Faiz Oranları Günümüz Enflasyonunu Kontrol Edemez

Gelişmiş ekonomilerde enflasyon; aşırı talepten ziyade jeopolitik çalkantılar, yükselen enerji fiyatları ve kırılgan tedarik zincirleri nedeniyle yeniden yükselişe geçti. Buna rağmen politika yapıcılar enflasyonu hâlâ parasal bir sorun olarak ele alıyor ve temel nedenleri çözemeyen bir araca güveniyor.
Mayıs 19, 2026
image_print

2025 yılının büyük bir bölümünde ve 2026 yılının başlarında, merkez bankaları faiz oranlarını sabit tutma kararlarını ihtiyatlı olma hali olarak nitelendirdiler. Büyüme yavaşlarken bile enflasyon yeniden yükseliş eğilimine girince, ABD Merkez Bankası (Fed) ve İngiltere Merkez Bankası gibi kurumlar; her şeyden önce süregelen resesyon korkularıyla şekillenen sabır ve “veriye bağlılık” yaklaşımlarını sorumlu bir tutum olarak vurguladılar.

Bu tutum, politika tartışmasını tanıdık bir soruya yöneltti: merkez bankaları faiz artırımlarına daha ne kadar direnebilir? Ancak bu çerçeve asıl noktayı gözden kaçırıyor. Asıl mesele; parasal sıkılaştırmanın hızı değil, politika yapıcıların, yüksek faiz oranlarının gelişmiş ekonomilerin şu anda karşı karşıya olduğu enflasyonist baskıları hafifletmek için etkili, hatta nötr bir yanıt olduğu yanılsamasını sürdürüp sürdüremeyecekleridir.

Bugünkü enflasyonist baskılar aşırı ısınmış iş gücü piyasaları ya da hızla artan tüketici talebi tarafından körüklenmiyor. Bu baskılar; daha yüksek enerji fiyatlarını, jeopolitik çatışmaları, iklim kaynaklı aksaklıkları, kırılgan tedarik zincirlerini ve giderek artan biçimde büyük şirketlerin fiyat belirleme gücünü yansıtıyor. Sorun aşırı borçlanma ya da harcama olmadığı için, faiz artırımları enflasyonun temel nedenlerini çözmekte pek işe yaramıyor.

Üstelik bu baskıların daha da yoğunlaşması muhtemeldir. Birleşik Arap Emirlikleri’nin kısa süre önce OPEC’ten ayrılma kararı, bir emtia karteli içindeki iç anlaşmazlıktan daha fazlasını ifade ediyor. Bu durum, küresel petrol piyasalarında değişen güç dinamikleri ve hem son derece finansallaşmış hem de jeopolitik açıdan riskli bir kaynağı yönetme konusunda mevcut kurumların zayıflayan kapasitesiyle belirginleşen, enerjinin politik ekonomisinde daha derin bir yapısal değişime işaret etmektedir.

OPEC’in etkisi uzun süredir üyelerinin üretim kısıtlamalarına dayanıyordu; bu nedenle BAE’nin ayrılığı grubun arz yönetimindeki geleneksel rolünü zayıflatıyor. En büyük ve en esnek üreticilerinden birinin ayrılmasıyla koordinasyonu sürdürmek zorlaşıyor ve piyasa oynaklığı artıyor. Petrol piyasaları ise, kollektif stratejiden ziyade parçalanmaya, jeopolitik riske ve tek taraflı karar almaya daha az tepki veriyor.

Sonuç olarak, merkez bankaları giderek daha rahatsız edici bir konumda bulunuyorlar. Faiz oranlarını daha uzun süre düşük tutarlarsa, manşet enflasyonun yükselmesiyle güvenilirliklerini kaybetme riskiyle karşı karşıya kalırlar. Öte yandan, faiz oranlarını çok agresif bir şekilde artırmak, durgunluk baskılarını derinleştirebilir, özel ve kamu borç yüklerini ağırlaştırabilir ve zaten artan gıda, konut ve enerji maliyetleri nedeniyle zor durumda olan hane halklarını daha da sıkıntıya sokabilir.

Bu ortamda, para otoriteleri, açık politika seçenekleri arasında özgürce seçim yapamıyorlar. Özellikle işsizlik söz konusu olduğunda, finans piyasalarının, mali kırılganlığın ve siyasi baskıların getirdiği sıkı yapısal kısıtlamalar içinde hareket ediyorlar. Piyasalar ise merkez bankalarının araçları, enflasyonu çözeceği için değil, göreve uygun olmasa bile kendilerini harekete geçmek zorunda hissetmeleri nedeniyle faiz artırımlarını giderek daha fazla bekliyor.

Bu politika refleksinin dağıtım ile ilgili olan sonuçları genellikle göz ardı edilir. Yüksek faiz oranları bir disiplin mekanizması görevi görür: varlık değerlerini korur, alacaklıları ödüllendirir ve uyum yükünü işçilere, ipotek sahiplerine ve yüksek borçlu ülkelere kaydırır. Enflasyonu enerji tekelleri, jeopolitik gerilimler ve tedarik aksaklıkları yönlendirse bile onu bir iş gücü piyasası sorunu olarak sunmak ekonomik bir zorunluluk değil, siyasi bir tercihtir. Gerçekte daha yüksek faiz oranları enflasyonu ortadan kaldırmaktan çok, maliyetlerini daha yüksek işsizlik, artan hane halkı borçları ve mali kemer sıkma yoluyla yeniden dağıtıyor. Bu durum para politikasının istenmeyen bir yan etkisi değil; genellikle enflasyonun yönetilme biçimidir.

Bu gerçeklik, tartışmanın şartlarını değiştirmek için pek bir işe yaramadı. Politika yapıcılar enflasyonu yapısal ve dağıtımla ilgili bir sorun olarak değerlendirmek yerine parasal bir sorun olarak ele almaya devam ediyor. Merkez bankaları buna finansal koşulları sıkılaştırarak yanıt veriyor; ancak daha yüksek faiz oranları, yükselen gübre ve enerji maliyetlerinden kaynaklanan gıda fiyatlarını düşürmüyor. Ancak bu durum; iş kayıpları, ipotek ödemelerinde zorluk ve kalıcı yoksulluk riskini artırmaktadır.

Eğer enflasyon yıllarca yüksek kalırsa, sorun toplumsal tükenmişliğe dönüşür. Hane halkları uzun vadeli zararlar yaşamadan daha yüksek maliyetleri sonsuza kadar karşılayamaz; bu zararlar ise artan borçluluk, kötüleşen beslenme ve sağlık sonuçları olacaktır. Bu anlamda enflasyon uzun vadede artık yalnızca ekonomik bir mesele olmaktan çıkar ve siyasi istikrarsızlığın kaynağı hâline gelerek kurumsal meşruiyet krizine yol açabilir.

Bu dinamikler, merkez bankalarının mevcut yaklaşımının sınırlarını ortaya koyuyor. Enflasyon; iklim şokları, savaşlar ve temel kaynakların stratejik kontrolüyle daha yakından bağlantılı hâle geldikçe, para politikası tek başına ciddi toplumsal ve ekonomik maliyetler yüklemeden fiyatları istikrara kavuşturamaz. Daha yüksek faiz oranları talebi bastırabilir; ancak petrol ve doğal gaz üretemez, limanları açamaz, tedarik zincirlerini onaramaz ya da şirketlerin kâr marjlarını azaltamaz.

Merkez bankaları faiz artışlarını erteleyebilir, daha kademeli hareket edebilir veya “isteğe bağlı duraklamalar” uygulayabilir. Ancak bu taktiksel ayarlamalar temel çelişkiyi çözmez: politika yapıcılar, yapısal ve siyasi güçlerin yol açtığı fiyat artışlarını sınırlamak için talep yönetimine yönelik olarak tasarlanmış faiz düzenlemeleri gibi teknokratik bir aracı kullanıyor.

Bu çelişki; koordineli enerji politikaları, kamu yatırımları, fiyat düzenlemeleri, sanayi stratejileri veya aktif mali müdahaleler yoluyla giderilene kadar, faiz oranları çözmeleri gereken sorunu çözmeden dalgalanmaya devam edecektir. Parasal sıkılaştırma gerçek bir çözüm olmaktan çok kontrol sağlandığı izlenimini vermeye yönelik sembolik bir jest olarak kalacaktır.

Özünde, politika yapıcıların; enerji piyasaları, şirketlerin gücü ve jeopolitik çatışmalar arasındaki etkileşimden kaynaklanan krizleri yönetmek için sürekli olarak faiz oranlarına güvenmeleri, enflasyonun nasıl çerçevelendiğini göstermektedir. Yapısal enflasyonu bir talep yönetimi sorunu olarak ele almak, politika yapıcıların kararlı görünmelerini sağlarken, fiyatları belirleyen, kaynakları kontrol eden ve rant elde edenlerle daha zorlu bir yüzleşmeden kaçınmalarına olanak tanır. Bu da bir politika tercihidir ve bu tercihin toplumsal maliyetlerini görmezden gelmek giderek zorlaşıyor.

 

*Carolina Alves, University College London bünyesindeki İnovasyon ve Kamusal Amaç Enstitüsü’nde ekonomi doçentidir ve Cambridge Üniversitesi’ne bağlı Girton College’da araştırmacıdır.

 

Kaynak: https://www.project-syndicate.org/commentary/why-interest-rate-hikes-are-unlikely-to-curb-inflation-by-carolina-alves-1-2026-05

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA