Kuşaklar boyunca hırslı Batılı erkekler için Doğu, yalnızca gidilecek, incelenecek ya da yönetilecek bir yer değildi.
Benjamin Disraeli’nin 1847 tarihli Tancred romanında, Edward Said’in bir yüzyıldan fazla zaman sonra yeniden döneceği kısa bir cümle vardır: “Doğu bir kariyerdir.”
Beş kelime. Ama bize epey şey anlatır.
Kuşaklar boyunca hırslı Batılı erkekler için Doğu, yalnızca gidilecek, incelenecek ya da yönetilecek bir yer değildi. Doğu hakkında bilgi sahibi olmak bir işe, otoriteye, toplumsal konuma ve kimi zaman hatırı sayılır bir servete dönüşebilirdi. Orada gerçekten yaşayan insanlar ise yolun bir yerinde gözden kaybolabilirdi. Ülkeleri incelenecek, idare edilecek, yeniden düzenlenecek, üzerinde pazarlık yapılacak ve nihayetinde yatırım yapılacak nesnelere dönüşürdü.
Edward Said’in Oryantalizm’inin önemini hâlâ koruduğu yer tam da burasıdır. Said’in savı hiçbir zaman yalnızca Batılı yazarların Doğu’yu yanlış anladığı ya da bazılarının hoş olmayan önyargılar taşıdığı değildi. Onun asıl meselesi, bilgi ile iktidar arasındaki ilişkiydi. Başka bir toplumu kim tanımlayabilir? Kimin tanımı otorite kazanır? Ve bu bilgi hükümetin, diplomasinin ve paranın kapılarını açmaya başladığında ne olur?
Aralarında iki yüzyıl bulunan, birbirinden çok farklı iki kariyer bu soruyu rahatsız edici hâle getiriyor: James Mill ve Jared Kushner.
James Mill’in Hindistan’ı
James Mill, The History of British India’yı 1817’de yayımladı. Muazzam bir entelektüel girişimdi.
Ancak oldukça önemli bir sorun vardı.
Mill Hindistan’a hiç gitmemişti.
Hindistan’daki dillerin hiçbirini bilmiyordu. Buna rağmen, esas olarak imparatorluk yapıları içinde üretilmiş metinler aracılığıyla tanıdığı toplumları, dinleri ve entelektüel gelenekleri barındıran uçsuz bucaksız bir alt kıtanın otorite kabul edilen tarihini yazdı. İlk cildin önsözünde bu bilgi kanalını açıkça övüyordu: “parlamento tutanaklarının talihli aleniyeti.”
Bu mesafe onu ihtiyatlı davranmaya sevk etmedi. Tam tersine.
Mill, Hint uygarlığını geri kalmış ve Avrupa toplumundan çok aşağı bir konumda tasvir etti. Faydacı düşüncenin etkisiyle Hindistan’ın akılcı bir idareye, hukuk reformuna ve disiplinli bir yönetime ihtiyaç duyduğuna inanıyordu. Böylece sömürge yönetimi yalnızca tahakküm olarak değil, iyileştirme olarak da sunulabiliyordu.
Said’in bilgi ve iktidar konusundaki görüşü işte burada somutlaşıyor.
Mill’in Hindistan hakkındaki bilgisinin otorite kazanması için Hindistan’ı bizzat deneyimlemesi gerekmiyordu. Sömürge arşivi malzemeyi sağlayabilir, Avrupalı bilgin bunu düzenleyebilir, ardından imparatorluk kurumları bu düzenlemeyi uzmanlık olarak kabul edebilirdi.
Nitekim öyle de yaptılar.
1819’da Doğu Hindistan Şirketi, Mill’i yılda 800 sterlin maaşla Hindistan yazışmalarından sorumlu denetçi yardımcılığına atadı. Maaşı peş peşe gelen terfilerle yükseldi ve 1836’daki ölümünden kısa süre önce 2.000 sterline ulaştı.
Sıralamaya bir bakın.
Hindistan’a hiç gitmemiş bir adam, Britanya’ya Hindistan’ı anlatan, otorite kabul edilen bir tarih yazdı. İki yıl sonra Mill, Hindistan’ı yöneten kurumun hizmetine girdi. Ardından Londra’dan imparatorluğun idari mekanizmasında görev aldı.
“Doğu bir kariyerdir” sözü birdenbire edebiyattan ibaretmiş gibi gelmemeye başlıyor.
Hikâye bir sonraki kuşakta da devam etti. John Stuart Mill de liberalizmin en ünlü filozoflarından biri hâline gelirken onlarca yıl Doğu Hindistan Şirketi için çalıştı.
On dokuzuncu yüzyıl liberal düşüncesinin büyük çelişkilerinden biri de tam burada karşımıza çıkıyor.
Mill, On Liberty’de (Özgürlük Üzerine) bireysel özgürlüğü zorlayıcı iktidara karşı savundu. Ancak “barbarlar” olarak sınıflandırdığı toplumları bu ilkenin dışında tutmasıyla bilinir; amaç onların “iyileştirilmesi” olduğu takdirde despotizmin meşru olabileceğini savunmuştur.
Bazıları için özgürlük. Diğerleri için vesayet.
Bu çelişki ancak bir uygarlık hiyerarşisi kurularak çözülebilirdi. Avrupa siyasal olgunluk konumundaydı. Diğerleri ise onun gerisinde bir yerlerde kalmış, eğitilmeyi bekliyordu.
Doğu Hindistan Şirketi Merkezinden Özel Sermayeye
İki yüzyıl sonra kurumlar farklı. Dil de öyle.
Körfez’de iş yapmadan önce kimsenin Doğu uygarlığının tarihini yazmasına gerek yok. Bugün yatırım fonlarından, stratejik ortaklıklardan, egemen servetten, bölgesel güvenlikten ve anlaşmalardan söz edildiğini duyuyoruz.
Ama yeni kelime dağarcığının altında eski bir soru varlığını sürdürüyor: Başka bir bölgeye erişim, özel ekonomik güce dönüştürülebilir hâle geldiğinde ne olur?
Jared Kushner bunun çarpıcı bir güncel örneğini sunuyor.
Donald Trump’ın ilk başkanlık döneminde kıdemli danışman olarak görev yapan Kushner, Suudi Arabistan ve diğer Körfez monarşileriyle ilişkiler de dâhil olmak üzere ABD’nin Orta Doğu politikasına derinden dâhil oldu. Hükümetten ayrıldıktan sonra Affinity Partners’ı kurdu.
Mali dönüşüm olağanüstüydü.
Affinity daha sonra yabancı yatırımcılardan, özellikle Suudi Arabistan, Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri’ndeki egemen varlık fonlarından milyarlarca dolar çekti. 2024 tarihli bir bildirimde, yönetimi altındaki varlıkların yüzde 99’unun ABD dışındaki müşteri ve yatırımcılardan kaynaklandığı belirtildi. Eski bir hükümet yetkilisinin özel sektöre geçmesinde kendi başına uygunsuz bir durum yoktur; yabancı yatırım da tek başına yolsuzluğun ya da siyasi nüfuzun göstergesi değildir. Daha ciddi soru, kamu görevinin sağladığı erişim ile sonrasında ortaya çıkan özel ekonomik fırsat arasındaki örtüşmeyle ilgilidir.
Bu örtüşme Kongre’nin incelemesine konu oldu.
ABD Senatosu Finans Komitesi 2024’te, Affinity’nin yabancı müşterilerden 157 milyon dolara varan ücret geliri elde ettiğini ve bunun 87 milyon dolarının Suudi Arabistan’dan geldiğini bildirdi. Komitenin soruşturması, çıkar çatışmaları ve kamu görevi sırasında geliştirilen ilişkilerin daha sonra mali açıdan değer kazanıp kazanmadığı konusunda sorular gündeme getirdi.
Bunlar, soruşturmacıların gündeme getirdiği iddialar ve kaygılardır; yabancı hükümetlerin ABD politikasını satın aldığının kanıtı değildir.
Ama dikkate alınmayı gerektirecek kadar ciddidirler.
Üstelik mesele daha da karmaşık hâle geldi. 2026’da Kushner, Affinity ile bağlantısını sürdürürken yeniden ABD’nin diplomatik faaliyetlerine katılınca, Kongre’deki Demokratlar hükümetteki rolünün iş ilişkilerinden nasıl ayrı tutulduğuna ilişkin ek incelemeler başlattı.
James Mill ile karşılaştırma tam da burada anlam kazanıyor; ancak bunun nedeni iki adamın aynı olması değil. Açıkça değiller.
Bağlantı başka bir yerde.
Bilginin, erişimin ve iktidara yakınlığın bir kariyere dönüştürülmesinde.
İnsanlar Nereye Gitti?
Bir bağlantı daha var ve belki de bu daha önemli.
İnsanlar nerede?
James Mill Londra’dan Hindistan’ı inşa ettiğinde, milyonlarca Hintli başkasının bilgi sistemi içinde kategorilere dönüştü: Hindu uygarlığı, Müslüman uygarlığı, gelenekler, yasalar, kusurlar ve gelişim aşamaları.
Çağdaş Orta Doğu’yu neredeyse bütünüyle yöneticiler, egemen varlık fonları, güvenlik anlaşmaları, yatırım koridorları ve diplomatik anlaşmalar üzerinden ele aldığımızda da benzer bir şey yaşanabilir.
Suudi Arabistan kendi kamu yatırım fonuna dönüşür.
Katar sermayeye dönüşür.
BAE bir yatırıma dönüşür.
Filistin bir müzakere sorununa dönüşür.
İran bir nükleer dosyaya dönüşür.
Ve insanlar gözden kaybolur.
Edward Said’in on dokuzuncu yüzyıl sömürgeciliğinin tarihinin ötesinde önem taşımasının nedeni tam da budur. Oryantalizm yalnızca Araplar, Müslümanlar ya da Hintliler hakkındaki aşağılayıcı klişelerin bir toplamı değildir. Bazı insanların, tanımladıkları kişilerin hayatlarından dikkat çekici ölçüde uzak kalırken başka toplumları tanımlama yetkisini hangi yapılar aracılığıyla kazandığını incelememizi ister.
James Mill, Hindistan olmadan Hindistan hakkında yazabildi.
Modern diplomasi bazen Orta Doğu’yu, Orta Doğulular olmadan müzakere edebilir.
Ve özel sermaye bölgeye milyarlarca dolar değer biçebilirken, insanlar bilançoda hiçbir yerde görünmez.
Anlaşmanın Coğrafyası
Disraeli egemen varlık fonlarını, özel sermaye yönetim ücretlerini ya da yirmi birinci yüzyıl Washington’unu hayal edemezdi. Ama hırsın siyasal coğrafyasına dair bir şey anlamıştı.
“Doğu bir kariyerdir.”
James Mill için Hindistan hakkındaki bilgi, kurumsal otorite ve kişisel güvence sağlamaya yardımcı oldu. John Stuart Mill için ise sömürgeleştirilmiş halklar liberalizmin doğrudan korumasının dışında bırakıldığında imparatorluk ile liberalizm bir arada var olabiliyordu. Kendi yüzyılımızda Orta Doğulu yöneticilere ve devlet sermayesine erişim, değeri binlerle değil milyarlarla ölçülen fırsatlar yaratabiliyor.
Biçimler değişti. Said’in sorduğu soru değişmedi.
Başkasının dünyasını bilgiye, politikaya, erişime ve nihayetinde kişisel fırsata dönüştürme gücü kimde?
Ve son bir soru daha var; belki de hepsinden basiti.
Güçlü adamlar Doğu’dan kariyer inşa ederken, orada gerçekten yaşayan insanlara ne oluyor?
Bu sorunun neden yalnızca tarihe ait olmadığını anlamak için Gazze’ye bakmamız yeterli.
Toprak bir güvenlik sorununa, diplomatik bir dosyaya, yeniden geliştirme önerisine, hatta bir yatırım fırsatına dönüşebilir. Orada yaşayan insanlar durmaksızın tartışılırken kendi siyasal faillikleri ikinci plana düşebilir.
Anlaşmanın coğrafyasındaki nihai şiddet budur. Önce insanlar bir soyutlamaya dönüştürülür. Sonra bir başkası onların geleceğine karar vermeyi kariyere dönüştürür.
*Dr. Abdullah Yusuf, Birleşik Krallık’taki Dundee Üniversitesi Beşeri Bilimler, Sosyal Bilimler ve Hukuk Fakültesinde Siyaset ve Uluslararası İlişkiler alanında kıdemli öğretim görevlisi/doçent olarak görev yapmaktadır.
