Papa XIV. Leo, yapay zekâ ve savaş
15 Mayıs 2026’da Papa XIV. Leo’nun ilk genelgesi Magnifica Humanitas yayımlandı. Genelge yayımlanmadan önce, Papa Leo’nun Katolik Kilisesi’nin lideri olarak ilk büyük mesajında yapay zekâ sorununu ele alacağı yaygın biçimde haber yapılmıştı. Daha az bilinen ise eleştirisinin ne kadar kapsamlı olacağıydı: Tamamlanan belge, yapay zekânın emeğin onuru üzerindeki etkisinden savaşta kullanılmasına ve nihayet bu teknolojinin geliştirildiği daha geniş kültürel akımlara kadar uzanan konuları ele alıyordu. Bu dizide bir araya getirilen blog yazıları, Magnifica Humanitas’ı farklı disiplin ve din perspektiflerinden inceliyor ve Leo’nun ortaya koyduğu yaklaşımın siyasi, etik ve toplumsal sonuçları üzerine kafa yoruyor.
Bu yazıda A. Rashied Omar genelgeyi İslami bir perspektiften inceliyor. Leo’nun ortaya koyduğu dünya vizyonu ile Omar’ın anladığı biçimiyle İslami dünya görüşü arasındaki temel bağlantı noktalarını — güç kültürüne, savaş pratiklerine ve onura yönelik kaygı da dâhil — ana hatlarıyla ortaya koyuyor. Yapıcı ve eleştirel bir etkileşim anlayışıyla, yapay zekânın hâlihazırda savaşta nasıl kullanıldığına dair daha derinlemesine bir analize duyulan ihtiyacın altını çiziyor.
Editör Joshua Lupo, Nisan 2026-Günümüz
XXXXXX
Papa XIV. Leo’nun ilk genelgesi Magnifica Humanitas, teknolojinin doğasının dönüştüğü bir anda işçi sınıfının koşullarını ele alan Rerum Novarum genelgesinin 135. yıl dönümü olan 15 Mayıs 2026’da imzalandı. Magnifica Humanitas çağımızın en önemli ahlaki müdahalelerinden biridir ve o da benzer biçimde hızlı bir teknolojik değişim döneminde geliyor. 42.000 kelimeyi aşan bu olağanüstü belge, yapay zekâyı (YZ) yalnızca teknik bir sorun olarak değil, aynı zamanda medeniyetsel bir açmaz olarak konumlandırıyor ve insan onuru, siyasi iktidar ve barış ihtimaline dair derin sorularla boğuşuyor.
Merhum Papa Francis’in Evangelii Gaudium (2014), Laudato Si’ (2015) ve Fratelli Tutti (2020) genelgeleri üzerine daha önceki değerlendirmelerimde, bu dönüm noktası niteliğindeki belgelerin, Müslüman liderlerin çağımızın kritik ahlaki sorunları üzerine Katoliklerle yenilenmiş bir diyaloğa girmeleri için yapıcı platformlar oluşturduğunu savunmuştum. Magnifica Humanitas bu daveti güçlendiriyor. Kendisinden önceki Papa Francis gibi Papa XIV. Leo da İslam’ın özünde yer alan etik buyruklarla derinden yankılanan teolojik bir vizyon ortaya koymuştur. Aynı zamanda papa, klasik İslami etik geleneğine de sivri bir meydan okumada bulunuyor: Haklı savaş teorisinin artık eskidiğini ilan etmesi, Müslümanları, modern savaşın ayrım gözetmeyen yıkıcılığı ışığında klasik silahlı mücadele fıkhının (fıkhu’l-cihad) uzun süredir ertelenen yenilenmesini üstlenmeye çağırıyor; bu, Müslüman âlimlerin üzerinde özenle düşünmek için iyi bir konumda bulunduğu bir meydan okumadır. Aşağıda, belgenin Müslümanlar açısından önemine ilişkin dört boyutu öne çıkaracak, bunu yaparken dürüst ve eleştirel bir etkileşime davet eden önemli bir sınırlılığı ve bir meydan okumayı da belirleyeceğim.
Güç kültürü
Magnifica Humanitas’ın ahlaki ve teolojik merkezinde, Papa XIV. Leo’nun “güç kültürü” adını verdiği şey yer alıyor: Yazdığı gibi “barışın artık üstlenilecek bir sorumluluk olarak değil, çatışmalar arasındaki kırılgan bir ara olarak göründüğü” (par. 189) ve askerî-sanayi kompleksinin şiddetin sürdürülmesinden kâr elde ettiği küresel bir durum. Bana kalırsa bu teşhis, Kur’an’daki fesad fi’l-arz kavramıyla, yani yeryüzünde süregiden bir yozlaşma ve düzensizliğin var olduğu fikriyle derinden yankılanıyor. Kur’an bu yozlaşmayı tutarlı biçimde insanın gelişip serpilmesine ve ilahi düzene yönelik en ağır tehdit olarak tanımlar (Kur’an 28:77).
Arapça fesad terimi (kelime anlamıyla yozlaşma, ahlaki çürüme vb.) yalnızca bireysel kötülüğü değil, adalet ve onur için gerekli koşulların sistematik olarak yok edilmesini de kapsar; Papa XIV. Leo’nun “güç kültürü” olarak tanımladığı şey de tam olarak budur. Kur’an’ın, kendi hâkimiyetlerini kalıcılık sanan kültürlere bakışı ibret vericidir: “Onlardan daha kudretli nice güçlü imparatorluğu yıkıma uğrattık; güçlerini yeryüzüne yayan, iradelerini halklarına dayatan, onlardan daha güçlü nice medeniyeti. Ama hesap vakti geldiğinde bir kaçış var mıydı?” (Kur’an 50:36).
Magnifica Humanitas, teknolojik yeniliğin güçlü siyasi ve ekonomik aktörlerin çıkarlarına değil, ortak iyiye hizmet etmesi gerektiğini tutarlı biçimde ileri sürer. İslami bir perspektiften bu etik buyruk, geleneğin ahlak teolojisinde temel bir yer tutan Kur’ani kıst (adalet) ilkesine derinden dayanır. Kur’an müminlere yalnızca adaleti dimdik ayakta tutmalarını emretmekle kalmaz (Kur’an 4:135), servet ve gücün ayrıcalıklı birkaç kişinin elinde toplanmasına karşı da açıkça uyarır: “[Servet] yalnızca içinizdeki zenginler arasında dolaşmamalıdır” (Kur’an 59:7). Bu Kur’ani öğretiler birlikte, teknolojik ve ekonomik yeniliğin mevcut ayrıcalık ve eşitsizlik yapılarını pekiştirmek yerine ortak iyiyi ilerletmesi gerektiğini teyit eder.
İslam hukukunun yüksek amaçları olan makasıdü’ş-şeria açısından bakıldığında, insan onurunu sistematik olarak zedeleyen, ekonomik dışlanmayı ağırlaştıran ya da gücü savunmasız olanlara zarar verecek biçimde yoğunlaştıran bir YZ sistemi etik açıdan meşru kabul edilemez.
Bu etik vizyon ayrıca, teknolojik gelişmenin ayrıcalıklı bir azınlığın çıkarlarına değil, bir bütün olarak toplumun esenliğine hizmet etmesini şart koşan İslami maslahat (kamu yararı) ilkesinde de somutlaşır. Dolayısıyla YZ’nin etik meşruiyeti, kamusal iyiyi ne ölçüde geliştirdiğine göre değerlendirilmelidir: eğitim, sağlık ve ekonomik fırsat gibi şeylere erişimi genişletmesi; işçileri ve savunmasız toplulukları zarardan koruması ve daha geniş anlamda toplumsal adalete katkıda bulunması.
Bu da Müslümanların YZ’ye yaklaşımının salt caizlik (helal ya da haram) sorularının ötesine geçip daha geniş ve daha acil adalet sorularına yönelmesini gerektirir. Temel etik sorun, yalnızca Müslümanların YZ’yi kullanıp kullanamayacağı değil, onun insan onurunu koruyacak, eşitsizliği azaltacak ve ortak iyiyi ilerletecek biçimde geliştirilip geliştirilmediği, kullanıma sokulup sokulmadığı ve yönetilip yönetilmediğidir.
Ancak burada eleştirel bir gözlemde bulunmam gerekiyor. Tarek Cherkaoui, TRT World Araştırma Merkezi’nin 18 Haziran 2026’da yayımladığı bir politika belgesinde, Papa Leo’nun 2026 genelgesindeki önemli bir eksikliğe haklı olarak dikkat çekiyor: Genelge, İsrail’in Ekim 2023’ten bu yana Gazze’de gerçekleştirdiği algoritmik katliamlarda YZ’nin aktif olarak kullanılmasını, İsrail Savunma Kuvvetleri’nin Gospel ve Lavender YZ hedefleme sistemlerini kullanması da dâhil, yeterince ele almıyor. ABD’nin YZ hedefleme sistemi Project Maven İran’da kullanıldı ve aralarında 120 çocuğun da bulunduğu 156 sivilin hayatını kaybettiği bir ilkokulun hedef alınmasında rol oynamış olabilir.
Bu sistemler, Papa’nın genelgesinin medeniyetsel bir patoloji olarak teşhis ettiği soyut “güç kültürü” kavramından doğmadı; aksine bu sistemler, bu kavramın en somut ve en ölümcül tezahürüdür. “YZ’nin silahsızlandırılması” çağrısında bulunan bir genelge, gözle görülür biçimde ve aktif olarak kitlesel sivil kayıplara yol açan YZ destekli savaş karşısında sessiz kalamaz.
Bu sistemlerin ağırlıklı olarak Müslüman nüfuslara karşı gerçek zamanlı olarak işlediğine tanık olan vicdan sahibi okurlar, inanç sahibi insanlar ve sorumlu dünya yurttaşları için bu sessizlik yalnızca rahatsız edici bir eksiklik ya da akademik bir boşluk değildir. Bizzat kendisi ahlaki bir yaradır; YZ’nin en yıkıcı güncel tezahürlerini görünmez kılarak bir tür epistemik şiddet işlevi görme riski taşıyan bir yara.
Haklı savaşın ötesinde: Fıkhu’l-cihad’a yöneltilen meydan okuma
Magnifica Humanitas’ın belki de en cesur boyutu, haklı savaş teorisinin “artık eskidiğini” ve “din adına savaşmanın dinin kendisine saldırmak anlamına geldiğini” ilan etmesidir (par. 220–25). Papa Francis Fratelli Tutti’de bu yönde zaten ilerlemişti ve o genelgeye verdiğim cevapta belirttiğim gibi, bu meydan okuma İslam geleneği için de aynı ölçüde, hatta belki daha da keskin biçimde geçerlidir. Başlangıçta Abbasi Hilafeti ile Bizans İmparatorluğu’nun emperyal siyasetine ve jeopolitik gerçeklerine bir cevap olarak biçimlenen klasik fıkhu’l-cihad (silahlı mücadele fıkhı), çağdaş savaşın ayrım gözetmeyen yıkıcılığı ışığında acilen yenilenmeye muhtaçtır. İslam geleneğinin kendisi böyle bir yenilenme için gerekli teolojik ve etik kaynaklara sahiptir. Kur’an’ın hayatın kutsallığına ilişkin ahlaki hesabı bundan daha açık olamazdı: “Kim haklı bir sebep olmaksızın bir cana kıyarsa, bütün insanlığı öldürmüş gibidir. Kim de bir hayatı kurtarırsa, bütün insanlığı kurtarmış gibidir” (Kur’an 5:32).
Bu Kur’an ayeti öylesine kesin bir ahlaki ölçüt koyar ki sivil kayıpların YZ destekli hedefleme sistemlerine matematiksel olarak gömülü olduğu algoritmik savaş kültürünü yalnızca caiz olmayan bir şey değil, insan hayatına yüklenen kutsallığın, hürmetin ve ilahi emanetin derin bir biçimde çiğnenmesi hâline getirir. Ne var ki bu Kur’ani buyruklara dayanan bir İslami şiddetsizlik teolojisi geliştirme görevini yalnızca bir avuç Müslüman âlim ciddiye almıştır; aralarında Mevlana Vahiduddin Han, Şeyh Cevdet Said, Chaiwat Satha-Anand ve Rabia Terri Harris vardır. Onların öncü katkıları, ana akım Müslüman âlimlerden bugüne kadar gördüğünden çok daha fazla ilgiyi hak ediyor.
Yapay zekâ, kalp ve Müslüman yaklaşımının sınırları
Papa Leo Magnifica Humanitas’ta YZ’nin güçlü birkaç kişiye değil, bir bütün olarak insanlığa hizmet etmesi gerektiğinde ısrar ediyor. Bu argüman, insan onurunun indirgenemez olduğu ve algoritmalara devredilemeyeceği inancına dayanıyor (par. 100–20). İnsan onuruna dair bu teolojik antropoloji, Kur’an’ın şu beyanıyla derinden yankılanır: “Gerçekten de bütün Âdemoğullarını onurlandırdık” (Kur’an 17:70). Bu onur, yani kerametü’l-insan, faydaya bağlı değildir, üretkenliğe dayalı da değildir. Aksine, bizzat ilahi yaratma eylemine dayanır; her insan Allah tarafından biçimlendirilmiş ve ona ilahi ruhtan üflenmiştir. Kur’an’ın beyan ettiği gibi: “İnsanı biçimlendirdim ve ona ruhumdan üfledim” (Kur’an 15:29). İnsanları bir hedefleme algoritmasındaki veri noktalarına indirgeyen YZ sistemleri de dâhil olmak üzere bu onuru devre dışı bırakma tehdidi taşıyan her teknoloji, İslam’ın insana dair anlayışıyla temelden çelişir.
Bu teolojik antropolojiyi temel alan ve İslami bir yapay zekâ teolojisine yapılmış en özgün ve en önemli katkılardan biri, Mohammed Gamal Abdelnour’un Religions dergisinde yayımlanan 2025 tarihli “Artificial Intelligence and the Islamic Theology of Technology: From ‘Means’ to ‘Meanings’ and from ‘Minds’ to ‘Hearts’” başlıklı makalesidir. Abdelnour, Gazali’nin İhyâu Ulûmi’d-Dîn’ine dayanarak, Müslümanların YZ’ye yaklaşımının şimdiye kadar ağırlıklı olarak onun bilişsel ve fıkhi sonuçlarına odaklandığını, İslam düşüncesinin insanın bilişsel, ahlaki ve manevi merkezi olarak kabul ettiği kalbi ise ihmal ettiğini ileri sürüyor. Kur’an’ın tespit ettiği gibi: “Kalpleri vardır, onlarla anlamazlar” (Kur’an 7:179). YZ bazı entelektüel işlevleri taklit edebilse de kalbi olmadığı için ontolojik olarak gerçek bir ahlaki failliğe muktedir değildir.
İslam fıkıh geleneği de YZ yönetişimi için aynı ölçüde zengin kaynaklar sunar. Canın, aklın, dinin, neslin ve malın korunmasına yönelik yaklaşımları içeren makasıdü’ş-şeria kavramı, YZ’nin insanın gelişip serpilmesi açısından doğurduğu sonuçları değerlendirmek için yapılandırılmış bir çerçeve sağlar. Sedd-i zerâi (zarara giden yolları kapatma) ilkesi de Papa Leo’nun genelgesinin talep ettiği türden proaktif, ihtiyati YZ düzenlemesi için İslami bir gerekçe sunar.
Bununla birlikte, Fratelli Tutti’ye verdiğim cevapta dile getirdiğim açık sözlü değerlendirmeyi yineliyorum: Müslümanların savaş konusundaki günümüz yaklaşımı büyük ölçüde fıkhi ve teknik odaklı olmayı sürdürüyor. Neredeyse tamamen eksik olan şey, YZ meselesini daha geniş iktidar ve savaş yapıları ile Küresel Güney’in Batı’nın teknolojik hâkimiyetine tabi kılınması içine yerleştiren ve bunlarla ilişkilendiren türden peygamberane, adalet merkezli ve dinlerarası bir yaklaşımdır. Hesham Gaafar’ın tespit ettiği gibi, çoğunluğu Batılı seküler veri kümeleriyle eğitilen temel YZ modelleri İslami bakış açılarını sistematik olarak dışlıyor ve marjinalleştiriyor; vakaların kayda değer bir bölümünde de Müslüman kimliklerini terörizmle ilişkilendiren çıktılar üretmiş durumdalar. Bu yalnızca teknik bir eksiklik değildir. Hem Kur’an’ın hem de Magnifica Humanitas’ın tanımlayıp derin bir ahlaki kriz olarak teşhis ettiği fesad fi’l-arz’ın (yeryüzündeki yozlaşma) bir tezahürüdür. Dolayısıyla bu sorun yalnızca fıkhi değil, peygamberane ve vizyoner bir cevap gerektirir.
İslami adil barış vizyonu
Papa XIV. Leo, güç kültürünün karşısına adalet, diyalog ve tarihin kurbanlarıyla dayanışma ilkeleri üzerine kurulu bir dünya topluluğu olan “sevgi medeniyeti”ni koyuyor (245–65). Bu vizyon, barış araştırmacılarının adil barış (justpeace) dediği şeyle, yani yalnızca silahlı çatışmanın yokluğunu değil, adaletin, onurun ve yeryüzü kaynaklarının hakkaniyetli dağılımının olumlu anlamda var olmasını da kapsayan bir durumla derinden örtüşüyor. Kozmik bir ilke olarak adalet anlamına gelen kıst kavramı, yalnızca usule ilişkin bir norm değil, Allah’ın insan medeniyetlerini ölçtüğü ölçünün ta kendisidir (bkz. Kur’an 4:135).
Benzer biçimde, rahmet ya da merhamet kavramı kişisel bir erdem değil, medeniyetsel bir buyruktur: “(Ey Muhammed), seni ancak bütün âlemlere bir merhamet kaynağı olarak gönderdik” (Kur’an 21:107). Son olarak, halife kavramı, yani yeryüzünün, Yaratıcısı adına emanetçiliği, salt seküler YZ etiği çerçevelerinin sağlayamayacağı, teknolojinin sorumlu yönetimine dair teolojik bir temel sunar (Kur’an 6:165).
Ekim 2025’te Roma’da düzenlenen Sant’Egidio konferansı “Daring Peace”te, Ezher İslam Üniversitesi’nden Büyük İmam Dr. Ahmed et-Tayyib ile Vatikan, ortak bir YZ etiği şartını tamamlama planlarını açıkladı; bu memnuniyet verici ve önemli bir adımdır. Umarım bu şart yalnızca dinî hiyerarşiler arasındaki kurumsal bir ortaklık belgesi olarak kalmaz, âlimlere, topluluklara ve YZ’nin altüst edici gücünden en çok etkilenen insanlara — işçi sınıfına, yerinden edilmişlere, algoritmalarca fişlenenlere ve YZ destekli savaşın kurbanlarına — ulaşan canlı bir ahlaki sohbete dönüşür.
Bir sınırlılık ve bir meydan okuma
Papa Francis’in genelgeleri üzerine önceki değerlendirmelerime yön veren dürüst diyalog anlayışına sadık kalarak, Leo’nun Magnifica Humanitas’ında Müslüman âlimlerin ele almak için özellikle iyi bir konumda bulunduğu kritik bir sınırlılığı belirlemek istiyorum. Ardından, genelgenin biz Müslüman âlimleri ve kurumları yüzleşmeye zorladığı, Müslüman âlimler ve kurumlar açısından bir kaygıyı dile getirmek istiyorum.
Önce sınırlılık. Belirttiğim gibi, genelgenin YZ destekli askerî hedefleme sistemleri konusundaki sessizliği önemli bir ahlaki boşluktur. Belgenin yaptığı gibi yapay zekânın insan onuruna yönelik soyut ve gelecekteki tehlikelerine karşı uyarmak bir şeydir; insan hedeflerini seçmek, izlemek ve yok etmek için hâlihazırda kullanılan, çağımızda işleyen ve hiç de seyrek olmayarak Müslüman nüfusların bedenleri üzerinde eğitilmiş sistemlerin adını koymak ise başka bir şey. Sedd-i zerâi (zarara giden yolları kapatma) ilkesi, YZ ile kurulan her ciddi etik ilişkinin yalnızca olası gelecek tehlikelerini değil, en ölümcül güncel uygulamalarını da ele almasını gerektirir. Spekülatif zararlara karşı uyarıda bulunurken otomatikleştirilmiş öldürmeyi sessizce geçiştirmek, bu ilkenin gerektirdiği ahlaki aciliyet sıralamasını tersine çevirmektir. Papa XIV. Leo’nun kamuoyu önündeki açıklamalarında haksız savaşlara karşı çıkarken gösterdiği cesaret bu eksikliği daha da çarpıcı kılıyor; çünkü bu, genelgenin burada açıkça konuşacak ahlaki dağarcığa sahip olduğunu ve belirtilmeyen nedenlerle bunu yapmamayı tercih ettiğini düşündürüyor.
İkinci meydan okumayı en keskin biçimde, devlete karşı tutumu himaye, çekingenlik ya da dindarca bir itaatten ibaret olan Müslüman âlimlere ve kurumlara, kısacası yönelimleri temelde devletçi olarak tanımlanabilecek olanlara yöneltmek zorundayım. Magnifica Humanitas bu tür kurumlara ve âlimlere yönelik derinlere inen bir soru soruyor: Sessizliğimiz kimin çıkarına hizmet ediyor? Hesham Gaafar’ın haklı olarak belirttiği gibi, Sünni İslam’da papalık magisteryumuna denk tek bir merkezî otorite yoktur. Ancak bu yapısal çeşitliliğin ahlaki sessizlik doğurması gerekmez. Bu âlimlerin ve kurumların önündeki soru, Magnifica Humanitas’ın böylesine peygamberane biçimde adını koyduğu algoritmik adaletsizlikler ve güç kültürü karşısında sesimizi yükseltecek ahlaki cesareti toplayıp toplayamayacağımızdır.
Sonuç
Dile getirdiğim eleştirel gözlemlere rağmen Magnifica Humanitas muazzam bir belgedir. Teşhisinde vizyoner ve peygamberane, reçetelerinde cesur, zamanlamasıyla da aciliyet taşıyor. Rerum Novarum’un 135. yıl dönümünde ve milyonlarca Müslümanın 5 Haziran 2026’da Arafat’ın kutsal düzlüklerinde toplandığı hac mevsiminde yayımlanan Magnifica Humanitas, çağımızın ahlaki sorunlarının dinî sınırlara uymadığının ve bu sorunlara verilecek cevabın her geleneğin en iyi bilgeliğini gerektirdiğinin bir hatırlatıcısı olarak geldi.
Müslümanlar için Magnifica Humanitas hem bir meydan okuma hem de bir davettir. Meydan okuma, iç teolojik tartışmanın ve kurumsal kendini korumanın rahatlığının ötesine geçmek ve İslam geleneğinin zengin etik kaynaklarını — kerametü’l-insan teolojisini, maslahat ve makasıd fıkhını, kalp merkezli epistemolojisini, iktidar karşısında hakikati söyleme yönündeki peygamberane ahlakını ve Kur’ani adil barış vizyonunu — dinlerarası müttefiklerle gerçek, sürekli ve eleştirel bir diyaloğa taşımaktır.
Papa Francis Fratelli Tutti’de bir medeniyet diyaloğu için yapıcı bir platform başlattı. Papa XIV. Leo da Magnifica Humanitas aracılığıyla bu platformu yalnızca sözlerle değil, eylemlerle de genişletti ve derinleştirdi: haksız savaşlara karşı çıkarak, küresel silah ticaretine meydan okuyarak, güç kültürünü teşhir ederek ve insanlığı bir sevgi medeniyeti inşa etmeye çağırarak. İçtenlikle umuyorum ki Müslüman âlimler, kurumlar ve liderler, bu tarihî anın gerektirdiği benzer bir kararlılık, ahlaki netlik ve peygamberane cesaretle karşılık verecektir.
İnsanlığın önündeki görev yalnızca YZ’yi düzenlemek değil, onun tahakküme değil adalete, dışlamaya değil dayanışmaya, kâra değil insanın gelişip serpilmesine hizmet etmesini sağlamaktır. İslami terimlerle ifade edersek bu, kıst (adalet), rahmet (merhamet), kerame (insan onuru) ve hilafet (emanetçilik) için küresel bir bağlılığı gerektirir. YZ eşitsizliği azaltmanın, savunmasızları güçlendirmenin ve ortak iyiyi ilerletmenin bir aracı hâline gelmelidir; aksi takdirde güçlülerin zayıfların aleyhine güçlerini pekiştirdikleri bir araç daha olma riski taşır. Müslümanların, Katoliklerin ve tüm vicdan sahibi insanların, ortak insanlığımıza yaraşır etik bir geleceği şekillendirmek için birlikte çalışma zamanı gelmiştir. Sevgi ve adalet medeniyeti ütopik bir hayal değildir; ahlaki ve manevi bir zorunluluktur. Onu birlikte, sadakatle inşa etmenin zamanı şimdidir.
*A. Rashied Omar, Notre Dame Üniversitesi Keough Okulu’na bağlı Kroc Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü’nde İslam araştırmaları ve barış inşası alanında öğretim doçentidir. Aynı zamanda Ansari Dinle Küresel Etkileşim Enstitüsü’nün araştırmacısıdır. Üniversitede araştırmacı ve öğretim üyesi olmasının yanı sıra Omar, Güney Afrika’nın Cape Town kentindeki Claremont Main Road Camii’nde imam (din görevlisi) olarak görev yapmakta ve Güney Afrika’daki Belleklerin İyileştirilmesi Enstitüsü’nün mütevelli heyeti üyesidir.
Kaynak: https://contendingmodernities.nd.edu/global-currents/muslim-response-magnifica-humanitas/
