Küreselcilik Mağlup Edilmelidir

Seksen yıllık “enternasyonalizm”, bugüne kadar var olmuş en doğal siyasi düzeni yok etti: Ulus devlet. Şimdi bütün kıtalar, birbiriyle bağdaşmayan kültürleri gelecekteki çatışmayı garanti eden göçmenlerle dolu. Küreselciler ise politikalarının Batı genelinde ne kadar yıkıcı olduğunu kabul etmek yerine, milliyetçileri barışa yönelik tehditler olarak alaya alma cüretini gösteriyorlar. II. Dünya Savaşı’ndan çıkarılan en önemli ders, ulusların kötü olduğu değil, totaliter yönetimin şeytani olduğuydu. Küreselciler birincisini feda edip ikincisini benimsediler. Batılılar şimdi küreselciliği de mağlup etmek zorunda kalacaklar.
Ağustos 13, 2026
image_print

Siyasi açıdan yüklü bazı kelimeler neredeyse bir gecede ortak kelime dağarcığımızın parçası hâline gelir. “Küreselcilik” bunun güncel bir örneğidir. On ya da on beş yıl önce, birine “küreselci” demenin pek bir etkisi olmazdı. Bugün ise bu sözcük, bir kişinin ulus devlet içinde oluşturulan kurumlar yerine uluslararası kurumlara bağlılığını vurgulayan aşağılayıcı bir ifade olarak yaygın biçimde anlaşılmaktadır.

Terim, çeşitli akademik çevrelerde bir asırdan uzun süredir kullanılıyor olsa da, Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki yerleşik düzene karşı çıkan muhafazakârlar onu ideolojik rakipleri için yararlı bir sınıflandırıcı tanımlama olarak görmeye başlayana kadar ortak siyasi söylemimizin bir parçası hâline gelmedi. Geriye dönüp bakıldığında, “küreselcilik” kelimesinin siyasi söylem ve tartışma bağlamında bu kadar uzun süre atıl ve gözlerden uzak kalmış olması şaşırtıcıdır.

Ancak Soğuk Savaş sırasında dünya, Sovyetler Birliği ile Amerika Birleşik Devletleri, komünizm ile özgürlük, kapalı ekonomiler ile açık piyasalar arasında bölünmüştü. Milliyetçilik ile küreselcilik birbirinden ne ölçüde ayrıştırıldıysa, akademisyenler ve siyasi liderler bunu, Doğu ile Batı arasında mümkün olduğunca çok ulus devleti yutmaya yönelik Soğuk Savaş mücadelesi çerçevesinde yaptılar. Her iki taraf da, taraftarların her seferinde bir ulus üzerinden küresel egemenlik uğruna mücadele ettiği jeopolitik bir “domino teorisini” benimsedi.

Bununla birlikte, 1950’lerden itibaren kasıtlı, ancak nadiren dile getirilen bir dilsel değişim yaşandı. On dokuzuncu yüzyıl ve yirminci yüzyılın başlarındaki gazete ve akademik makalelerde “milliyetçilik” ve “vatanseverlik” büyük ölçüde birbirinin yerine kullanılıyordu. II. Dünya Savaşı’nın ardından “milliyetçilik” giderek olumsuz bir çağrışım kazandı ve sonunda “faşizm” veya “Nazizm” yerine kullanılan bir sözcük hâline geldi. Günümüzde önde gelen siyasi ve akademik liderler “milliyetçilik”ten, ırkçılık, emperyalizm ve otoriterliği tek bir kötücül felsefede birleştiren habis bir biçimmiş gibi söz ediyorlar. Buna karşılık, “vatanseverlik”, Yunanca kökleri bir kişinin “yurttaşları” ve “anavatanı” ile olan bağını tanımlamasına rağmen, yakın zamana kadar olumlu anlamını korudu. Eğer bu iki kelimeden yalnızca biri —“milliyetçilik” ya da “vatanseverlik”— II. Dünya Savaşı’ndan değişmeden çıkacak olsaydı, makul bir insan, “milliyetçilik”in çağdaş hassasiyetler açısından daha masum ve daha az “sorunlu” göründüğü ve dolayısıyla siyasi açıdan tarafsız anlamını bozulmadan koruma ihtimalinin daha yüksek olduğu üzerine bahse girebilirdi. Öte yandan, “anavatan”a yönelik duygusal çekimiyle “vatanseverlik” daha sakıncalı görünebilirdi. Bunun yerine, “milliyetçilik” sonunda Nazi Partisi’nin “ulusal sosyalizmi” ile olan anlamsal bağlantısı nedeniyle şeytanlaştırılırken, “vatanseverlik” Soğuk Savaş sırasında Sovyetler Birliği’nin komünist yayılmasına karşı mücadele eden Batılı vatandaşlar için temel bir nitelik olarak benimsendi. Bu tarihsel bir tesadüf değildi.

1.Dünya Savaşı’ndan sonra, Batı’daki siyasi ve entelektüel liderler arasında, iki felaket boyutundaki dünya savaşının yol açtığı yıkımı insanlık için yeni bir rota çizilmesi yönünde derin bir ahlaki argüman olarak kullanmaya yönelik ortak bir çaba vardı. Bu savaşlardaki kıyımı dizginsiz “milliyetçilik”in doğal sonucu olarak çerçeveleyen savaş sonrası dünyanın mimarları, güvenlerini uluslararası kurumlara bağladılar. Birleşmiş Milletler, Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü ve Avrupa Birliği’nin tümü II. Dünya Savaşı’nın hemen ardından ortaya çıktı; bunun yanı sıra, dünya genelindeki fabrikalarda endüstriyel üretimin standartlaştırılmasından insanların ve malların sınırlar arasındaki hareketinin düzenlenmesine kadar her türlü işi yapmak üzere oluşturulan bin yeni uluslararası kuruluş da ortaya çıktı. “Enternasyonalizm”, savaşın panzehiri olarak sunuldu ve bu nedenle neredeyse “barış” ile eş anlamlı hâle geldi. “Milliyetçilik” ile “enternasyonalizm” arasındaki ikiliği kamuoyu önünde savunmak, vatanseverce bir ülke sevgisi ile kişinin kendi yurttaşlarına yönelik vatansever olmayan bir nefret arasındaki karşıtlığı savunmaktan çok daha kolaydı. Birleşmiş Milletler, vatanseverlerin enternasyonalist olabileceğine karar verdi. Kimse enternasyonalistlerin vatansever olup olamayacağını yüksek sesle sormadı.

Bu paradigma, basitliği nedeniyle çekiciliğini korumuştur ancak hiçbir zaman pek anlamlı olmamıştır.

Öncelikle, Alman Nazizmi, İtalyan faşizmi ve Japon emperyalizmi (mutlak bir hükümdara tanrı olarak tapınılan) savunucularının gücü ulusal hükümetler aracılığıyla örgütlemeleri nedeniyle doğaları gereği tehlikeli değildi. Tehlikeliydiler çünkü doğaları gereği totaliterdiler ve vatandaşları Devletin çıkarları uğruna kendilerini tamamen feda etmeye zorluyorlardı. Almanlar, İtalyanlar ve Japonlar hükümet gücünün sınırlandırılmasına ve kişisel özgürlüğün en üst düzeye çıkarılmasına güçlü bir şekilde inanmış olsalardı, bireysel haklara duyulan saygı geniş kapsamlı otoriterliği dizginlerdi.

Uluslararası yönetim biçimlerinin bir şekilde ulusal yönetim biçimlerinden daha insancıl veya hayırsever olduğunu varsaymak, tıpkı ulusal yönetim biçimlerinin yerel belediye yönetimlerinden daha adil ve vatandaşları temsil etme konusunda daha yetkin olduğunu varsaymak gibi mantıksızdır. Almanya’daki Yeşiller Partisi’nin “küresel ısınma” talimatlarına sivillerin tam itaatini talep etmesi ile bir grup uluslararası büyükelçinin Paris İklim Anlaşmaları aracılığıyla aynı şeyi talep etmesi arasında ne fark olduğu sorulabilir. Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi ve Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, uluslararası bürokratlar hem Almanların hem de Alman olmayanların davranışlarını düzenlediği için bir şekilde daha mı az totaliterdir?

Geçmişin büyük imparatorluklarını doğaları gereği “küreselci” veya “uluslararası” olarak tanımlamaz mıydık? Büyük İskender, Jül Sezar, Napolyon Bonapart veya Cecil Rhodes kendi imparatorluklarının toprak egemenliklerini genişlettiklerinde bütün ulusları yutmadılar mı? Bu küresel imparatorlukları Avrupa Birliği veya Birleşmiş Milletler gibi modern eşdeğerlerinden nasıl ayırt edebiliriz? Kuşkusuz ortalama bir Avrupalı, Asyalı veya Afrikalı için Avrupa Birliği veya Birleşmiş Milletler’den gelen bir fermana itiraz etmek, geçmişteki Avrupalılar, Asyalılar veya Afrikalılar için uzak başkentlerden gelen emperyal fermanlara direnmek ne kadar zorsa, o kadar zordur. İskender, Sezar, Napolyon veya Kraliçe Victoria imparatorluklarını “birleşmiş milletler” olarak tanımlamış olsalardı, fetihleri daha adil ve barışçıl mı kabul edilirdi?

Başka bir deyişle, emperyalizmi basitçe “enternasyonalizm” olarak yeniden adlandırıp bu retorik ayrımın “ilerleme”yi temsil ediyormuş gibi davranmadık mı?

Bu bizi, nihayet “milliyetçilik” ile “küreselcilik”in erdemleri konusunda anlamlı bir tartışma yürüttüğümüz günümüze getiriyor. Son yıllarda fazlasıyla aşikâr hâle geldiği üzere, küreselciler gerçekten de ulus devletten vazgeçmek istiyorlar. Ancak yalnızca ulusal hükümetlerin yerine uluslararası kurumları geçirmekle yetinmiyorlar. Kuzey Amerika ve Avrupa’da onlarca yıldır sürdürülen açık sınır politikaları, küreselciliğin gerçek hedefini ortaya koyuyor: Bir ulusun insanlarını birbirine bağlayan kültür ve tarih kalıntılarını ortadan kaldırmak. Amerika Birleşik Devletleri’nde göçmenlerin spor stadyumlarında kendi “ev” bayraklarını salladıklarını görmek oldukça yaygınken, ana akım haber yorumcuları Amerikan bayrağını bir “beyaz üstünlüğü” biçimi olarak tanımlıyor. Birleşik Krallık genelinde hükümet yetkilileri, Britanya bayrağı sallayan vatandaşlara baskı uyguluyor. Atlantik’in her iki yakasında da küreselciler, “çok kültürlülüğü” benimsemedikleri için vatandaşları azarlıyor. Nihayet “vatanseverlik”in de “milliyetçilik” kadar şeytanlaştırıldığı bir noktaya geldik.

Uluslar veya vatanseverler olmadan, bu bizi nerede bırakır? Bizi yabancılarla dolu kıtasal kara parçalarıyla baş başa bırakır. Kuzey Amerika ve Avrupa, ortak tarih, kültür, din, değerler, dil ve aile bağlarıyla birbirine bağlı insanlardan oluşmak yerine, kesinlikle hiçbir şey tarafından tanımlanmayan alanlara dönüştürülüyor. Amerika’nın yeni göçmenleri, Bağımsızlık Bildirgesi’nin ve ABD Anayasası’nın siyasi ideallerini ortadan kaldırmak istiyor. Avrupa’nın yeni göçmenleri, bütün Hristiyan kiliselerinin yerine camilerin geçirilmesinde ısrar ediyor. Her iki kıta da, birbirinden farklı halklardan oluşan kabilelerin yalnızca ismen ulus olarak kalan çalkantılı topraklarda siyasi güç uğruna mücadele edeceği bir geleceğe doğru ilerliyor. Anlaşmazlıklarını bir kenara bırakıp Birleşmiş Milletler’in veya Avrupa Birliği’nin uluslararası bildirilerine uyacaklarına gerçekten inanan var mı?

Seksen yıllık “enternasyonalizm”, bugüne kadar var olmuş en doğal siyasi düzeni yok etti: Ulus devlet. Şimdi bütün kıtalar, birbiriyle bağdaşmayan kültürleri gelecekteki çatışmayı garanti eden göçmenlerle dolu. Küreselciler ise politikalarının Batı genelinde ne kadar yıkıcı olduğunu kabul etmek yerine, milliyetçileri barışa yönelik tehditler olarak alaya alma cüretini gösteriyorlar. II. Dünya Savaşı’ndan çıkarılan en önemli ders, ulusların kötü olduğu değil, totaliter yönetimin şeytani olduğuydu. Küreselciler birincisini feda edip ikincisini benimsediler. Batılılar şimdi küreselciliği de mağlup etmek zorunda kalacaklar.

Kaynak: https://www.americanthinker.com/articles/2026/08/globalism-must-be-vanquished/

SOSYAL MEDYA