi hiçbir zaman Hz. Muhammed üzerine bir film çekmedi. Biz de onun böyle bir niyetle film çektiğini söylemiyoruz. Ama 1987’de, Koker köyünde, profesyonel olmayan oyuncularla, neredeyse hiç bütçesi olmayan küçük bir film çekti. Koker Üçlemesi’nin ilk halkası olan bu film, “Dostun Evi Nerede?” adını taşır. Bu yazıdaki okuma, o filmin bize gösterdiklerinden yola çıkıyor. Büyük bütçeli, kalabalık sahnelerle, savaşlarla dolu peygamber filmlerinin yapamadığını bu küçük film yapar. Kahramanının adının Ahmed olması belki bir rastlantıdır, ama manidar bir rastlantı. Kur’an, Hz. İsa’nın dilinden müjdelenen peygamberin adını Ahmed olarak anar. Filmin adı da Sührab Sipehri’nin şiirinden gelir. Dost kelimesinin geleneğimizde kimi işaret ettiğini bilen için bu da sıradan bir ad değildir.

Film bir sınıfta açılır. Öğretmen ödevleri kontrol eder. Ahmed’in sıra arkadaşı Nematzade ödevini deftere değil, ayrı bir kâğıda yazmıştır. Öğretmen herkesin önünde onu azarlar, kâğıdı yırtar, bir daha ödevini deftere yazmazsa okuldan atılacağını söyler. Nematzade ağlar, Ahmed yanı başında sessizce izler. Eve döndüğünde arkadaşının defterini yanlışlıkla kendi çantasına koyduğunu fark eder. Artık elindeki bir defter değil, gözyaşlarına şahit olduğu bir arkadaşın yarınıdır. Bir emanettir.

Bu andan itibaren film, emanetin önüne dikilen duvarların hikâyesine dönüşür. Ahmed annesine durumu anlattığında “Yarın götürürsün” cevabını alır, annesi önce ödevini yapmasını, işlerini görmesini ister. Dedesi çocukların disiplinle, gerekirse dayakla yetiştirilmesi gerektiği üzerine konuşur. Yetişkinlerin dünyası emirlerin, kuralların, ertelemenin dünyasıdır ve orada kimse emaneti umursamaz. Ahmed tartışmaz, bağırmaz, isyan etmez. Sadece yola çıkar. Zikzak patikadan tepeyi aşar, hiç bilmediği bir köyde kapı kapı arkadaşının evini sorar. Karşısına çıkan iri bir köpek yüreğini ağzına getirir, korkar ama geri dönmez. Başka insanlarla karşılaşır, onlara da sorar arkadaşının evini. Ama ya tanımazlar arkadaşını ya da başka engeller çıkar önüne. Ahmed’in yüzündeki o şaşkınlık da oynanmış bir şaşkınlık değildir. Kiyarüstemi bir röportajında, çocuğun şaşkınlığını artırmak için çekim sırasında ona matematik problemleri sorduğunu anlatır. Seyircinin karşısındaki hayret, kamera önünde kurulmuş bir gösteri değil, gerçek bir hayrettir.

Gece çökerken yaşlı bir kapı ustasıyla karşılaşır. Ömrünü ahşap kapılara, oymalı pencerelere vermiş bu adam, artık herkesin ömür boyu dayanır diye demir kapı taktırdığından yakınır. Bu sahne, geleneğin yerini demirin soğukluğuna bırakan modern dünyanın bir eleştirisi olarak da okunabilir. Film pek çok okumaya açıktır. Biz ise ona emanet penceresinden bakıyoruz. Bu pencereden bakınca o yaşlı da kaybolmakta olan bir zanaatı, eskinin inceliğini taşıyan bir emanetçidir. Ahmed’e uzattığı küçük çiçek de bu emanetin bir parçasıdır. Ama yaşlının yavaş adımları Ahmed’i arkadaşına ulaştırmaz. Rüzgâr kapıları çarparken eve eli boş döner.

Ve film en sarsıcı jestine burada varır. Defteri ulaştıramayan Ahmed yorgunluğuna rağmen uyumaz, hem arkadaşının hem de kendi ödevini yapar. Emaneti bir eşya olarak görmez, emanetin amacını korur. Defteri götüremedim deyip bırakmaz, arkadaşının mağdur olmamasını sağlar. Ertesi sabah derse geç girer, defteri sessizce Nematzade’nin önüne koyar. Öğretmen deftere bakar ve dünün aksine bu kez Nematzade’ye aferin der. Onun yüzünde beliren tatlı tebessüm bizim de yüreğimizi ısıtır. Sayfaların arasında yaşlı adamın verdiği çiçek durmaktadır. Ne bir müzik yükselir ne biri alkışlar, öğretmen bile olanı bilmez. En büyük ahlaki jest, bir sınıfın sıradan sabahında, kimsenin fark etmediği bir anda gerçekleşir.

Bu sessiz jest, emanetin bizim geleneğimizdeki ağırlığını hatırlatır. Kur’an, emanetin göklere, yere ve dağlara sunulduğunu, onların yüklenmekten çekindiğini, insanın ise onu yüklendiğini söyler. Emanet, insanı insan yapan yüktür. Hz. Muhammed’i el-Emin yapan da bu yükü taşıyış biçimiydi. Bu ad ona peygamberliğinden çok önce verilmişti. Kabe yeniden yapılırken Hacerü’l-esvedi yerine kimin koyacağı konusunda birbirine kılıç çekmeye hazır kabileler, Harem’e ilk girecek kişinin hakemliğine razı oldular. Kapıdan giren Muhammed’i görünce hep bir ağızdan “İşte el-Emin geldi, ona razıyız” dediler. Mekke birbirine güvenmeyen kabilelerin şehriydi, ama hepsi aynı adama güveniyordu. Peygamberliğini ilan ettiği gün bile Kureyş ona “Senin yalan söylediğini hiç görmedik” diyordu.

Hicret gecesi evi kılıçlı adamlarla sarılmışken, onu öldürmek isteyen Mekkelilerin bir kısmının mallarını ona emanet etmiş olduğunu biliyordu. Hz. Ali’yi yatağına yatırdı ve emanetleri sahiplerine teslim etsin diye Mekke’de bıraktı. Yıllar sonra Mekke’ye fatih olarak girdiğinde Kabe’nin anahtarını, bir zamanlar ona kapıyı açmayan adama geri verdi. En zayıf anında da en güçlü anında da emanet aynı emanetti.

Ama onun taşıdığı en büyük emanet, Allah’ın insanlara ulaştırması için kendisine verdiği dindi. Yirmi üç yıl boyunca bu emaneti eksiltmeden, değiştirmeden, kendinden bir şey katmadan taşıdı. Veda Hutbesi’nde kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine vermesini isterken, kendi emanetinin hesabını da verdi. Arafat’ta toplanan kalabalığa “Tebliğ ettim mi?” diye sordu. “Evet” cevabını alınca parmağını göğe kaldırıp “Şahit ol ya Rab” dedi. Bu, emanetini eksiksiz teslim eden bir elçinin sözüydü. Ahmed’in bir defteri sahibine ulaştırmak için karanlığa, rüzgâra, köpeğe, büyüklerin ertelemesine göğüs germesi, ulaştıramayınca emaneti sahibinin yerine tamamlaması, aynı ahlakın küçük, çocuksu ama bir o kadar sarsıcı bir yankısıdır.

Kadim zamanlarda sanat, düştüğü çukurda insana uzanan el, ruh ve gönül merhemiydi. Çağdaş insan içinse sanat ya bilimin bir kolu ya da bir gösteri. Bir yanda bugünün sanat eserleri bilimsel makale, akademik tez muamelesi görüyor. Ortaya çıkan eseri anlamak kimsenin ilgisini uyandırmıyor, herkes eserin anlaşılmasına katkıda bulunmak telaşında ve bunun için belli bir “entelektüel” düzeyi aşmak gerekiyor. Öbür yanda ekranların sihirbazları gözü büyüleyip geçiyor. Biri soğuk bir akılla insanı dışarıda bırakıyor, öteki şaşaayla esir alıyor. Bu sebeple çağdaş sanat ne estetik haz sunuyor ne ehlileştirme ümmiliğine sahip ne de dönüştürme kabiliyetine.

Kiyarüstemi bu iki yolun da dışında durdu. Sanatın entelektüel bir kalıba sıkıştırılmasına da bir gösteriye dönüşmesine de inat edercesine eserler yaptı. Hayatın es geçilen yanlarını kadim zamanlardan gelmiş bir bilgenin tecrübesiyle eşeleyip insanlığa sundu. Çürüyen bir limonu andıran dünyaya tabiatın kokusunu hediye etti, umuda benzin dökenlere karşı naif, yalın ve derin hikâyeler anlattı. Kur’an, gözleri değil göğüslerdeki kalpleri kör olanlardan, kalpleriyle akletmeyenlerden söz eder. Kiyarüstemi’nin filmleri “akleden kalp” kavramının sinemadaki ender örneklerindendir. Ne yalnızca akla seslenir ne yalnızca duyguya, ikisini bir arada taşır.

Bu küçük film, Peygamber’i anlatmak isteyen Müslüman sanatçılar için de bir yol gösteriyor. Onu anlatmak için büyük dekorlara, kalabalık sahnelere, yükselen müziklere gerek yok. Onun ahlakını bir çocuğun adımlarına, bir okul defterine sığdırabilen yalın bir bakış yeter. Kiyarüstemi’nin Hz. Muhammed filmi işte budur. Onu hiç göstermeyen, adını hiç anmayan, ama ahlakını bir çocuğa emanet eden bir film.

 

İhsan Yıldırım

İhsan Yıldırım, 1993 yılında Van’ın Çaldıran ilçesinde doğdu. Bursa Uludağ Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dramatik Yazarlık bölümünden mezun oldu. Halen senarist olarak çalışmalarını sürdürüyor.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.