Kapitalizm Neden Doğaya ve Bedelini Ödemediği İşlere Bağımlı

Modern ekonomiler, ticarileştirilmesi zor temel girdiler olan fiyatlandırılmamış ekosistem işlevlerine, değeri düşük bakım ve çoğunlukla kadınlar tarafından üstlenilen ev içi hizmetlerine bağlıdır. Bu bağımlılığın ürettiği gerilim, çevresel bozulmayı, toplumsal gerilimi ve piyasa sistemlerinin sınırlarını açıklamaya yardımcı olmaktadır.
Mart 30, 2026
image_print

Modern ekonomiler, piyasalarda tam olarak fiyatlandırılmayan veya alınıp satılmayan bir dizi temel girdiye bağımlıdır. Bunlar arasında temiz hava, iklimin kendini düzenlemesi ve biyolojik çeşitlilik gibi ekosistem işlevlerinin yanı sıra çocuk yetiştirme, ev işlerini yürütme ve yaşlılara destek olma gibi bakım ve hane içi işler de yer almaktadır. Muazzam değerlerine rağmen, bu hizmetler yalnızca sınırlı ölçüde özelleştirilmiş veya metalaştırılmıştır. Bu durum, kapitalizmin özünde bir gerilim ortaya çıkarmaktadır: genişlemeci olması ve insan yaşamının giderek yönünü daha fazla piyasaya döndürmesi beklenen bir sistem, bozulmaya maruz kalsalar bile, sınırlandırılmaya, mülkiyete ve fiyatlandırmaya direnen doğa ve insan faaliyet biçimlerine dayanmaya devam etmektedir. Bu anlamda sistem, tam olarak yeniden üretmediği ve zamanla zayıflatabileceği koşullara dayanmaktadır.

Bu sınırlı ticarileştirmenin bir açıklaması da, birçok ekosistem işlevinin doğası gereği tanımlanmasının, sınırlandırılmasının ve ticaretinin zor olmasıdır. Bu süreçlerin çoğu, karmaşık sistemler içinde devam eden işlevler veya akışlar olarak daha iyi anlaşılabilecekken “ekosistem hizmetleri” terimi biraz yanıltıcı olabilir çünkü bu tanımlama sınırlı, teslim edilebilir bir ürünü ima etmektedir. Bunlar kolayca ayrı mülkiyet birimlerine indirgenemezler ve birçok durumda, soluduğumuz hava veya bölgeler arası göç eden türler gibi hareketlidirler. Diğer bazıları ise, faydaları belirli yerlere bağlı olduğundan, yani bir ağacın gölgesinden ancak bulunduğu yerde yararlanabileceğinizden, yeterince hareketli değillerdir. Bu işlevler depolanamaz ve yeniden üretimleri, izole üretim süreçlerinden ziyade sağlam ekosistemlere bağlıdır. Çoğu aynı zamanda münhasır olmayan niteliktedir, yani birçok insan aynı anda bunlardan faydalanır. Tarım arazileri veya maden yatakları gibi daha kolay sınırlandırılabilen ve ölçülebilen doğal kaynaklar büyük ölçüde zaten özelleştirilmiştir ve geriye ticarileştirmeye yapısal olarak dirençli bir dizi ekolojik işlev kalmıştır.

Doğal döngülere ilişkin pazarların sınırlı gelişimi bu kısıtlamaları yansıtmaktadır. Çevreye ilişkin var olan pazarlar da genellikle pazar genişlemesi; kendiliğinden doğan bir sonuç olarak değil, idari veya kurumsal çerçeveler aracılığıyla oluşturulmaktadır. AB Emisyon Ticaret Sistemi gibi karbon ticaret sistemleri bunun önemli bir örneğidir. Bunların etkinliği, piyasa dinamiklerinden ziyade, hükümetler tarafından belirlenen emisyon sınırları gibi dışarıdan dayatılan sınırlamalara daha çok bağlıdır. Bu sistemlerde, piyasa mekanizmaları; katılımcılar arasında emisyonların dağılımını belirleyebilir ancak geleneksel piyasaların yaptığı gibi toplamda yeni değer yaratamaz veya sermaye birikimini tetikleyemezler. Toplam emisyon düzeyi arz ve talep tarafından değil, politik olarak belirlenir; bu da, “piyasa” olarak tanımlanan şeyin kendi belirlemediği sınırlar içinde işlediği anlamına gelir. Bu bakımdan doğa için piyasa olarak adlandırılan şey büyük ölçüde idari olarak inşa edilmiş bir mekanizmadır.

İlgili bir diğer tartışma çizgisi de, doğaya anlamlı bir parasal değer atfedilip atfedilemeyeceğini sorguluyor. Eğer para sadece değerin bir temsili olarak değil, değerin tanımlandığı ve ölçüldüğü sistem olarak anlaşılırsa, fiyatlandırılmayan dünyanın doğal işlevlerinin ekonomik sistemler içinde hiçbir değeri yokmuş gibi görünmesi muhtemeldir. Bu yaklaşım, yaygın bir varsayımı tamamen tersine çeviriyor. Bu yaklaşıma göre; paranın önceden var olan değerleri yansıttığından farklı olarak parasal sistemlerin öncelikle neyin değer olarak kabul edileceğini belirlemede merkezi bir rol oynadığını söylemek daha doğru olabilir. Bu nedenle ekosistemler, önemsiz oldukları için değil, piyasaların tanıyabileceği değer biçimlerinin dışında kaldıkları için değersiz muamelesi görebilir. Ekosistem “hizmetlerinin” değerini hesaplama girişimleri, karmaşık ve birbirine bağımlı süreçleri parasal terimlere çevirme çabaları olarak görülebilir; bu çabalar genellikle sınırlı başarı ve önemli ölçüde basitleştirmeyle sonuçlanır.

Benzer bir dinamik bakım ve hane içi emeği için de gözlemlenebilir. Eğitim, yemek pişirme, çocuk bakımı ve yaşlı bakımı gibi faaliyetler giderek daha fazla ev içinden çıkarılıp ücretli emeğe dönüştürülmüştür ve bu hizmetler hem kamu hem de özel sektör tarafından sağlanmaktadır. Bu anlamda kapitalizm, daha önce piyasa dışında organize edilen alanlara genişlemiştir. Alınan ücretler piyasalarda harcandığı veya vergilendirme yoluyla toplanıp hükümetler tarafından ücret tabanlı diğer faaliyetleri finanse edecek şekilde yeniden dağıtıldığı için bu faaliyetler ücretli işe dönüştürülerek ekonomik faaliyet genişletilmiştir. Bu durum, yaşamın yönünün daha fazla parasal değişim sistemlerine dahil edildiği, birbirini güçlendiren bir dinamik yaratır. Aynı zamanda, bu işlerin büyük bir kısmı yalnızca kısmen ticarileştirilmiş olarak kalır veya resmi piyasaların dışında gerçekleşmeye devam eder. Kimi zaman toplumsal yeniden üretim olarak da tanımlanan insan yaşamının üretimi ve sürdürülmesi ekonominin işleyişi için hayati önem taşıyor ancak ekonomik açıdan genellikle hafife veya değer üretiminin dışında kalan unsurlar olarak ele alınıyor.

Bakım emeğinin kısmi metalaştırılması, piyasa genişlemesinin daha geniş toplumsal ve kültürel değişimlerle nasıl kesişebildiğini de göstermektedir. Ev içi emeğin ücretli emeğe dönüşmesi, özellikle kadınlar arasında artan işgücüne katılım ve değişen toplumsal cinsiyet rollerine eşlik etmiş; aynı zamanda çocuk bakımı, hazır gıda ve ev içi emek tasarrufu sağlayan teknolojiler gibi hizmetler için yeni piyasalar da yaratmıştır. Piyasa sistemleri nüfuzlarını günlük yaşamın içine doğru genişletse de bazı durumlarda bu gelişmeler artan tercih seçeneği veya özgürleşme biçimleri olarak sunulmuştur. Tarihsel pazarlama örnekleri, kolaylık ve tüketimi bu tür anlatılarla açıkça ilişkilendirerek ekonomik ve kültürel değişimlerin birbirini nasıl güçlendirebildiğini göstermiştir. Bu ise insan yaşamını sürdürebilmek için gereken faaliyetlerle piyasa değerlemesi arasındaki temel gerilimi çözmekten ziyade, bu gerilimin ifade ediliş şeklini yeniden düzenlemektedir.

Doğanın işlevleri ve bakım emeği arasındaki paralellik daha geniş bir yapısal özelliğe işaret etmektedir. İnsan yaşamını sürdürmek için gerekli olduğu geniş ölçüde kabul edilen birçok emek biçimi ve doğal süreç, parasal değerleme sistemleri tarafından tam olarak ihata edilemiyor.  Ekonomik değer esas olarak fiyatlarla tanımlanıyorsa, fiyatlandırmaya direnen faaliyetler ve süreçler, temel önemlerine rağmen daha az değerli ya da değersiz olarak görülebilir. Bu, sadece muhasebe kalemindeki bir eksiklik değildir. Ekonomik olarak ödüllendirilen şeyler ile hem ekolojik hem de sosyal sistemlerin devamlılığı için gereken şeyler arasındaki daha derin bir uyumsuzluğu yansıtmaktadır.

Bu gerilimin sonuçları hem çevresel hem de toplumsal alanlarda gözlemlenebilmektedir. Ekosistemlerin bozulması iyi bir şekilde belgelenmiştir ve bu bozulmaların ekonomik faaliyetlerin bağlı olduğu doğal sistemlerin işleyişinin devamı üzerinde doğrudan etkileri vardır. Aynı zamanda, haneler, geniş aileler ve topluluklar da dahil olmak üzere, bakım ve yeniden üretimi destekleyen sosyal yapıların aşınmasına ilişkin endişeler de bulunmaktadır. Bu işlevlerin bir kısmı devlet veya piyasa tarafından üstlenilmiş ancak bazıları ise net bir ikame olmadan zayıflamıştır. Bu anlamda doğal sistemlerin bozulmasının, toplumsal yeniden üretim sistemlerinin maruz kaldığı baskıda bir karşılığı vardır; her ikisi de ekonomik baskılar tarafından içe çekilmiş ve yeniden şekillendirilmiştir. Bireyselleşme yönündeki kültürel kaymalar da piyasa dışı bakım biçimlerini zayıflatabilmektedir. Nedensel ilişkileri hala tartışılıyor olsa da bazen daha geniş yapısal baskıların bir parçası olarak yorumlanan bu gelişmeler; azalan doğurganlık oranları, artan yalnızlık ve bakım sistemleri üzerindeki baskılarla ilişkilendirilerek tartışıldı.

Bu dinamikler aynı zamanda müşterekler kavramı üzerinden anlaşılabilir. Ekosistem işlevlerinin ve sosyal yeniden üretimin birçok yönü, ortak kaynakların özelliklerini taşır: bunlar paylaşılır, kullanıcılarının dışlanması zordur ve aşırı kullanıma veya bozulmaya karşı savunmasızdırlar. Bu tür kaynaklar piyasa baskılarına maruz kaldığında, kâr kaynaklarına dönüşebilir, böylece rekabet yoğunlaşabilir ve daha altta yatan sistemler zorlanabilir.  Dolayısıyla piyasalar ile müşterekler arasındaki etkileşim nötr değildir. Paylaşılan müşterek sistemlere piyasa mantığının sokulması, kullanım ve sorumluluk kalıplarını, uzun vadeli sürdürülebilirliği desteklemeyen biçimlerde değiştirebilir.

Tarihsel örnekler, alternatif geçim biçimlerinin mevcut olduğu yerlerde bile ekonomik sistemlerin insanları piyasa ilişkilerine nasıl çekebildiğini göstermektedir. Örneğin, sömürge dönemlerinde vergiler bazen nakdi olarak uygulanıyor ve bu durumda bireylerin bu yükümlülükleri karşılamak için para kazanmaları gerekiyordu. Bu durum, geçimlik sistemlerin hâkim olduğu ortamlarda bile işgücü piyasalarının oluşmasına ve nüfusların nakde dayalı ekonomilere entegre olmasına neden olmuştur. Wangari Maathai’nin belirttiği gibi, bu tür politikalar, paraya erişimi toplumsal ve ekonomik hayatta ayakta kalmanın koşulu hâline getirerek, resmî zorlamaya başvurmadan insanların ücretli emeğe katılmasını fiilen zorunlu kılmıştır. Bu dinamikler, piyasa sistemlerine katılımın, tamamen bireysel tercihe bağlı olmaktan ziyade, çoğu zaman kurumsal yapılar tarafından şekillendirildiğini göstermektedir.

Bütün bu dinamikler birlikte ele alındığında kapitalizmin, piyasa mekanizmaları aracılığıyla tam olarak tanımadığı veya yeniden üretmediği değer biçimlerine bağlı olduğunu göstermektedir. Fiyatlandırılmamış ekosistem işlevlerine ve değeri düşük görülen bakım ve yeniden üretim emeğine duyulan bağımlılık, ekonomik sistemlerin kendi varlık koşullarını nasıl hesapladığına dair sınırlara işaret etmektedir. Oysa bu “bedava” girdiler değişim ve değerleme sistemlerine yalnızca kısmen entegre olsalar bile periferide olmaktan ziyade ekonomik faaliyetin merkezinde yer almaktadırlar. Bu durum, sistemin yeterince sürdürülebilir hale getirmediği kaynaklara ve emek biçimlerine bağımlı olduğu yapısal bir gerilim yaratmakta ve zamanla dayandığı temelleri aşındırma olasılığını ortaya çıkarmaktadır.

 

*Gunnar Rundgren, 1970’lerden bu yana çiftçilik, sertifikasyon ve küresel gıda politikası alanlarında çalışmış bir çiftçi, yazar ve organik tarım öncüsüdür.

 

Kaynak: https://observatory.wiki/Why_Capitalism_Relies_on_Nature_and_Care_Work_It_Does_Not_Pay_For

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.