Uluslar Haklarından Mahrum Bırakılmış Çocukların Sırtından İnşa Ediliyor
Gerçek adalet doğumda başlar; özgürlük diliyle eşitsizliği maskeleyen ve sivil alanın silikleşmesini kurumsal gücün arkasına gizleyen sistemlerde değil.
Giriş
Devletler, vatandaşlarını denetlemek için şiddeti, sadece onlara demokraside adil paylar vererek aynı anda güçlendirdikleri takdirde meşru bir şekilde kullanabilirler. Bu gereklilik karşılanmadığında, şiddet kullanımı daha fazla şiddet üretir. Kanıtlar, tüm çocuklara hayatta ölçülebilir ve adil bir başlangıç ile Birleşmiş Milletler Çocuk Hakları Sözleşmesi ve Sağlıklı Bir Çevre İnsan Hakkı’na uygun doğum ve gelişim koşullarının sağlanamamasının, bireysel özgürlük de dâhil olmak üzere sosyal adalet hedeflerine, bu hedefleri geliştirmeye yönelik her türlü çabanın oluşturduğu zarardan daha fazla zarar verdiğini göstermektedir.
Neden? Çocukların hayata adil bir başlangıç yapma hakkının toplu olarak ihlal edilmesi ve beyaz olmayan çocukların daha az kaynağa layık olduğu varsayımı, ten rengi farklı olan çocukların çok daha büyük risklerle karşı karşıya olduğu varsayımıyla birleştiğinde, bu durum değerlerimize ve misyonlarımıza yaptığı katkıdan çok daha fazla zarar vermiştir. Bunun nedeni, kontrolsüz büyümenin, gezegenin bebek sağlığını güvence altına alma yönündeki ekolojik kapasitesini aşındırmasıdır; bebek sağlığı ise hâlâ değerin ilk ve tek doğru ölçüsüdür.
Siyasal Güçlendirmeden Ticari Sömürüye
1948’den sonra dünya liderleri, çocuk sahibi olma eylemini ve çocuk sahibi olmama seçimini, çocuk sahibi olmanın çocuk için siyasi eşitlik gerektirdiğini fark etmek yerine, bu iki farklı konuyu tek bir özerklik şemsiyesi altında birleştirmeye başladılar.
Bu durum, siyasal ilişkilerin yaratılmasını özelleştirerek özgürlüğün gerçek doğasını görünmez hâle getirdi. Bireyleri doğum ve gelişim bağlamlarından koparmayı amaçlayan standartlara dayalı olarak kamu yararına yönelik sonuçların ölçülmesine, değerlendirilmesine ve raporlanmasına yol açarak, beyaz olmayan çocukların daha az hak eden kişiler olarak görülmesine ve artan risk altında kalmalarına neden oldu. Bu, doğuştan gelen beyaz üstünlüğünü ve büyük bir ölüm borcunu örtbas etmek için yapılan ve siyasi yükümlülüğü tersine çeviren hileli bir değerlendirme ve raporlama standardı aracılığıyla uygulanan dilsel bir örtbas girişimiydi. Aynı zamanda devletlerin milletlerinin gerçekten “temsilcisi” olabilmek için vatandaşlar üzerindeki temel otoritelerini koruyabilmeleri adına her çocuğa eşit biçimde yatırım yapma zorunluluğunu da gizliyordu.
Liderler, gücü herhangi bir insan etkisinden ziyade yalnızca devletin şiddeti şeklinde tanımlayıp bu kavramları birleştirdiler. Pratikte bu, kişinin kolluk kuvvetlerinin müdahalesi olmadan gebeliğini sonlandırabileceği, ancak daha sonra iklim politikası üzerinde hiçbir etkisi olmadığı ve klima alamadığı için sıcak hava dalgasında ölebileceği anlamına geliyordu. Özünde aile hukuku, bizi kendimizi ve bedenlerimizi bağlamından kopuk görmeye alıştırarak diğer tüm medeni hak reformlarını yavaş yavaş zayıflatmak için kullanıldı. İyilik yaptığını iddia eden herhangi birine, çocukların dünyaya gelmeye devam etmesinin nedenini sorun; çocuk haklarının sürekli ihlal edildiği açıkça ortaya çıkar.
Bu gerçeklik, siyasal olarak güçlendirmeden ticari sömürüye doğru yaşanan kademeli dönüşümden kaynaklanmaktadır. Gerçek kendi kaderini tayin hakkı, siyasi etkinin sıfıra göre eşit oranda dengelenmesini gerektirir. Ancak çocuk sahibi olmak ve siyasi ilişkiler kurmak özel bir mesele olduğunda, bunun gerçekleştiğini asla görmeyiz.
Bu, bugün dünyada gördüğümüz zenginliğin, çocuk haklarının feda edilmesi pahasına inşa edildiği anlamına geliyor. On yıllardır uluslar, çocukları haklarıyla uyumlu koşullarda dünyaya getirme yükümlülüklerinden yasadışı biçimde kaçınmaktadır. Daha azıyla başlayan her şey doğası gereği baskıcı ve dışlayıcıdır. Ulusları oluşturan belgeler değil, doğan, büyüyen ve özgürleşen insanlardır. Çocuk haklarını büyüme uğruna geçersiz kılarak çalınan serveti geri alma ve bu serveti aile reformlarını finanse etmek ile adil bir gelecek yaratmak için yönlendirme konusunda üstün ve öncelikli bir hakkımız vardır.
Ama bunun hakkında konuşmuyoruz çünkü bu, sivil hakların aile eşitsizliği yoluyla nasıl baltalandığını, siyahî çocuklara beyaz çocukların aldığının sadece bir kısmını hak ediyormuş gibi muamele edildiğini ve iklim krizinin en kötü etkilerini onların taşıması gerektiğini varsaydığını kabul etmek anlamına geliyor. Bugün görünen servet muazzam bir borç taşıyor; çünkü bu serveti yaratmak için çocuk haklarını ihlal ettik ve çocukları dünyaya hak sahibi bireyler olarak değil, araçlar olarak getirdik.
Dilimiz, çocuk doğumunun tüm çalışmalarımızı nasıl etkilediğini kabul etmeyerek bunu gizliyor. Kullandığımız dil, yasaya uymak yükümlülüğünden, insanları ölçülebilir şekilde güçlendirmeye kadar uzanan bir yelpazede sorumluluklar üstlenmemizi engelliyor. Bu, kendi kaderini tayin hakkını bağlamından kopararak her şeye değer biçtiğimiz anlamına geliyor. Çözümlerden biri, değerlerle ilgili iddiaları, çocukların değer deneyimlemek için ihtiyaç duyduğu gerçek ekososyal temel ile karşılaştıran, doğum ve gelişimlerinin bu temeli bebeğin ihtiyaçlarının ötesinde nasıl değiştirdiğini ortaya koyan açıklamaları yasal olarak zorunlu kılınmasıdır.
Gayrimeşruluğu Nasıl Gizliyoruz
İklim krizinden en fazla sorumlu olan ülkelerdeki birçok kurum aynı sahte etki değerlendirme ve raporlama standartlarını kullanıyor. Çocukların temel ihtiyaçlardan yoksun olarak dünyaya gelmesinin sürdürülebilir kalkınma etkilerini nasıl ortadan kaldırdığını görmezden geliyorlar ve milyonlarca insanın ölümünden sorumlu olduklarını gizlemek için krizi körüklüyorlar. Dil önemlidir ve dünyaya gelecek çocuklardan başlayarak başkalarına karşı en temel yükümlülüklerimizi yansıtan bir iletişim olmadan özgür ya da bağlamsal olarak kendi kaderimizi tayin eden bireyler olamayız. Bu iletişimler olmadan kapsayıcı, temsili ve meşru bir hukuk sistemi, söz konusu olamaz.
Günümüzde, hayırseverlik amaçlı ihmalleri destekleyen, büyümenin ve siyasi eşitsizliğin etkisini gizleyen ve böylece iklim krizini daha da kötüleştiren bir değerlendirme ve yeniden yönlendirme sistemi iş başında. Birçok durumda, siyasi eşitliği veya demokrasideki etkin payımızı ve bu faktörün iklim krizindeki rolünü hesaba kattığımızda, birçok kamu yararı örgütü, misyonlarını ilerletmekten ziyade lüks seyahatlere ve etkinliklere sürekli olarak daha fazla para harcamıştır.
Onlarca yıl boyunca, biz ve meslektaşlarımız, sivil haklar ve apartheid karşıtı hareketleri baltalayan ayrı ama eşit bir aile hakları sistemini ortaya çıkaracak ve bozacak olan kilit gerçekleri kasıtlı olarak dışarıda bırakan hileli bir değerlendirme ve raporlama standardı kullandık. Bu on yılların sonunda, aslında geriye gitmiş olmamıza rağmen, daha fazla paraya ve prestije sahiptik. Benliği yaratılış bağlamından çıkaran sahte bir özgürlük anlayışını kullanarak, diğer sesleri bastırmıştık. Basitçe söylemek gerekirse, maliyetleri, faydaları ve başkalarına verilen zararı da içeren etkileri tamamen keyfi ve yanıltıcı bir temelden ölçüyor ve raporluyorduk.
Finansörlerimiz, sağlıklı bir iklim gibi nesnel bir standarda göre, gerçek bir değer yaratmadılar. Bunun yerine; seçimlerde kullanılan ortalama oyun, fiilen işlevsiz hale gelecek şekilde sulandırıldığı kapsayıcı ve işlevsel demokrasi görüntüsünden faydalanırken çocuk gelişimi ve eğitim için kötü standartları sürdürerek çocuk haklarını ihlal ettiler ve insanlara yurttaş gibi değil ekonomik girdi gibi davranıp önce kötü aile planlamasını kullanarak kendi kitlelerini ve yapay taleplerini yarattılar. Milyonlarca masum insanın ölümüne yol açma ihtimali bulunan ve bunun yerine çocuklara gerçekten yatırım yaparak daha iyi sonuçlar elde edebilecek temel ayrıcalık sistemleri genel olarak bir başarısızlık olarak görülmelidir.
Değerlendirmelerde kullandıkları temel ölçüt, eğitim, konut ve istihdam reformları gibi olumlu gelişmeleri yukarıdan gelen eşitsizlik yoluyla etkisiz hâle getirerek ırksal adalet hakları ve apartheid karşıtı hareketleri baltaladı; doğum ve gelişim ilişkilerinin kurulmasında katlanarak büyüyen eşitsizlikler yarattı ve bugün milyonlarca insanın ölümüne yol açan siyasal ve ekolojik krizlerin temelini attı. Bu hamle, iklim krizini ve bağlantılı krizleri katlanarak ağırlaştırırken, krizin zararlarını bundan en az sorumlu ve en savunmasız olanlara yöneltti.
Eğer ABD tarihinde nüfus sayımında 5 kölenin 3 kişi olarak kabul edildiği Üçte Beş Uzlaşması (Three-Fifths Compromise) siyahi kişilerin değerini kesirli hale getirdiyse, o zaman şimdiki yasal olarak uygulanabilir çocuk hakları rejimlerini ihlal eden nesiller arası servetteki onda bir ve daha büyük yasadışı eşitsizlikler başta beyaz serveti tarafından neden olunan bir iklim krizinde milyonlarca siyahi çocuğun ölümü anlamına gelecektir.
Bu zengin aileler ve diğer kurumlar, şimdi doğum eşitliğinden ayrı tutulan sosyal adalet meselelerini destekleyen yardım kuruluşlarını, medyayı, siyasetçileri ve akademisyenleri finanse ediyor. Ayrıca, iklim krizi hızlanırken milyonlarca insanın ölümüne yol açan yasadışı makro hak sahipliği sistemlerinin yanı sıra sorumluluklarını da gizleyen, bir tür hak ve etki veya eşitlik dolandırıcılığı olan ihmalkâr mesajlaşma yöntemini kullanıyorlar.
Sahtekârlık, genellikle yanlış bilgi ya da eksik bilgiye dayanarak başkalarının zararından bilinçli biçimde fayda sağlamaktır. Eğer doğru soruları sorarsanız buna dâhil olanlar açıkça ortaya çıkar. Çalışmaları kaçınılmaz olarak soyuttur; çocukların dünyaya gelişini görmezden geliyor. Bu durum, iddia ettikleri etkiyle çelişen haklara sahip çıkmakla ve mücadele ettiklerini iddia ettikleri sektörleri desteklemekle başlıyor. Bu da sivil hakların baltalanmasını pekiştiriyor.
Etki İddialarında Kullanılan Standartlar
Çalışmalarımızda rutin olarak standartlar ve temel ölçüler seçiyoruz. Bu tutum, insan dışı canlıları, aile politikası yoluyla oluşturulan özne düzeyindeki ilişkilere dâhil etmek yerine nesneleştirmeye odaklanan hayvan kişiliğini de içermektedir, çünkü daha düşük bir standardın kullanılması bize fayda sağlamıştır. Çalışmalarımız kaçınılmaz olarak soyut veya bilinçli bir şekilde, planlı olarak değil rastgele ayrıntılıydı ve öncelikle meydan okumayı hedeflediğimiz sektörleri desteklerken çocukların dünyaya gelişini göz ardı edip mücadele etmeyi iddia ettiğimiz etkilerle çelişen ayrıcalıkları kendimize hak saydık.
Hayvan hukuku ve onları koruma alanındaki etkilere dair iddialar, büyüme karşısında insan dışı canlıların benzersiz kırılganlığı nedeniyle kâr amacı gütmeyen sektör içindeki en kolay çürütülebilir iddialar arasındaydı. Çocukların veya hayvanların savunmasızlığını hesaba katan meşru veya kapsayıcı güç ilişkilerinin gerçek anlamda oluşturulmasını dikkate almadığımız için, yaptığımız çalışmaların hayvanlara gerçek anlamda fayda sağlama kapasitesi hiçbir zaman olmadı. Bunun yerine, genel olarak bakıldığında, etki iddialarındaki ihmalkârlık, en büyük fon sağlayıcılarımızın ayrıcalıklı konumunu gizleme ve çeşitli kitlelerin iddialarımızın doğruluğunu ve değerini değerlendirme kapasitesini sınırlama gibi kafa karıştırıcı bir etkiye sahip oldu. Eğer ExxonMobil büyümesi nedeniyle sürdürülebilir bir şirket olmasaydı, insan dışı canlıları, hayvanları özgürleştirmeye de kalkışmazdık.
Büyümeye dayalı gıda reformu gibi hukuk alanlarına odaklanmayı ve aile reformu gibi alanlardan kaçınmayı seçerek bu gerçeği sürekli olarak görmezden geldik çünkü ilki, bir siyahî çocuğun ödediği ölümcül bedel ve kesinlikle müddeisi olduğumuz misyonumuza aykırı olması pahasına, fon sağlayıcılarımızı zenginleştirmemize olanak sağladı. Dolayısıyla, hayvan hakları alanındaki çalışmalarımız özellikle sorunluydu, çünkü bu çalışmalar bizi takip edenlerde işlevsel bir hukuk sisteminin aslında hayvanları koruduğu yönünde bir varsayım yarattı. Oysa ilgili dönemde aile politikaları yoluyla gerçek hukuk ilişkilerinin kurulmasında hiçbir şey bu varsayımı desteklemiyordu. Her şey, hayvanların ve çocukların zararına yapılan adaletsizlikle başladı.
Birçok durumda, sistemin savunmasız insanlara, hayvanlara ve doğal çevreye zarar vererek zenginlerin çıkarlarını daha da artırdığını bildiğimiz halde şiddet içeren bir ceza adalet sisteminin hayvanlara fayda sağlamak amacıyla kullanıldığını göstererek fon topladık. Ve yine de, aynı araştırmalar, Çocuk Hakları Sözleşmesi gibi standartlarda belirtildiği üzere, bebeklerin hak ettiği eko-sosyal koşulların dışında hiçbir meşru değerlendirme sisteminin olamayacağını gösterdi. Doğru bir muhasebe, değerler hakkındaki iddiaları, çocukların değeri deneyimlemeleri için ihtiyaç duyduğu gerçek eko-sosyal temel ile, onların doğum ve gelişimlerinin bu temeli nasıl değiştirdiğini karşılaştıran beyanları gerektirmektedir.
Genel olarak bakıldığında bu ölümcül bir maskaralıktı ve rakamlar açısından giderek daha fazla bilinen hayırseverlik yolsuzluğunun en dikkat çekici örneğidir. O dönemde, çocukların ve hayvanların haklarını ihlal ederek, insan dışı canlıların yaşam deneyiminin en önemli belirleyicisini gizleyen, mikro etkilerden oluşan bir fantezi dünyası yaratan yasadışı makro ayrıcalık sistemleri aracılığıyla elde edilen zenginliği kullandık. Fayda sağladığımız ve gizlediğimiz bu sistemler muhtemelen iklim krizinde milyonlarca insanın ölümüne yol açtı ve trilyonlarca dolara mal oldu.
Adalet, gerçeği söylemek ve zararsızlık ilkesinden hareketle tarafsız gerçekleri kontrol etmekle başlar. Fırsat verildiğinde, herkes deneyimlerini en savunmasız kesimin gerçekliğiyle ilişkilendirebilir: dünyaya gelen çocuklar ve adaletsiz güç ilişkilerinin ilk gerçek oluşumunda savunmasız hayvanlar üzerindeki etkileri. Hukuki yükümlülüklerin tümü dilden türemiştir ve bizim yükümlülüklerimiz temelde karşılıklı olarak güçlendirmeli, güçsüzleştirmemelidir.
Dil ve şiddet arasındaki bağlantı, tüm iletişimin bir ulusun yazılı anayasası gibi temel bir yükümlülük sistemine dayanmasından kaynaklanıyor. Ancak, yetki iddiasında bulunanları, taahhütlerini en temel esaslara dayandırmaya çağırırsak, yükümlülükler çocukların dünyaya gelmesiyle güçlendirici ilişkilerin kurulmasını gerektiriyor. Burada aslında iki seçenek vardır: herkes için kendi kaderini tayin hakkı ya da “güçlü olan haklıdır” anlayışına daha yakın bir düzen. Bu, şiddetin doğuşudur.
Özgürlüğe değer verdiğini iddia eden bir dünyada acı gerçek şudur ki birçok ulus adalet üzerine değil, dikkatle gizlenmiş sömürü üzerine kuruludur. Her ulusal anıtın ve ekonomik başarı hikâyesinin ardında gizli bir bedel vardır: onları kontrol etmek, sömürmek ve susturmak için tasarlanmış sistemlerin içine doğan çocukların yaşamları. Bu, iktidarın neden olduğu planlanmamış, kastedilmemiş ikincil hasar değil planın bizzat kendisidir.
Adaletsizliğin Başladığı Yer
Adaletsizliğin hayatın ilerleyen dönemlerinde ortaya çıkan, hak edilmiş ya da provoke edilmiş bir şey olduğunu hayal etmeyi seviyoruz. Oysa gerçekte eşitsizlik miras alınıyor. Bir çocuğun geleceği çoğu zaman ilk nefesinden önce; doğduğu yer, ırkı, vatandaşlığı ve sosyoekonomik sınıfı gibi etkenlerle belirleniyor. Marjinalleştirilmiş topluluklarda doğan çocuklar, kendilerini korumadan önce bedenlerini denetleyen, eğitimlerini finanse etmeden önce gözetimlerini finanse eden bir dünyayla karşı karşıya kalıyor. Ve o ilk andan itibaren, güçlendirilmesi gereken yurttaşlar olarak değil; emek, yük ya da tehdit olarak konumlandırılıyorlar.
Kamu eğitimi sıklıkla büyük bir eşitlik sağlayıcı olarak lanse edilir ancak çoğu zaman toplumsal yeniden üretim sistemi olarak işlev görüyor. Ayrıcalıklı mahallelerde öğrenciler liderlik etmeye hazırlanırken, yoksul bölgelerde öğrenciler itaat etmeye hazırlanıyor. Okuldan hapishaneye giden yol bir metafor değil, bir haritadır. Yetersiz kaynaklara sahip okullardaki çocuklar, tüyler ürperten bir verimlilikle disipline ediliyor, suçlu olarak damgalanıyor ve hapse gönderiliyor. Gelecekleri tesadüf eseri değil, politikalar sonucu baltalanıyor.
Çocuk işçiliği hiçbir zaman ortadan kaybolmadı, sadece küreselleşti. Madenlerde, tarlalarda ve fabrikalarda çocuklar modern dünyanın konforunu besliyor. Akıllı telefonlar için mineraller çıkarıyor, Batı’daki dolaplar için hızlı moda ürünleri üretiyor ve küresel piyasaları besleyen gıdaları yetiştiriyorlar. Onları görmüyoruz çünkü ekonomi bizim gözümüzü kapatmamıza bağlı. Ve zengin ülkelerde bile, göçmen çocuklar tarımda uzun saatler çalışıyor, gözaltı merkezlerinde tutuluyor veya yasal oldukları yanılsaması altında belgesiz yeraltı dünyasına karışıyorlar.
Şiddetin Kaynağı Olarak Sınırlar ve Meşruiyetin Yeniden Düşünülmesi
Hiçbir kurum çocukluğun silikleşmesini sınırlar kadar güçlü biçimde uygulayamaz. Vatansız çocuklar, gözaltındaki reşit olmayan çocuklar ve refakatsiz mülteciler eğitim, sağlık hizmeti ya da güvenlik gibi temel haklardan mahrum bırakıldıkları hukuki bir arafta yaşıyorlar. Hukuk bu çocukları korumaz; aksine onları hedef alır. Ve devletler onları “yasadışı” olarak etiketleyerek sorumluluktan kurtulur. Şiddet sterilize edilir, bürokratikleştirilir ve meşrulaştırılır.
Eğer bir toplumun gücü çocuklarının silikleşmesine, kontrol edilmesine ya da mülksüzleştirilmesine dayanıyorsa o güç; seçimleri ne kadar demokratik, söylemleri ne kadar ilerici ya da kurumları ne kadar düzenli olursa olsun meşru değildir. Adalet çocukların sonradan, içine doğru büyüdükleri bir şey olamaz. Doğuştan sahip oldukları bir şey olmalıdır. Bu da evrensel sağlık hizmeti, eşit eğitim, sömürüden korunma ve bir çocuğun nerede ya da kime doğduğuna bakılmaksızın özgürce var olma hakkı anlamına gelir.
Bir Örnek: Coca-Cola ve Fairlife Sütü
Coca-Cola’ya ait olan Fairlife, Şubat 2025’te hayvanlara kötü muamele eden ve suyollarını kirleten süt çiftliklerinden tedarik edilen sütü kullandığı gerekçesiyle dava edildi. Kanıtlar, Coke/Fairlife’in, çocukların ve hayvanların kırılganlıklarını istismar ederek onlara yasa dışı şekilde zarar vermek ve işletmelere trilyonlarca dolara mal olacak şekilde, yarattığını iddia ettiği değeri ortadan kaldırarak milyonlarca hayatı riske atıp temelde yasa dışı bir standart/iş modeli kullandığını göstermektedir. Davadaki baş davacılardan biri, kendisini ve ailesini, günümüz dünyasındaki krizleri ele almak için gereken aile reformlarını örnekleyen kişiler olarak tanıtmış ve Stanford Üniversitesi tarafından yayınlanan bir makalede olduğu gibi detaylı yazılarda talep edilen değişiklikleri tamamen desteklemiştir.
Bu standart, değerleri ve etkileri bağlamından kopararak değerlendirmek ve raporlamak üzere tasarlanmıştır. Davada gördüğümüz zararların en önemli nedeni budur ve en savunmasız kesimler için hiçbir işlevsel koruma sağlamadan başlıyor. Bu yasa dışıdır.
Standart, sahte bir değerlendirme ve raporlama sistemi kullanılarak savunmasız çocuklar için ölümcül bir maliyetle, yasa dışı bir şekilde liderliğin zengin çocuklarının ihtiyaçlarına göre kıyaslanmaktadır. Bu, yapılan zararı gizleyen rakamlar uydurmak anlamına gelir.
Bu insan merkezli ve sürdürülemez standart, zarara neden olan en önemli tek değişkendir ve en az sekiz düzeyde bebeklere ve hayvanlara verilen zararı gizliyor. Bu standart Coke’un çocuklara yönelik uyguladığı yasa dışı bedeller, iklim için ölümcül ve diğer maliyetlerle elde ettiği aşırı servete el koymak gibi ahlaki ve yasal bir görevimiz olduğu gerçeğini gizliyor; eğer bunu yapmazsak o çocukların ölmeye devam etmesine izin vermenin sonuçlarına katlanmak zorunda kalırız. İklim krizine katkıda bulunan, temelden kusurlu bu aynı standardı, bu krizin sorumluluğundan kaçmak için kullanamayız; bu dolandırıcılık olur. Bu standardı kullanmanın maliyeti korkunç düzeydedir.
İklim değişikliğiyle ilgili ekonomi literatürünün merkezinde Karbonun Sosyal Maliyeti kavramı vardır. Bu hesaplama, yayılan her bir ton karbon için kaybedilen refaha bir fiyat biçmeye çalışıyor. Bu tahminlerin, zararları modellemek için kullanılan iskonto oranına duyarlı olduğu gösterilmiştir. Örneğin iskonto oranını yüzde 5’ten yüzde 2,5’e düşürmek, tahmini zararları çoğu zaman beş kat artırmaktadır.
Yasa dışı iskonto standardı, liderliğin çoğunlukla beyaz olmayan çocukların hayatı pahasına zenginleşmesinin temel nedenidir. Bu durum, yeşille aklama (greenwashing) ve insani yardımla aklamanın (humanewashing) ötesine geçerek, sivil hakları ve demokrasiyi baltalayan ve başkalarına maliyet çıkarırken bedelleri ödenmemiş kolay faydalar sağlayan daha temel bir “eşitlikle aklama” (equitywashing) sistemine uzanmaktadır. Bugünkü ekolojik ve siyasal krizlerimize yol açan şey; 20. yüzyılda ırksal adalet hareketlerinin “ayrı ama eşit” anlayışıyla baltalanmasından ve kuşaklar arası beyaz servetin gizli sorumluluğundan türetilen temelden yanlış aynı standardın kullanılmasıdır.
Eşitlik, neyin “yeşil” ve “insancıl” olduğunu doğru ve adil biçimde belirleyebilmemizi sağlayan bir güçlenme durumudur. Ne yazık ki, bu standart, hayvansal üretim gibi yıkıcı endüstrilere karşı olduğunu iddia eden birçok kamu yararı kuruluşu tarafından da benimsenmiştir. Bu kuruluşlar, karşı çıktıkları sektörler gibi, genellikle beyan ettikleri misyonlarını gerçekleştirmekten ziyade, en büyük finansörlerinin nesiller boyu sürecek servetini korumaya hizmet eden göstermelik müdahalelerde bulunurlar.
Birçoğu çalışmalarına, savunduklarını söyledikleri amaçlara aykırı biçimde gelecekteki hayvanların ve bebeklerin hayatlarını değersizleştirerek başlıyor. Pek çok hayvan hakları ve hayvan hukuku kuruluşu, hayvanların mülk olduğu fikrine mikro ve çoğunlukla göstermelik düzeyde karşı çıktı. Ancak makro düzeyde bunu kabul etmeleri, bağlamından kopuk etki ve değer iddialarının onlarca yıldır daha büyük olan sorunu gizlemesi nedeniyle hayvanlara faydadan çok zarar verdi.
Coke/Fairlife’a, onların desteklediği yardım kuruluşlarına ve ayrıca onlarca yıl boyunca Coke/Fairlife gibi kurumlara karşı çıkıyormuş gibi yapan yardım kuruluşlarına şu soruları sorabiliriz:
Çocukların dünyaya gelir gelmez doğum haklarının ihlal edilmesi nedeniyle her gün yaptığınız işin boşa gitmesini nasıl açıklıyordunuz? Bu tür doğuştan gelen haklardan elde edeceğiniz zenginliği ve otoriteyi, bu hakların korunması şartına bağlamaya razı olur muydunuz? Eğer geçmişe dönüp siyasi sistemlerimizde on yıllar öncesine ait bir değişiklik yaparak milyonlarca hayatı kurtarabilseydiniz, bunu yapar mıydınız? Eğer temel eşitsizlik nedeniyle yok edilen bir değeri ortaya çıkardığınızı iddia ediyorsanız, bu sistemi reforme etmek ve iddia ettiğiniz değerlerle uyumlu hale getirmek için istekli olmaz mıydınız?
Yasa dışı standardı kullananların ödemesi gereken iklim tazminatları bir tür meşru müdafaadır ve adalet sağlanana kadar bu bedeli ödeme yükümlülüğü zenginlerin yetişkin çocuklarına düşmelidir.
Gayrimeşruluk Şiddeti Besler
Gizli kalabildikleri için, bazıları milyonlarca insanın ölümüne yol açabilecek gayrimeşru şiddet sisteminden fayda sağladı.
Eğer devletler milletlerini temsil edici değilse ve bu nedenle şiddeti gayrimeşru biçimde kullanıyorsa, bu durum suç kaynaklı şiddeti ve devrimi farklı bir gözle anlamak açısından önem taşır. Kapsayıcı olmayan herhangi bir sistemden faydalananlar, o sistemi desteklemelerini caydırmak için, sistemin yarattığı şiddet riskine katlanmalıdırlar çünkü hayat kurtarabilecek bir sağlığı, kişinin kendi değerlerine aykırı olarak oluşturulmuşken elinde tutmak kötülüktür. Yukarıda ele alınan açıklamalar, kimin özgür veya kendi kaderini tayin etmeyi seçtiğini ve kimin konumunu başkalarına ölümcül bir bedel ödeterek istismar etmeyi seçtiğini, dolayısıyla karşılıklı koruma sisteminin dışında kaldığını doğru bir şekilde değerlendirmemize yardımcı olabilir.
Gerekli değişim için bir benzetme yapılabilir: tüm işler dökülmekte olan bir zeminde yapılır ve bazıları çalışmaya devam etmek isterken diğerleri çöker. Bu bedavacılar hepimizi tehdit ediyor. Neden? Kişilerin siyasi sistemleri etkileme kapasitelerinin, tarafsız bir bakış açısına veya objektif bir değerlendirme standardına göre eşit oranda dengelenmesini sağlayamazsak, kendi kaderini tayin etme anlamında özgür olmak fiziksel olarak imkânsızdır.
Eğer çocukların kendilerini etkileyen sonuçları şekillendirme kapasitelerini eşit oranda destekleyecek ve kendi kaderlerini belirlemelerini sağlayacak kadar yatırım yapmazsak, siyasi temsilci ve yetkili olduklarını iddia edenler gerçek anlamda temsilci olamazlar; çünkü temsil ettiklerini iddia ettikleri seçmenler eşit şekilde güçlendirilmiyordur. Eğer demokrasi doğru işliyorsa, başkalarının oluşması ve dünyaya gelmesi, yükümlülüklerimizi ve özgürlüklerimizi temelden değiştirmeli, başkalarının gücüne yer açmak için gücümüzü eşit oranda dengelemelidir.
Eğer bu gerçekleşmez, bunun yerine çocukları ekonomik girdiler olarak ele alır ve çevremiz parçalanırken bile bir “bebek kıtlığı”na panzehir olarak daha fazla büyümeyi talep edersek, o zaman herhangi bir kişi bir demokraside olmadığını anlar çünkü dengeleme gerçekleşmemekte aksine ortalama bir insan, bir vatandaş olarak temel haklara sahip olmak yerine, tüketme ihtiyacı ve ucuz işgücü sağlama yeteneği için kullanılmaktadır.
Dünyaya gelenler ya güçlendirilmiyor ya da hepimiz onların gücüne ve etkisine, buna çevrenin bozulması da dâhil olmak üzere, maruz kalmak zorunda bırakılıyoruz. Oysa güçlendirilmesi gereken yönetim ya da zenginler değil, yönetilenlerdir. Ayrıca bir çocuğun gelecekteki yaşam koşullarını doğduktan sonra değiştirmek zordur; bu yüzden adalet, çocukların altında doğmaması gereken eşiklere odaklanmalıdır.
Araştırmalar, her geçen gün yaşanan siyasi eşitsizlik ve büyümenin, yukarıda tartışılan sivil hak hareketlerinin baltalanmasının özel tarihinden kaynaklandığı iddia edilen etkileri ortadan kaldırdığını göstermiştir. Bu tarih, ırkçı “ayrı ama eşit” doktrininin (karmaşık kuşaklararası adalet çerçevesinde) sessiz bir devamı olarak kendini gösterdi. Bu süreç, beyaz olmayan çocukların çok daha az değerde olduğunu varsaymış ve iklim krizi bağlamında, kaynaklardan yoksun olmalarına rağmen zararın en büyük kısmını onların üstlenmesini beklemiştir.
Standart hayır kurumları, tarihsel olarak medeni haklar ve apartheid karşıtı hareketleri baltalamak için kullanılmanın avantajından yararlandılar; bu kurumlar, söz konusu ailelerin kendilerinden aşağıda olanlar için yaptıkları iddia edilen iyilikleri baltalayarak bu hak hareketlerini ilerlemesini engellediler. Bu hamle krizlerin en az sorumlu ve en savunmasız kesimlere verdiği zararı azaltmayı hedeflediğini iddia ederken, iklim ve ilgili krizler katlanarak hızlandı.
Sonra yavaş yavaş aile politikalarını kullanarak seçimlerde kullandıkları oylarını sulandırdık ve esasen bir alışveriş reyonu oyuna dönüştürdük. Ve sonra sıcaklığı yükseltmeye başladık.
Bir Çözüm: Bağlamlandırılmış Etki İddialarının Tarafsız Gerçek Kontrolüyle Desteklenmesi Gerekliliği
Dünyaya “değer kattığını” iddia eden insanlara ve kuruluşlara şu dört soruyu soruyoruz:
- Değer katma süreciniz sırasında dünyaya gelen çocukları hesaba nasıl katıyordunuz?
- Göreceli konumlanma ilişkileri açısından her gün neler oluyordu?
- Çevrenizdekilerde yankı uyandıran ve onları güçlendiren bir dil kullanarak meşruiyeti ve kanuna uyma yükümlülüğünü nasıl sağlıyorsunuz?
- İklim krizinde artan anne ve bebek ölümlerinin kaybını nasıl değerlendiriyoruz?
Çocukların haklarının ihlal edildiği, özgür ve eşit insan grupları oluşturmaya ilişkin fiziksel kapasitelerinin engellendiği koşullar altında dünyaya gelmeleriyle, çalışmalarımızın her geçen gün boşa gittiğini kabul etmeye herkesi çağırabiliriz. Çocukların siyasi eşitlik hakkına ilişkin doğuştan gelen en önemli haklarını ihlal etmek, misyonlarımıza faydadan çok zarar vermiştir.
Odak noktası, bebeklerin ve hayvanların birlikte çektiği acılar olmalı ve özel açıklamalar, etki iddialarını, çocukların hak ettikleri hakların ötesinde eşit haklara sahip olmadan dünyaya gelmelerinin gerçekliğiyle karşılaştırılmalıdır. Ne kadar şey boşa çıktı, temel koşullar ne kadar kötüleşti ve gerçek sesler ne ölçüde haklarından mahrum bırakıldı? Hakkaniyete dayalı tazminat kapsamında ödenmesi gereken de budur ve eğer değerlerimizi ciddiye alıyorsak, onları sadece özne-nesne ilişkileri değil, özne ilişkileri kurmak için de kullanacağız. Bu, iklim değişikliğine neden olan sistemden en çok fayda sağlayanların çocuklarına da iklim değişikliğinin yol açtığı zararların borç olarak yazılması anlamına gelebilir.
Bu çalışmanın kilit noktası, dürüst kuruluşların, usulsüzlük yapan ve tazminat taleplerini gizleyen kuruluşlarla rekabet edemediği haksız rekabet mücadeleleridir. Değerlerimizi dürüstlükle korumak için öncelikle, sahtekârlığı ve medeni haklar ile çocuk haklarının ihlallerini ele alan, yerleşik siyasi doğum eşitliği standartları uyarınca ödenmesi gereken kesin miktarı kabul etmeliyiz. Örneğin ihmal sonucu oluşan hasar tazminatı talepleri gibi durumlarda, dolandırıcılık nedeniyle ödenmesi gereken miktar, daha büyük tazminatların ödenmesi için bir başlangıç noktası olarak kullanılabilir.
Etki iddialarını, iklim ve çevre hasarı değerlendirmelerini ve tazminat süreçlerini önceden standartlaştırarak, genel olarak talep edilen sonuçların elde edilmesini sağlayabiliriz. Tüm iklim tazminatları, ölçülebilir ve kolektif kendi kaderini tayin hakkına dayanmalıdır. Bebekler üzerindeki iklimsel etkiler göz önüne alındığında, bu sistemin dışında hiçbir değer yoktur.
Bu yaklaşım, sayısız ölümü önleyebilir; zararları doğru biçimde hesaba katarak sıfırlayabilir ve telafi edebilir. Bu değişiklikler, iddia edilen etkilerin ne kadarının geri alındığını tam olarak açıklayan zorunlu bilgilendirme gereklilikleriyle başlar. Bu, daha az ihmalkâr bir dil kullanan ve belirli açıklamaları içeren bir sisteme geçmeyi içerir. Ayrıca, ihmallerimizi ve başkalarının zararına elde ettiğimiz faydaları telafi edecek aile temelli iklim ve diğer tazminatların önceliklendirilmesi anlamına gelir.
Bu açıklamalar, değerlerle ilgili iddiaları, çocukların değer deneyimlemek için ihtiyaç duyduğu gerçek ekosoyal temel ile doğum ve gelişimlerinin, bebeğin ihtiyaçlarının ötesinde, bu temel değerlemeyi nasıl değiştirdiğiyle karşılaştırmayı gerektiriyor. Bu bilgilerin gizlenmesi, tazminat yükümlülüğünü ve çocukların haklarının ihlal edildiği, gelişmeleri için ihtiyaç duydukları ekolojilerin bozulduğu ve bu gerçeği değiştiremeyecek şekilde siyasi olarak dışlandıkları koşullarda doğmalarından nasıl fayda sağladığımıza dair doğru değerlendirmeleri gizliyor.
Hayır kurumlarının ihmallerinin veya yanlış iddialarının özünde, iklim krizine neden olan aynı temel haklar ve açıklama sisteminin, bu krizden doğacak sorumluluktan kaçınmak için kullanılması yatmaktadır. Temel ihmaller ele alınmadığı sürece, kriz derinleştikçe aslında altta yatan nedenleri gizleyerek faydadan çok zarar veriyor oluruz.
Özünde, doğumla ilgili konumsallığı-sonuçları yönlendiren ve birincil belirleyici olan temel sistemi-görmezden gelirken kendimizi kurtarıcı gibi göstermemize imkân tanıyan bir “çifte kazanç” sistemi yaratıyoruz. Bazıları, iklim krizinin sayısız masum insanı öldüreceği anlaşılınca bunu değiştirmeye çalıştı. Düşük ortam sıcaklıkları, göreceli gıda güvenliği ve bizi kendi kaderimizi tayin etmeye doğru götüren fırsatlar gibi her gün keyfini çıkardığımız değerleri ele alalım. Kamu yararına ilişkin sonuçların en önemli belirleyicisini kendi çıkarımız için gizlemek yerine, bu açıklamaları yapacak ve gerekli tazminatları ödeyeceğiz.
Fair Start Movement (Adil Başlangıç Hareketi), daha önce açıklanmayan büyüme etkilerinin, çocuk hakları ihlallerinin gerçek zarar düzeyine, giderek bozulan ekosistemlere ve kitlesel siyasi hak mahrumiyetine kıyasla nasıl daha da arttığının ortaya çıkarılmasını sağlamak için yasal işlem başlatmıştır. Herkesin kendi kaderini tayin etme fiziksel kapasitesine hangi kurumların müdahale ettiğini bilme hakkımız vardır.
Milletler ve elitleri, çocukların yetkilendirilmiş yurttaşlar olarak kapsanmasını ve gelişimini sağlamanın ne anlama geldiğini göz ardı edemezler; aksi takdirde kaos ve şiddet ortaya çıkar. Yatırım eksikliğinden fayda/kar sağlayanlar, bu riskle yüzleşecek olanlar olabilir. Bu durum, şiddetin kaynakları, zengin çocukların yanlış bir şekilde refah içinde yaşadığı ticarileşmiş toplumları demokratikleştirebilecek biçimde yeniden dağıtabileceği durumda, doğum piyangosunu kazanamamış masum çocukların ölümcül bedeller ödediği düşünüldüğünde, iki kat daha geçerlidir.
Uluslar; askeri güçleri ya da piyasa büyüklükleriyle değil, en genç üyelerine sağladıkları güvenlik, onur ve özgürlükle değerlendirilmelidir. Sistemlerimizin çocukların kontrollü acı çekmesine ne kadar derinden bağlı olduğunu kabul etmediğimiz sürece, adalete dair her türlü iddia boş kalacaktır.
Adil bir dünya onların sırtından inşa edilemez. Onların insani bütünlükleri merkeze alınarak inşa edilmelidir.
*Carter Dillard, Fair Start Movement politika danışmanıdır.
Tercüme: Ali Karakuş
