Fanatizmin bireysel psikolojisi (2)

Fanatik inançlar, insanların “yanılsama ile gerçeklik arasında ayrım yapma” uğraşısı içinde bir dinlenme alanı oluşturur. Yetişkin bireyler, aradaki bu geçiş alanını, dünyayı daha derinlikli biçimde anlamaya çalışırken ya da büyüsel olanla gerçek olanı karıştırarak yaratıcılıktaki hazzı yakalamaya çalışırken kullanırlar. Fanatik olmayan insanların, toplumda akılcı ve normal işlevlerini sürdürürken, fanatik inanışlardaki rasyonel olmayan büyüsel kısımlara kolayca inanabilmeleri bir ölçüde doğaldır. Ancak erken çocukluk dönemindeki gelişim sürecinde kötü anne-babalık görmüş ya da fanatik grupların içinde onların propagandasını “gerçekler” diye içe-alarak büyümüş kişilerde geçiş nesnesinin geriletici (regressive) görünümleri mevcuttur.
Eylül 14, 2026
image_print

Fanatiklerin anneleriyle bebeksi bir bütünlük hayali içinde yaşadıklarının bir başka göstergesi de kadınlara karşı tutumlarıdır. Fanatik grup yaşantılarında kadın, varlık olarak, hele hele cinsel bir varlık olarak yok sayılır; kadınlardan kendilerini tamamen mücadeleye adamaları istenir. Genelde fanatiklerin kadın cinselliğini bastırmaları ya da ona yön verme çabalarının altında, tümgüçlü olma durumunun korunması isteği vardır. Yani kadının, kadınlığının diğer yanları reddedilerek yalnızca bakım verici anne tarafının kalması beklenir, cinsellik kadından kovulur.

Fanatik gruplar oyun, sanat, mizah gibi insani yaşantılara genellikle yasak koyar veya ancak ideolojik ilkelerin hükümranlığındaki uygulamalara müsaade ederler. Çünkü bunlar farklı bakış açılarına izin veren, önceden tahmin edilemezlik ve belirsizlik yaratan, bireyselleşememiş kimselerin bakmaya tahammül edemeyeceği pencerelerdir. Fanatik ruhlarda, farklılık getirecek hiçbir şeye yer ve tahammül yoktur. Fanatikler, hayat karşısında çok az bile olsa esneme payı bırakmazlar.

Fanatiklerin liderleriyle ilişkileri de sorunludur. Liderlerine körü körüne boyun eğerler, onları yüceltirler ve bunu rasyonel olgusallıktan tamamen kopararak yaparlar. Dışarıdan zarar görme düşüncesiyle yoğun bir şekilde yansıtma (projection) ve yansıtmalı özdeşim (projective identification)[1] gibi ilkel savunma mekanizmalarına başvururlar. Bu savunma mekanizmaları, ayrışma ve bireyselleşme sürecinin en başında, bebekliğin ilk zamanlarında yaşanır, “ilkel” diye nitelenmelerinin nedeni de odur. Yaşamın ilk yılında güçlük ve çaresizlik içinde olan ve annesine tamamen bağımlı biçimde yaşayan bebeğin zamanla, ayrışma ve bireyleşme süreci içinde yol aldıkça bu ilkel savunma mekanizmalarını olgun düzeneklerle değiştirmesi beklenir.

Bebekliğin ilk zamanlarındaki psikolojik yapılarla çok ilgilenen ve erişkin hayatımız için bu ilk yaşantıların temel oluşturduğunu öne süren Melanie Klein, Freud’un öğrencisi olmasına rağmen onun teorisinden oldukça farklı bir psikanalitik yaklaşım geliştirmiştir. Bebekliğin ilk aylarında devreye giren bu savunma mekanizmalarını ancak onun çalışmalarından öğrenebiliyoruz.

Klein’a göre, bebek hayatın ilk altı ayında “paranoid-şizoid konum”da yaşamaktadır ve söz konusu savunma mekanizmaları bu konumla ilişkilidir. Erken dönemde yaşadığı kaygı o kadar büyüktür ki, onunla baş etmek için, kararsızlık, belirsizlik ve ikilemler (ambivalance) karşısında dağılmamak için bebek yoğun biçimde yaşantılarını, algılamalarını “iyi” ve “kötü” diye böler, birbirinden keskin çizgilerle ayırır (splitting); iyileri idealleştirir (idealisation), kötüleri değersizleştirir (devaluation). Bunun neticesinde, dış dünyada düşmanlar belirler ve kendi bebek ruh haliyle onlarla sonuna kadar savaşmaya çalışır. Bebeklerin olgun olmayan iç-dünyaları belirsizliğe tahammül edemez, kesin belirlilikler arar. Dışarıdan gelecek kötülüğe karşı kendisini koruyabilmek için aşırı derecede meşguldür. Bu, yoğun şekilde, kendi kimliğinin istemediği parçalarını dışarıya yansıtmasına (projection) yol açar. Anne, onunla ilgilendiğinde, doyuncaya kadar emzirdiğinde çok iyidir, eğer kendi işlerine dalmışsa veya memesinde süt kalmamışsa çok kötüdür. Bebeğin bu türden idealleştirme ve düşmanlaştırmalarında aklın hiçbir payı yoktur. Dolayısıyla bebekler yaşamın ilk altı ayında, dünyanın iyiler ve kötüler ayrımından oluştuğuna sarsılmaz bir şekilde inanırlar.

İç-dünyadaki olumsuzlukları, savunma mekanizmalarıyla icat edilen düşmanlar üzerine aktarma girişimleri, kısa vadede kendi kimliğine ait kötü parçalardan kurtulmayı sağlasa da uzun vadede tehdit algılarını çoğalttığından, döngüsel halde saldırganlığı besler. Tehdit ne kadar büyük algılanırsa, saldırganlık o kadar fazla olur.

İlk olarak Melanie Klein tarafından tanımlanan bu savunma mekanizmalarına başvurmanın, daha doğrusu fanatik kişilerin yaşamın ilk yıllarına ait bu mekanizmaları kullanmasının, fanatizmi anlamada büyük bir değeri vardır. Öyle ki, Klein’ın “bebek” dediği yerleri “fanatik” kelimesiyle değiştirsek bile fanatiğin iç-dünyasındaki birçok noktayı anlayabiliriz.

Fanatizmin bireysel psikolojisini anlamaya çalışırken, anlattıklarımızın dışında bazı psikanalitik kavramlar da çok işimize yarar. Bunlardan birisi, Winnicott’ın “geçiş nesnesi” (transitional object) kavramıdır. Geçiş nesnesi, çocuğun uykuya dalarken ya da rahatlamak için yanında olmasına ihtiyaç duyduğu, sadece kendisine ait olan yastık, oyuncak ayı, battaniye, tülbent gibi bir nesnedir. Geçiş nesnesi, bebeğin kendi ruhsallığı içindeki ilksel (primordial) yaratıcı taraflarla, gerçekliğin nesnel algılamalarının olduğu dışsal dünya arasındaki alanda oluşur. Bu bir nesne olabileceği gibi, bir tür ses, koku, görüntü ya da zihinsel bir imge de olabilir. Bu yönüyle, yetişkin yaşamda da uzantıları süren bir geçiş olgusundan bahsetmek mümkündür. Çocuğun kendisi (self) ile kendisi olmayanı, ötekini ayırt etmeye ve anneden psikolojik olarak ayrılmaya başladığı dönemde ilk geçiş nesnesi ya da geçiş olgusu ortaya çıkar. Bu nesne, çocuk için, kendisinden ayırt edebildiği ilk “ben-olmayan nesne”dir ancak tam olarak dışsal gerçekliğe de ait değildir. Bu yönüyle tam manasıyla bir “ben-olmayan nesne” değildir. Ben ile ben olmayan arasındaki belirsiz alanda yer alır.

Winnicott, geçiş nesnesine ait yedi özellik tespit etmiştir: Birincisi, çocuğun bu nesneyi sahiplenmesidir. Çocuk, bu nesneyi kontrol etme ve ona istediğini yapma hakkına sahip olduğu inancına sahiptir. İkincisi, söz konusu nesne çocuk tarafından hem sevilir, kucaklanır, öpülür, hem de eziyete uğratılır, parçalanır, gömülür, fırlatılır vs. Üçüncüsü, bu nesne çocuğun isteği dışında asla değiştirilemez. Ebeveyn, yıkanmasını, değiştirilmesini ya da atılmasını istese de çocuk buna izin vermez, bu isteklere karşı tüm gücüyle direnir. Dördüncüsü, çocuk bu nesne üzerinde hem sevgi hem nefret ilişkisi kurar. Hazza ve saldırganlığa dayalı dürtülerini bu nesneye aktarır, onunla tatmin eder. Beşincisi, bu nesne çocuk için kendine ait bir gerçekliğe ve hayati öneme sahiptir. Çocuk, yastığının kokusu olmadan uyuyamaz ya da battaniyesinin sıcaklığı olmadan rahatlayamaz. Altıncısı, bu nesne dışarıdaki kişilerin dünyasından değil, çocuğun dünyasından gelir. Herhangi bir nesne çocuğa zorla geçiş nesnesi olarak benimsetilemez. Ve son olarak, bu nesne içe alınmaz ya da daha sonradan bastırılmaz. Çocuk, onu hayatının geri kalanında da hatırlar, ancak normal süreç tamamlandığında, bu nesneyi bıraktıktan sonra onun için yas tutmaz. Nesne anlamını yitirdiğinde, geçiş nesnesi olgusu kendiliğinden yok olur.

Vamık Volkan, geçiş nesnesinin çocuk için işlevini deniz feneri analojisini kullanarak dile getirir. Bir tarafı ışık geçirir ve saydam, bir tarafı ise ışık geçirmez olan fener, çocukla dış gerçeklik arasında yer alır. Çocuk, rahat ve huzurluyken saydam tarafı dış dünyaya çevirir ve aydınlanan dış dünyadan gelen bilgiyi bu saydam taraf aracılığıyla içine alır. Dışsal gerçekliğin, kendisinden ayrı ve farklı olduğunu algılamaya başlar. Ancak rahatsız ve huzursuzken ışık geçirmez olan tarafı çevirir ve kendisini, düş kırıklığına yol açan dış dünyaya kapatır. Bu şekilde dışsal gerçekliği belli oranda kontrol altına alarak ve onu ortadan kaldırarak huzur bulmaya çalışır. Dışsal gerçeklik üzerinde kontrol kurduğu için zihinsel olarak “tümgüçlü”dür. Gelişimi içinde bu feneri sayısız kez çevirerek bir taraftan gerçekliği tanır, bir taraftan da ihtiyacı olan tümgüçlü, narsisistik (özsever) doyuma ulaşır.

Dışsal gerçekliği değerlendirme gerekliliği duyulmayan bu ara-alanda dinlenme ihtiyacı, yetişkin bireylerde de görülür. Bu anlamda her türlü uyuşturucu, keyif verici madde kullanımı ve bağımlılığı, sanatsal yaratıcılık, manevi yönelimler, ideolojik bağlılıklar geçiş olgusunun yetişkinlikteki uzantıları olarak değerlendirilir. Bu ara-alanlar, bireyleri büyük-grup kimliklerine bağlama işlevi de görür.

Fanatik inançlar, insanların “yanılsama ile gerçeklik arasında ayrım yapma” uğraşısı içinde bir dinlenme alanı oluşturur. Yetişkin bireyler, aradaki bu geçiş alanını, dünyayı daha derinlikli biçimde anlamaya çalışırken ya da büyüsel olanla gerçek olanı karıştırarak yaratıcılıktaki hazzı yakalamaya çalışırken kullanırlar. Fanatik olmayan insanların, toplumda akılcı ve normal işlevlerini sürdürürken, fanatik inanışlardaki rasyonel olmayan büyüsel kısımlara kolayca inanabilmeleri bir ölçüde doğaldır. Ancak erken çocukluk dönemindeki gelişim sürecinde kötü anne-babalık görmüş ya da fanatik grupların içinde onların propagandasını “gerçekler” diye içe-alarak büyümüş kişilerde geçiş nesnesinin geriletici (regressive) görünümleri mevcuttur. Bu durumlarda bireyler, istemedikleri ve kötü olarak algıladıkları dış gerçekliği, tümgüçlü tarzda sürekli olarak ortadan kaldırmaya çalışmakta, bunun için de sürekli fenerin ışık geçirmez tarafını kullanmaktadırlar.

Fanatizmin bireysel psikolojisinde çok önemli sorunlar olduğunu gördük. Hepimiz zaman zaman gündelik hayatta karşılaştığımız güçlüklere bağlı olarak fanatik tepkiler versek de gerçek fanatiklerin, sürekli fanatizmde konaklayanların aslında kendi psikolojik dert ve tasaları nedeniyle orada olduklarını anlamış olduk. Ama hepsi bu kadar değil, meselenin bir de toplumsal-kültürel boyutu var.

[1] Melanie Klein’ın “yansıtmalı özdeşim” ismini verdiği psikolojik süreç, çağdaş psikanalitik analizlerde, tüm insan ilişkiselliğinin esas yapısı olarak kabul edilmektedir. Bebeğin doğduğu andan itibaren çevresiyle kurduğu ilişkide var olan bu süreç, ruhsal mekanizmaların en temeli, en çocuksu olanı ve en ilkelidir. Bu düzenek hep içimizde işlemeyi sürdürür; biz yaşımız ilerledikçe, olsa olsa başka, daha olgun ve akılcı mekanizmaları devreye sokarak, onun etkisini azaltıp rehabilite edebiliriz.

Klein, “yansıtmalı özdeşim”i, elbette tek başına değil, bir içgüdü ve gelişim teorisi içinde ayrıntılı bir biçimde ele alır. Ona göre, iki tür öğe, bebeğin ilişkiselliğinde önemli rol oynar; biri hazza, diğeri saldırganlığa dayalı iki yoldur bunlar. Yaşamın ilk yıllarında annenin bedeni, bebeğin izleyeceği bu iki yol için temel araçlardır. İnsan ilişkiselliğinin temellerini oluşturacak olan saldırganlık dürtülerini, bebek, fantezisinde annenin bedeninde uygulamaya çalışır. Bebek, var olma, hayatta kalma kaygısıyla baş etmeye çalışırken, saldırganlık hislerini ve fantezilerini harekete geçirir; bunları annesinin bedenine yöneltir. Sadece ona yöneltmekle kalmaz, bu olumsuz hissiyatın aslında kendisine ait olmadığını, annesinden kaynaklandığını da yaşantıya sokar. En küçük bir bakım eksikliği ortaya çıktığında, annenin vicdan azabı çekmesi için, onu kötülüğün kaynağı olduğu duygusuna alıştırır.

Klein burada anlattığı süreçlerin geneline daha sonradan “yansıtmalı özdeşim” adını vermiştir. Teslim etmek gerekir ki, doğduğu andan itibaren insan yavrusunun iç-dünyasında yaşadıklarını, yıllarca çocukları analiz etmeye çalışmasının ardından, bilimsel olarak kavramsallaştıran Klein’ın dilini anlamak, psikolojik bilimlerdeki profesyoneller için bile çok zordur. Ama Klein’ın ifade ettiklerinin, tüm insan ilişkilerinin ve saldırganlığın temel şablonunu oluşturduğu göz önünde bulundurulunca, anlamak için daha çok çabalamak zorundayız.

 

 

Prof. Dr. Erol Göka

Prof. Dr. Erol Göka:

1959 yılında Denizli’de doğdu. Evli ve 5 çocuk babası. 1992’de psikiyatri doçenti, 1998’de Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi oldu. Halen Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniği Eğitim ve İdari sorumlusu. Türkiye Günlüğü dergisinin yayın; birçok tıp ve beşerî bilimler alanındaki derginin danışma kurullarında bulunuyor. Türk Grup Davranışı kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya, 2008 yılında da Türk Ocakları “Ziya Gökalp İlim ve Teşvik Ödülü” verilmiştir.

Web: erolgoka.net
Mail: [email protected]
X: https://x.com/erolgoka
https://tr.wikipedia.org/wiki/Erol_Göka

Yayınlanan kitapları içinde öne çıkanlar:

-Türklerin Psikolojisi (2008; 2017)
-Kadınlar, Erkekler, Âşıklar (Dr. Sema Göka ile birlikte, 2008)
-Yedi Düvele Karşı: Türklerde Liderlik ve Fanatizm (2009),
-Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları (2009; 2018)
-Türk’ün Göçebe Ruhu (2010; 2019)
-Geçimsizler: Kişilikleri Tanıma ve Geçinmeyi Kolaylaştırma Kitabı (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2011; 2019)
-“Gerçek” İnsanın Yüzünde Yazar mı: Batı, İslâm ve Bilim Dünyasında Kişiliği Yüzden Tanımak (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2012; 2020)
-Hayatın Anlamı Var mı? (2013; 2019)
-Yalnızlık ve Umut: Günümüzde Varoluşsal Çaresizlikler ve Çıkış. (2020)
-Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları (2016)
-İnternet ve Psikolojimiz: Teknomedyatik Dünyada İnsan (2017)
-Psikoloji Varoluş Maneviyat (2021)
-Hayat Oyunu (2023)
-Aile ve Aşk Üzerine (2024)
-Umuda İmkan Aramak (2025)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.