Silahı Başka Yere Taşımak, Bırakmak Değildir

Geri çekilme, silah bırakma ve örgütsel fesih birbirinden farklı aşamalardır. Bir aşamada ilerleme sağlanması, diğerlerinin de tamamlandığı anlamına gelmiyor. Fesih bir beyandır, silah teslimi ise bir olgudur. Türkiye’deki barış, komşu bir ülkedeki savaşın sonucuna endekslenemez.
Kasım 1, 2026
image_print

“Elinizdeki tek alet çekiçse, her şeyi çivi gibi görmeye başlarsınız.”

Büyük umutlarla desteklediğimiz ve üzerine titrediğimiz süreç, kritik bir eşikte. Örgüt, 8 Ekim’de Türkiye içindeki ve sınıra yakın kabul edilebilecek bütün silahlı unsurları çektiğini açıkladı. Türk istihbaratı da birkaç gün sonra Kuzey Irak’taki dört kilit üssün boşaltıldığını teyit etti. Bu adımları küçümsemiyorum. Ama silahı bir yerden başka bir yere taşımak, onu bırakmak anlamına gelmiyor.

Burada üç ayrı aşamadan söz ediyoruz: geri çekilme, silah bırakma ve örgütsel fesih. Geri çekilme, silahlı unsurların belirli bir alandan ayrılmasıdır. Silah bırakma, silahların ve mühimmatın örgütün kontrolünden çıkarılarak doğrulanabilir bir teslim sürecine konu edilmesidir. Fesih ise silahlı yapının, emir-komuta düzeninin ve bu yapıyı yeniden üretebilecek örgütsel mekanizmanın sona ermesini gerektirir. Bir aşamada ilerleme sağlanması, diğerlerinin de tamamlandığı anlamına gelmiyor.

Çekilme açıklaması, bir sayı veya envanter içermiyor. Bu çerçevede bakıldığında, sürecin önündeki asıl soru, kendini feshettiğini açıklayan örgütün silahsız bir kimliği gerçekten kabul edip etmeyeceği. Demokrasi, devletin demokratik dönüşümü ve sivil siyaset gibi kavramlar, silah bırakmanın amacı olarak değil de silah bırakılmadan önce gerçekleşmesi beklenen şartlar olarak sunulduğunda, silahı elde tutmanın gerekçesine dönüşme riski taşıyor.

Yasanın Mantığı: Önce Tespit, Sonra Uygulama

Son haftalarda hem örgüt kadrolarından hem de bazı siyasilerden, özü “yasa çıktı, örgüt üzerine düşeni yaptı, şimdi devlet yasayı uygulasın” olan açıklamalar geliyor. Duran Kalkan, hareketin iki yıllık dönemde önemli kararlar aldığını ancak devletin bunlara karşılık gelen adımları atmadığını savundu. DEM Parti cephesinden de benzer açıklamalar geliyor. Ayrıca MGK’nın uygulama üzerindeki yetkisi tartışılmaya açılmak isteniyor.

Bu açıklamalar, kamuoyunda devletin üzerine düşeni yapmadığı yönünde bir baskı oluşturmayı amaçlıyor. Ancak bu söylem, yasanın öngördüğü sıralamayı gözden kaçırıyor: Devletin yükümlülüklerinin hangi aşamada devreye gireceği, örgütün yerine getirmesi gereken şartlardan bağımsız değil. Çerçeve yasa bilinçli bir sıralama kurdu: Yasa yürürlükte olsa da soruşturma, kovuşturma ve cezaların ertelenmesine ilişkin hükümleri ancak güvenlik kurumları örgütün fiilî varlığını sona erdirdiğini, bütün silah ve mühimmatı teslim ettiğini tespit ettikten sonra uygulanabiliyor. MGK’nın da bu tespiti Resmî Gazete’de yayımlanacak bir kararla teyit etmesi gerekiyor. Yani bu aşamada “devlet yasayı uygulasın” demek, yasanın kurduğu sıralamayı tersine çevirmektir. Çünkü devletin yasayı uygulaması, örgütün yasanın şartını yerine getirmesine bağlı.

İsterseniz bu sıralamanın nasıl ortaya çıktığını hatırlayalım. Meclis’in kurduğu komisyon, yaklaşık altı ay boyunca farklı kesimleri dinleyerek çalıştı ve hazırladığı raporda yasal bir düzenleme ihtiyacını ortaya koydu. Rapor kamuoyunda tartışıldı, ardından hazırlanan yasa taslağı üzerinde de kapsamlı bir tartışma yaşandı. Son şekli verilen metin, kanun teklifi olarak TBMM’ye sunuldu, Adalet Komisyonu’nda görüşüldü, Genel Kurul’da yeniden tartışıldı ve 467 milletvekilinin oyuyla kabul edildi. Yani tespit ve teyit şartı, Meclis’in geniş bir mutabakatla ortaya koyduğu iradenin parçası. MGK ise bu iradeyi uygulayan makam. Bugün herkes kabul edilen yasa çerçevesinde neyin, hangi sırayla ve kimin sorumluluğunda yapılması gerektiğini biliyor. Bu sıralamayı yeniden tartışmaya açmak, oldubittiye getirmeye çalışmak ya da sorumlulukları zamana yayarken kamuoyuna farklı mesajlar vermek hem Meclis’in iradesini hem de süreci büyük bir hassasiyetle izleyen halkın aklını ciddiye almamaktır. Sağlıklı bir yaklaşım, kamuoyunun da süreci en az bu tür açıklamaları yapanlar kadar iyi okuduğunu kabul etmekten geçer.

Bu sıralama, sürecin güvencesidir. Çünkü mesele yalnızca yasanın ne zaman uygulanacağı değil, tarafların attığı adımların nasıl doğrulanacağıdır. Güvenin henüz tam olarak kurulmadığı bir süreçte, siyasi açıklamaların yerini somut ve herkesin değerlendirebileceği ölçütler almalıdır. Hangi silahların teslim edildiği, silahlı birimlerin faaliyetlerini sona erdirip erdirmediği ve örgütsel emir-komuta mekanizmasının devam edip etmediği gibi soruların açık bir cevabı bulunmadığında, aynı gelişme farklı biçimlerde yorumlanabilir.

2013’te ilan edilen geri çekilmenin hiçbir zaman güvenilir biçimde doğrulanamaması, önceki sürecin en ağır zaaflarından biriydi. O dönemi içeriden izlemiş biri olarak şunu söyleyebilirim: Doğrulanmayan her adım, bir sonraki krizin tohumunu taşır. Tespit ve teyit mekanizması, tam da bu tecrübeden çıkarılmış bir derstir. Fesih bir beyandır, silah teslimi ise bir olgudur. Beyanı olgunun yerine koymak süreci güçlendirmez, geçmişteki kırılganlıkları yeniden üretir. 

Silah Bölgede Yeni Bir Anlam Arıyor

İkinci ve daha derin risk, örgütün elindeki silaha bölgede yeni bir anlam yükleme arayışı. Bu arayışın en açık ifadesi ise örgütün kendisinden geldi: KCK yöneticisi Bese Hozat, silahların devlete teslim edilmesinin gerekmediğini savunarak bunların bölgenin diğer yerlerinde “öz savunma” amacıyla kullanılabileceğini öne sürdü. Bu açıklama, “silahı dışarı çıkardık” tavrının ne anlama geldiğini açıkça gösteriyor. Yani silah bırakılmıyor, yeri değiştiriliyor.

Bu tavrın arka planında bölgedeki savaş var. ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı savaş, örgüt içinde bir kesimde bu savaşta yeniden bir anlam taşıyabileceği hesabını canlandırıyor. Bu hesap yeni değil. Milli Savunma Bakanı Yaşar Güler, örgütün İran kolu PJAK’ın İsrail ile İran arasındaki on iki günlük savaşta kendisini İran rejiminin çöküşüne hazırladığını, ancak çatışmanın PJAK’ın istediği gibi gelişmediğini ve İran’ın bu gruba ağır kayıplar verdirdiğini açıklamıştı. Washington’un ara seçimlerden önce İran’a yeni bir saldırı düzenlemeyeceğini açıklaması, seçimlerin ardından cephenin yeniden hareketlenebileceği beklentisini doğurdu. Bu beklenti de örgüt içindeki hesabı besliyor. İsrail Dışişleri Bakanı’nın Kürtleri “doğal müttefik” olarak tanımlaması da bu hesaba zemin hazırlıyor.

Örgütün İran’da kendine yeni bir anlam arama eğilimi, kaçınılmaz olarak 2013-2015 çözüm sürecini hatırlatıyor. O dönemde PKK yönetimi, Suriye’de ABD ile kurduğu ilişki üzerinden yeni kazanımlar elde edebileceğini düşünmüştü ve bu beklenti, sürecin çöküşünde belirleyici olmuştu. Benzer bir eğilim, geçen yılki İran-ABD+İsrail savaşı sırasında da belirdi. Ancak Öcalan’ın müdahalesi ve devletin kararlı tutumu, örgütün bu gelişmeyi Türkiye’deki süreci akamete uğratacak bir stratejik fırsat olarak değerlendirmesinin önüne geçti. Bugün İran’a karşı yürütülen savaşın oluşturduğu yeni tablo, PJAK’ın hareketliliği ve örgüt unsurlarının bölgeye yöneldiğine ilişkin haberler, aynı tartışmayı farklı koşullarda yeniden gündeme getiriyor.

Bütün bunlar, tek başına belirli bir anlaşmanın veya ortak operasyon planının varlığını kanıtlamaz. Belirleyici olan, savaşın gerçekten hangi yönde gelişeceğinden çok, örgütün böyle bir ihtimali silahsızlanmayı ertelemenin veya silahlı varlığını başka bir sahada sürdürmenin gerekçesi olarak kullanıp kullanmayacağıdır. Böyle bir tutum, sürecin geleceği açısından dikkate alınması gereken bir risktir.

Oysa bölge, farklı bir yolun mümkün olduğunu da gösteriyor. Suriye’de SDG’nin Şam’la entegrasyon sürecine girmesi, silahlı unsurların müzakere edilmiş bir çerçevede devlet kurumlarıyla bütünleştirilebileceğini gösteriyor. Elbette Suriye’deki koşullarla PKK’nın içinde bulunduğu koşullar bire bir aynı değil. Ancak bu farklılıklar, silahlı varlığın süresiz biçimde korunmasını zorunlu kılan bir gerekçe olarak sunulamaz. Dolayısıyla PKK’nın silahını yeni bir bölgesel çatışma için koruması, kaçınılmaz bir zorunluluk değil, siyasal bir tercihtir. Ama bu tercihin bir bedeli var: Silahı bölgedeki yeni bir savaş için saklamak, Türkiye’deki süreci de o savaşın belirsizliğine bağlamak demektir. Türkiye’deki barış, komşu bir ülkedeki savaşın sonucuna endekslenemez.

Asıl Sorun: Silahsız Bir Kimlik

Bu iki yaklaşım birbirinden farklı görünebilir. Biri yasal düzenlemenin uygulanmasını öne çıkarıyor, diğeri bölgesel gelişmeleri gerekçe gösteriyor. Ancak ikisinin kesiştiği nokta aynı: Silah bırakma, kendi başına tamamlanması gereken bir yükümlülük olmaktan çıkıp başka gelişmelere bağlı bir meseleye dönüşüyor. Böylece süreç, silahın gerçekten bırakılıp bırakılmadığı sorusundan uzaklaşıp hangi siyasi veya bölgesel şartların oluşması gerektiği tartışmasına sıkışıyor. Oysa kalıcı bir çözüm, sıralamanın açık olmasını gerektiriyor. Silahsızlanma somut biçimde ilerlemeli, hukuki ve siyasi düzenlemeler de belirlenen çerçeve içinde hayata geçirilmeli.

Bu kesişim, daha temel bir sorunun yansıması. Kırk yılı aşkın süre silah üzerinden kendini tanımlamış bir örgüt için silahsız bir kimlik inşa etmek, her şeyden önce zihinsel bir dönüşüm gerektiriyor. Bu dönüşümün gerçekleşip gerçekleşmediği, yalnızca yöneticilerin kullandığı kavramlardan anlaşılamaz. Asıl kriter, bu kavramların hangi somut kararlara dönüştüğüdür: Silahlı birimlerin emir-komuta ilişkisi sona eriyor mu? Silah ve mühimmatın teslimi doğrulanabiliyor mu? Örgüt, başka bir coğrafyada silahlı varlığını sürdürme seçeneğinden ve siyasi hedeflerini silaha dayanarak savunmaktan vazgeçiyor mu? Bu soruların cevabı, demokrasi ve barış söyleminin gerçek bir dönüşüme mi işaret ettiğini, yoksa eski stratejinin yeni bir dille mi sürdürüldüğünü gösterecek.

Ama bunu bütün örgüte yönelik toptancı bir yargıya dönüştürmek de doğru olmaz. Sürece en mesafeli isimlerden biri olarak bilinen Murat Karayılan, çerçeve yasada Öcalan’ın özgürlüğünün ve demokrasi kavramının yer almamasını eleştirse de “Türkiye’yle düşmanlığı gerçekten bitirmek, mücadelemizi hukuki zemine taşımak istiyoruz” dedi. Örgüt içinde bu dönüşümü isteyen kesimler var. Sorun, silahta ısrar eden kesimin bütün süreci bekletme gücüne sahip olması ve örgüt yönetiminin bu tavrı aşacak bir karar almaması.

Süreci Korumak

Bu tablo karşısında kolay olan, süreçten umudu kesmektir. Zor olan, süreci silahtan ısrar eden kesimin tavrına rehin bırakmadan ilerletmek. Bunun için iki adım gerekiyor.

Birincisi, tespit ve teyit mekanizmasının tavizsiz biçimde korunması. Kamuoyu baskısıyla bu mekanizmayı esnetmek, kısa vadede süreci hızlandırıyor gibi görünse de uzun vadede onu kırılganlaştırır. Doğrulanmamış bir silahsızlanma üzerine kurulacak bir çözüm, ilk bölgesel sarsıntıda dağılır.

İkincisi, silahsızlanmanın bütünlüklü olması. Silah bırakma kararı örgütün kararıdır. Bu nedenle sürecin ölçüsü de örgütün bütün silahlı kapasitesini teslim etmesidir. “Bırakılan kadarını kabul etmek”, örgüte silahlı gücünün bir kısmını teslim ederken bir kısmını başka alanlar için yedekte tutma imkânı verir. Bu da bugün Türkiye’deki süreci yarın bölgedeki bir başka savaşın parçası haline getirebilir. Bu yüzden kurulan teslim mekanizması, silahların başka bir çatışma alanına kaydırılması riskini de dikkate almalıdır.

Bu noktada DEM Parti’ye de önemli bir sorumluluk düşüyor. Sürecin parçası olan parti, bugüne kadar kamuoyuna yansıyan açıklamalarında ağırlıkla devletten adım atılmasına ilişkin talepleri dile getirmeyi tercih etti. Örgüte, yasanın şartlarını yerine getirmesi yönünde açık bir çağrı yapmadı. DEM Parti’nin, silahsızlanmanın ertelenmemesi, bölgesel gelişmelerin buna gerekçe yapılmaması ve siyasi taleplerin silahlı kapasiteden bağımsız biçimde savunulması gerektiğini örgüte açıkça söylemesi hem sürece hem de partinin kendi sivil siyaset iddiasına en büyük katkıyı sunar. Çünkü yasanın uygulanmasına giden yolu açacak ilk adım, silahın sahibinin yükümlülüklerini yerine getirmesidir.

Fesih kararı bir eşikti. Silah yakma töreni ve çerçeve yasa da bu süreçte önemli adımlardı. Ancak eşik, silahın yer değiştirmesiyle değil, silahın bırakıldığının doğrulanmasıyla aşılır. “Biz silahı dışarı çıkardık” demek, sürecin önünde hâlâ çözülmesi gereken temel bir mesele bulunduğunu gösterir. Örgüt, silahını bölgede yeni bir çatışma için koruma hesabından vazgeçip yasanın öngördüğü yükümlülükleri yerine getirdiğinde, hukuki süreç de ilerleyebilecektir. Devletten beklenen de bu aşamaları öngörülebilir biçimde ve gecikmeden uygulamaktır. Örgüt, elindeki tek aletin silah olmadığını kabul ettiği gün, kalıcı barışın önündeki en büyük engel de kalkmış olacaktır.

 

Kaynak: perspektif.online.com

Silahı Başka Yere Taşımak, Bırakmak Değildir

Adnan Boynukara

1987-2009 yılları arasında farklı kurumlarda mühendis ve yönetici olarak çalıştı. 2009-2015 yılları arasında Adalet Bakanlığı’nda Yüksek Müşavir olarak görev yaptı. 25 ve 26. dönemlerde Adıyaman milletvekili olarak TBMM’de bulundu. Kamu yönetimi, güvenlik, terörle mücadele, çatışma çözümü ve barış süreçleri alanlarında çalışmaları yapıyor.
Mail: [email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.