Ekolojik Restorasyon Neden Kültürel Hafızayla Başlar
Vahaya; fotoğraflanmaya değer, zaman zaman turistik bir cazibe merkezi olarak restore edilmeye layık, ancak esasen modern su altyapısı tarafından işlevsiz kılınmış, pitoresk bir kalıntı gözüyle bakmak yaygın bir yaklaşım haline gelmiştir. Burada ileri sürülen görüş ise bunun tam tersidir: vaha, insanlığın ürettiği en gelişmiş su yönetimi teknolojilerinden biridir; bunun nedeni de tam olarak, onun hiçbir zaman yalnızca bir su teknolojisi olmamış olmasıdır.
Bir tabiat peyzajı bir nesne değildir. Su ile toprak arasında, mimari ile iklim arasında, akrabalık ile ortak kaynaklar arasında, hafıza ile onu her gün yeniden üreten pratikler arasındaki ilişkilerden oluşan bir ağdır. Bu ilişkiler koptuğunda tabiatın peyzajı hemen ortadan kaybolmaz. Ağaçları hâlâ ayakta olabilir, pınarları hâlâ akıyor olabilir. Fakat kendini yeniden üretme kapasitesi çoktan kaybolmuştur. Bu anlamda ekolojik bozulma, görünür herhangi bir hasardan önce, bir toplum, peyzajını mümkün kılan ilişkileri anlamayı bıraktığında başlar.
Tabiat peyzajları, onları düzenleyen insanlar çoktan ortadan kaybolmuş olsalar bile ilişkileri hatırlar. Kuzey Afrika vahası bunu olağanüstü bir açıklıkla gösterir. Bu, yalnızca bir tarım sistemi ya da bir su kaynağı çevresindeki yapılar bütünü değildir. Su, toprak, iklim, mimari, akrabalık ve kolektif hafıza arasındaki ilişkileri düzenleyen, yüzyıllar içinde olgunlaşmış bir sosyal teknolojidir. Bu ilişkiler zayıfladığında, peyzaj dışarıdan bakan bir göz için hasar görünür hâle gelmeden çok önce kendini yeniden üretme kapasitesini yavaş yavaş kaybetmiştir.
Bunun en açık örneğini bildiğim yer, büyüdüğüm ve aşağıda anlatılan her örüntünün bugün hâlâ arazide izlenebildiği, Cezayir’in güneybatısındaki Sahra istihkâmlarıdır. Bundan sonra gelenler, kişisel bir tarih olarak değil, bir tabiat peyzajının kendini sürdürebilme kapasitesinin nasıl sessizce ortadan kaldırılabileceğine ve onu yeniden kurmanın neleri gerektirdiğine dair belgelenmiş bir vaka çalışması olarak bu deneyime dayanmaktadır.
Peyzajlar Nesneler Değil, İlişkilerdir
Sahra’nın istihkâmlarında mimari hiçbir zaman öncelikle duvarlarla ilgili değildi. Geleneksel bir istihkâm, evlerini klanlara göre düzenlerdi; her soy kendi sokağını, yerleşimin kendi bölümünü işgal ederdi. Tahkim edilmiş kapılarla korunan merkezi bir meydan ortak alan olarak hizmet verirdi. Bir meclis odası köy ihtiyarlarının müzakerelerine ev sahipliği yapardı. Bir güneş saati, farklı aileler arasındaki sulama süresi paylaşımını düzenlerdi; bu, israf edilemeyecek bir kaynak için hassas ve kolektif bir şekilde uygulanan bir takvimdi.
Bu düzenlemedeki her şey tek bir pınarın etrafında dönüyordu; vahanın doğduğu ve yüzyıllar boyunca yaşamını sürdürdüğü bir pınar. Evler, sade ve süssüz bir şekilde sıkıştırılmış topraktan inşa edilmişti; açık çölün sıcağına ve rüzgârına sırtını dönüp gökyüzüne açılan iç avlular etrafında düzenlenmişti-gün ışığını içeri alıp, gün batımından sonra onu serin gece havasına bırakıyordu.
Bu, aslında mimarinin başka bir tanımıydı: duvar inşa etme sanatı değil, insanlar, su, hayvanlar, mevsimler ve toprak arasındaki ilişkileri düzenleme sanatı. İstihkâmın fiziksel yapısı, onu ayakta tutan toplumsal yapıdan ayrılmazdı. Birini ortadan kaldırın, diğeri de eninde sonunda çöker.
Her Ekolojik Sistem Bir Kültürel Sisteme Dayanır
Bu durum, en kolay, kültürel sistem anlaşılmadan değiştirildiğinde ortaya çıkan sonuçlarda görülür.
Yirminci yüzyılın ortalarında, yeni bağımsızlığına kavuşan pek çok devlette, çoğu iyi niyetli olan ve dönemin yaygın modernleşme doktrinleri doğrultusunda hareket eden kalkınma planlamacıları, geleneksel çöl yerleşimlerini çağdışı olarak nitelendirmiş ve bunların yerine standart konutlar getirme yoluna gitmişlerdir. Bu yerleşimlerden birinde, akrabalık bağları ve ortak sulama zamanı etrafında inşa edilmiş evlere alışkın ailelere, kimin kime yakın olduğu dikkate alınmadan, iki yatak odalı, bir mutfaklı, bir oturma odalı taş evler tahsis edildi. Yağışlı bir ada için geliştirilmiş bir teknoloji olan sifonlu tuvaletler, yağmurun neredeyse hiç yağmadığı bir çöle kuruldu. Atık sular borularla çökeltme havuzlarına taşındı. Geleneksel vaha evlerinde ise tuvaletler üst katta bulunurdu; böylece içerikleri dış duvarın tabanındaki bir açıklıktan kolayca çıkarılabilirdi. Su neredeyse yalnızca yıkanmak için kullanılırken, her kullanımdan sonra insan atıkları kuru toprakla örtülürdü. Her yazın sonunda bu açıklık temizlenir, böylece birikmiş organik madde toplanıp yakındaki tarlalara gübre olarak geri götürülürdü. Modern planlamanın atık olarak gördüğü şey, uzun zamandır haneleri, tarımı ve toprak verimliliğini birbirine bağlayan kapalı bir döngünün parçasıydı. Nesiller boyunca su paylaşımını düzenlemiş olan klan yapısı ise sessizce devre dışı bırakıldı.
Amaç modernleşmeydi. Ortaya çıkan sonuç ise; ne çölün koşullarına ne de sonuçlarıyla yaşamak zorunda kalacak olan toplumun özelliklerine yanıt verme gereği duymuş olan ithal bir modelin, bütünüyle ekolojik, sosyal ve kültürel bir sistemin yerini almasıydı.
Benzer bir örüntü su altyapısında da görüldü. Bir vahada, yüzyıllardır su taşıyan bir sulama kanalı, mühendislerin israf olarak gördüğü çevredeki toprağa sızmayı önlemek amacıyla verimlilik adına betonla kaplandı. Birkaç yıl içinde, bu kanal boyunca uzanan hurmalıklar zarar görmeye başladı; çünkü israf gibi görünen bu sızıntı, aslında hurma ağaçlarının köklerinin etrafındaki toprağı yeniden besliyordu. Taşıma verimliliğinde kazanılan şey, kanal, toprak ve hurma ağaçları arasında yüzyıllardır süren görünmez diyalogun kaybı pahasına elde edilmişti.
Başka bir yerde ise, yeniden yerleştirilen bir köyün atık suları doğrudan nesiller boyunca kurulmuş ve korunmuş olan hurmalığın merkezine borularla taşındı-teknik açıdan savunulabilir bir drenaj çözümü, fakat pratikte atalar mirası bir bahçeyi bir atık döküm alanına dönüştüren bir uygulama. Her örnekte, yerel, özel ve büyük emekle kazanılmış bir ekolojik bilgi biçimi; daha soyut, daha taşınabilir ama nihayetinde daha az isabetli olan başka bir bilgi biçimi tarafından geçersiz kılındı.
Modernleşme İstemeden Ekolojik Bilgeliği Yok Edebilir
Bunların hiçbiri peyzaja karşı bir düşmanlık gerektirmiyordu. Bu durum, yerel bilginin standartlaştırılmış bilgiden daha aşağıda olduğuna dair bir inancı gerektiriyordu; bu inanç, merkezi kalkınma planlarının miras alınan, yöreye özgü uzmanlıkla karşılaştığı her yerde tekrar ortaya çıkıyor. Bu durum, yalnızca Kuzey Afrika’da değil, kurak bölgelerdeki sulama tarihinin birçok örneğinde görülebilir: Sahel’de, Amerika’nın Güneybatısı’nda, Orta Asya’da ve And Dağları’nda. Yerel uyum süreçleriyle yüzyıllar boyunca biçimlenmiş bir coğrafyaya, başka bir yerden getirilen teknik bir model dayatıldığında, genellikle benzer bir durum ortaya çıkıyor: bireysel proje düzeyinde yetkinlik sağlanırken, sistemin bütününde yavaşça bir bozulma yaşanır.
Bu tür modeller karşısında eski, yöreye özgü bilgiyi savunmak nadiren rahat bir konumdur. Savunma; nostalji, ilerlemeye direnç ya da daha standart kalkınma anlayışlarına yatırım yapmış kurumlar açısından bir rahatsızlık olarak görülebilir. Bu sürtüşmenin kendisi de örüntünün bir parçası olarak adlandırılmayı hak ediyor: ekolojik bilginin aşınmasına çoğu zaman, onu hâlâ taşıyan insanların marjinalleştirilmesi de eşlik ediyor.
Restorasyon; Kültürü, Hafızayı ve Ekolojiyi Yeniden Birbirine Bağlayarak Başlar
Bu örnekte, asıl söz konusu olanın ne olduğuna dair en net gösterge, mimariden ziyade sudan geldi.
Yeniden yerleşimden onlarca yıl sonra, suyunun kalitesiyle ün salmış bir köy pınarını yaklaşık elli kilometre uzaklıktaki bir şehre taşıma planı ortaya çıktı. O dönemde, yer altı su havzasının hem bu su transferini hem de vahayı uzun vadede sürdürebilme kapasitesi konusunda belirsizlik vardı. Yapılan resmî itirazda, artan kentsel su talebinin öncelikle ihtiyacın bulunduğu yere daha yakın bölgelerde atık suyun yeniden kullanılması ve yağmur suyu hasadı yoluyla karşılanması gerektiği; eğer yine de ilave su taşınması zorunlu olursa, bunun hiçbir tarım topluluğunun bu kaynağa bağımlı olmadığı bölgelerden yapılması gerektiği savunuldu. Buna rağmen proje hayata geçirildi. Yedi yıl sonra, yüzyıllar boyunca vahayı beslemiş olan pınar kurudu.
Bu sonucun yalnızca su transferinden mi yoksa çeşitli etkenlerin birleşiminden mi kaynaklandığı kesin olmasa da, topluluk ile tabiat peyzajı arasındaki ilişkiyi köklü biçimde değiştirdi.
Başından beri; bir konut politikası, beton bir kanal, bir boru hattı, bir su transferi gibi bir dizi ayrı teknik karar olarak görünen şeylerin, geriye dönüp bakıldığında, aslında hangi ilişkilerin önemli, hangilerinin ise önemsiz olduğuna dair tek ve kümülatif bir karar olduğu ortaya çıktı. Konut birimleri, ulaşım verimliliği ve kentsel tedarike ilişkin her bir tercih, ölçülebilir bir unsura göre optimize edilirken; tabiat peyzajının bin yıl boyunca kendini yenilemesini sağlayan su, toprak, hafıza ve topluluk arasındaki ilişkiler sessizce göz ardı ediliyordu.
İşte bu nedenle restorasyon yalnızca mühendislikle başlayamaz. Bir kanal yeniden toprağa açılabilir; bir yerleşim düzeni, akrabalık ve ortak su kullanımına karşıt bir şekilde değil, bunlar etrafında yeniden tasarlanabilir. Fakat bir topluluk ile bağımlı olduğu tabiat peyzajı arasındaki temel ilişki onarılmadıkça, her teknik çözüm eninde sonunda ilk hasara yol açan aynı mantık tarafından bozulacaktır.
Vaha Geçmişin Bir Kalıntısı Değil, Geleceğin Bir Modelidir
Vahaya; fotoğraflanmaya değer, zaman zaman turistik bir cazibe merkezi olarak restore edilmeye layık, ancak esasen modern su altyapısı tarafından işlevsiz kılınmış, pitoresk bir kalıntı gözüyle bakmak yaygın bir yaklaşım haline gelmiştir. Burada ileri sürülen görüş ise bunun tam tersidir: vaha, insanlığın ürettiği en gelişmiş su yönetimi teknolojilerinden biridir; bunun nedeni de tam olarak, onun hiçbir zaman yalnızca bir su teknolojisi olmamış olmasıdır.
Vaha; ekolojik dayanıklılık ile toplumsal örgütlenmenin, iki farklı yönden yaklaşılan aynı sorun olduğunun işleyen bir kanıtıydı ve hâlâ da öyle olmaya devam etmektedir.
Verimli Hidroloji ve Yeniden Bağlantı Olarak Restorasyon (Fertile Hydrology and Restoration as Reconnection) üzerine daha geniş bir çalışma bütününün ardındaki önerme şudur: küçük su döngüsü yalnızca altyapı ile yeniden oluşturulamaz ve tabiat peyzajları, insanlar, su, hafıza ve toprak arasındaki bir dizi ilişkiden oluşan görünmez bir kültür taşırlar ve bu kültür ya onları ayakta tutar ya da kırıldığında, en iyi mühendislik müdahalelerinin bile kök salmasını engeller.
Sonuçta bir pınarı restore etmek, bir dili, bir mimari biçimini ya da ortak sulama zamanını düzenleyen bir sistemi restore etmekten çok da farklı değildir. Bunların her biri bir zamanlar canlı olan, sonra kesintiye uğrayan bir ilişkidir. Ve her bir durumda restorasyon aynı şekilde başlar: daha büyük bir müdahaleyle değil; bir topluluk ile onun suyunu, hafızasını ve onun geri dönmesini hep beklemiş olan toprak arasındaki kopuk diyalogun yeniden kurulmasıyla.
Eski vaha sulamacıları, bunu hiçbir zaman bir felsefe olarak adlandırmadan, ağaçları dikmeden önce suyu dikin derlerdi. Onlar, ilişkilerin sürdüğü yerde yaşamın da varlığını sürdürdüğünü biliyorlardı. Sonuçta bir tabiat peyzajı restore etmek yalnızca ekosistemleri onarmak değildir. Su, toprak, hafıza, kültür ve topluluk arasındaki canlı ilişkileri yeniden birbirine bağlamaktır.
*El Habib Ben Amara, Verimli Hidroloji Stratejisti, Ekolojik Sistemler Mimarı ve Kurak Alanların Yeniden Canlandırılması için Yeni Su Paradigmasını geliştiren bir uzmandır.
Kaynak: https://www.savageminds.co/p/a-traumatized-landscape
Tercüme: Ali Karakuş
