Duygunun Nörobilimine Eleştirel Bir Yaklaşım

Psikiyatride ve psikolojide, duyguları ifade eden yalın bir teori olmamakla birlikte, “psikopatoloji” alanında birçok tanı ve tedavi girişimi yapılıyor; “felsefe “yapmak”tan kaçınılmaya çalışılırken, maalesef ilkel bir felsefenin ve popüler bakışın içine düşülüyor. Son dönemde bilimsel akıl yürütmenin ne olduğuna gerçekten kafa yoranlar ortaya çıkmış, felsefi eleştirilerden yararlanarak ve popüler bilgiye boyun eğmeyerek duygu ve düşüncenin gerçekte ne olduklarını daha titiz bir şekilde soruşturmaya, buna uygun yeni teori oluşturma yoluna gitmeye başlamıştır.
Haziran 8, 2026
image_print

Modern bilim ve tıptaki gelişmeler, özellikle beyin inceleme ve görüntüleme tekniklerinin keşfi, 1960’lardan sonra nörobilim ve/veya nörobiyoloji kavramlarının ortaya çıkmasına, akademide ve bilim topluluğunda bu adlarla organizasyonlar yapılmasına neden oldu.  Beyin hücrelerinin, nöronların ve nöral devrelerin temel özelliklerini ve işlevlerini anlamayı hedefleyen bu bilim dalı, aslında birçok bilim alanının (fizyolojianatomimoleküler biyolojigelişim biyolojisisitolojimatematiksel modelleme ve psikoloji) ortaklaşa çalışmasını öngörür. Nörobilim, altın çağını 1990’lardan itibaren yaşamaya başladı; nöroteoloji, nöropsikanaliz, nörofelsefe de dâhil olmak üzere birçok alanda yeni fikirler ortaya çıkmasına vesile oldu. Bu atağını, dikkatlerin  kurucularından Eric Kandel’in biyolojik bilimlerin nihai zorluğu” diye ifade ettiği, “Öğrenme, bellek, davranış, algı ve bilincin biyolojik temelinin anlaşılması”na yönelmesiyle yaptı.

Gelinen noktada nörobilimin insanlığa en büyük katkısı tıp alanında; nörolojipsikiyatrinöroşirürji, psikoşirürji, anesteziyoloji ve ağrı tıbbı, nöropatoloji, nöroradyoloji, oftalmolojikulak burun boğaz, klinik nörofizyoloji, bağımlılık tıbbı ve uyku tıbbı, nörobilimsel araştırmaların sonuçlarından fevkalade çıkarımlar yapıyor, tıbbi bakışa, klinik uygulamalara, tedavilere aktarmaya gayret ediyorlar.

Bizim “duygu ve haleti ruhiye” üzerine olan bu yazımızda nörobilimle ilgilenme nedenimiz, bazı nörobilim teorilerinin “afektif nörobilim” (duygu nörobilimi) adı altında doğrudan doğruya bu konuyla ilgili olması, duygusal yaşantıları beyin işlevleri bağlamında anlamaya çalışması nedeniyle. Kısaca böyle söyledik ama açmak gerekirse şöyle de diyebiliriz: Nörobilim ile ilgiliyiz çünkü artık, psikoloji ve antropoloji olmak üzere beşeri bilimlerin, felsefenin, ilahiyatın fikir ürettiği benlik, bilinç ve irade gibi konularının nörobiyolojisi üzerine de çalışmalar yapılıyor, kayıtsız kalınamayacak görüşler öne sürülüyor. Çünkü artık nörobilim, bir süreden beri, genel insanlık bilgisinin olmazsa olmaz bir boyutunu oluşturmaya başlamış vaziyette. Her ne kadar akademinin eski anlayışında, tüm bu alanlar birbirinden bağımsızmış gibi dursalar da bundan böyle insanla ve bilgiyle ilgilenen herkes, gözlerini, kulaklarını nörobilimin yaptıklarına, söylediklerine çevirmek durumunda.

Nörobilim ilgimize şunları da ilave etmeliyiz: Üzücü olan şu ki, nörobilim, teolojiden felsefeye, psikanalizden antropolojiye her alanı etkilemesine rağmen, bu etkinin nörobilim öncesi bakışlarla bir diyalog şeklinde değil de ilgili alanlardan nörobilimsel görüşleri aynen kendi sahasına uygulamak isteyenlerin organizasyonuyla olup bitiyor. Bu durum da sanki yüzlerce yıllık, benlik, bilinç, irade, zihin/beyin problemi gibi konuların nörobilim sayesinde bir çözüme kavuştuğu ya da kavuşacağı havası uyandırıyor. Oysa yakından bakıldığında, nörobilimsel keşiflerin ve bakışların, eski tartışmaları çözmek bir yana, yeni boyutlar ve katmanlar ekleyerek daha da alevlendirdiği görülecektir.

Hakkını yememek lazım, kimi zaman nörobilimcilerle özellikle filozoflar arasında fevkalade önemli diyaloglar da oluyor. Mesela nörobilimci Jean-Pierre Changeux ile çağımızın en parlak filozoflarında Paul Ricoeur’un Neden Nasıl Düşünürüz? Etik, İnsan Doğası ve Beyin Üzerine Bir Tartışma adında bir kitap olarak da yayınlanan diyalogları bunun güzel bir örneği. Nörobilimcilerin kadim sorulara ürettiği cevapları içeren teorilere ve böyle örnek diyalog çabalarına bakıldığında, ortada hayli ateşli tartışmalar olmasına rağmen bunların bir sonuca varmaktan çok uzak olduğunu söyleyebiliriz.

Tüm bu açıklamalardan sonra, ele aldığımız “duygu, haleti ruhiye” konusunda nörobilimsel çalışmalara ve görüşlere kulak vermenin zorunluluğu anlaşılmış olmalıdır. Zihnin işleyişinde duygunun tuttuğu yeri nörobilimcilerin nasıl konumlandırdıklarını görmek, günümüz bilgi akışı açısından şart olduğu gibi yararlı bir bakış da sağlayabilir.

Şüphesiz nörobilimcilerin duygu alanındaki fikirlerini en derli toplu halde dile getiren ve sonraki araştırmalara da kapıyı aralayan Antonio Damasio’nun “Descartes’in Yanılgısı: Duygu, Akıl ve İnsan Beyni” ve “Olanı Biteni Hissetmek: Bilincin Oluşumunda Beden ve Duygu” adlı çalışmaları olmuştur. Biz de ondan başlayalım.

Bir çığır açıcı: Antonio Damasio

Psikiyatride ve psikolojide, duyguları ifade eden yalın bir teori olmamakla birlikte, “psikopatoloji” alanında birçok tanı ve tedavi girişimi yapılıyor; “felsefe “yapmak”tan kaçınılmaya çalışılırken, maalesef ilkel bir felsefenin ve popüler bakışın içine düşülüyor. Son dönemde bilimsel akıl yürütmenin ne olduğuna gerçekten kafa yoranlar ortaya çıkmış, felsefi eleştirilerden yararlanarak ve popüler bilgiye boyun eğmeyerek duygu ve düşüncenin gerçekte ne olduklarını daha titiz bir şekilde soruşturmaya, buna uygun yeni teori oluşturma yoluna gitmeye başlamıştır. Onların başında Antonio Damasio geliyor.

Damasio, günlük dilde birbirinin yerine kullanılan duygu ve his kavramlarını da net bir şekilde ayırır: Duygular (emotions), bedenin dış veya iç uyaranlara karşı verdiği biyolojik, otomatik ve fiziksel tepkilerdir (kalp atışının hızlanması, hormon salınımı, kasların gerilmesi gibi). Yani duygular, gündelik dille hissedilen hissiyatlar olmaktan ziyade bedende ortaya çıkan bilinçsiz fenomenler, üçüncü taraf tarafından gözlemlenebilen fizyolojik süreçlerdir. Hisler (feelings), bedenin yaşadığı bu otomatik fiziksel değişimlerin beyin tarafından algılanıp bilinç düzeyinde öznel olarak fark edilmesidir. Yani hissiyatlar, şahsi, birinci tekil şahıs fenomenlerdir. Bilinç, beynin bedenin durumunu sürekli olarak izlemesi ve bu süreçte bir “benlik” algısı yaratmasıyla ortaya çıkar.

Damasio’ya göre, akıl yürütmek ve karar vermek için gereken verisel bilgiler, zihne imgeler şeklinde gelir ancak imgeler zihinde, nesne ya da olayların veya sözcük ya da cümlelerin fotokopileri gibi depolanmazlar. İnsanın muhteşem algılama, bellek ve akıl yürütme etkinliklerini sağlayan şey, erken duyu kortekslerindeki sinirsel ateşleme modellerinin etkileşmesinden doğmaktadır. “Zihin” olarak adlandırdığımız fizyolojik işlevler ise, yalnızca beynin değil, beyinle beden ve çevre arasında sürüp giden yapısal ve işlevsel bir topluluğun türevidir. Sözü edilen sinirsel temsiller, erken duyusal kortekslerde meydana gelir ama erken duyusal korteksteki etkinlik için, sahne arkasında, kortekste ya da korteks-altı çekirdeklerde, bazal ganglionlarda, beyin sapında ve başka yerlerde işleyen karmaşık süreçlere gereksinim duyulur.  Yani beynin modern ve deneyimle güdülenen, evrimsel olarak daha yeni kesimlerindeki (neokorteks) devrelerin etkinliği, zihnin temeli olan imgelerin üretimi için şarttır ama beynin evrimsel bakımdan daha eski kesimleri (beyin sapı, hipotalamus) sağlam değilse ve işbirliği yapmazsa neokorteks imge üretemez.

İnsan beyninin daha ziyade genom tarafından belirlenen evrimsel bazda eski kesimlerinden ayrı olarak zihnin imge üretim sürecinde, beyin dışında kalan bedenin yalnızca destek ve ayarlama hizmeti değil, temsiller için temel bir konu sağlaması gerekmektedir. Bunun başlıca nedeni, doğrudan doğruya sağ kalımla ilgilidir; beynin ve zihnin işlevlerinin amacı, çevreye uyum oluşturarak organizmanın hayatta kalmasını sağlamaksa, bunu başarmanın ilk yolu, doğuştan var olan devrelerle, bedendeki sistemlerin işleyişini denetleyebilmekten, yani organizmanın bütünlüğünü sağlayan biyolojik süreçlerin temsillerini oluşturmaktan geçmektedir.

Önceden düzenlenmiş mekanizmalar, yalnızca temel biyolojik düzen için önem taşımazlar; onlar organizmanın nesneleri sağ kalım açısından “iyi” ya da “kötü” diye sınıflandırması için de gereklidir. Bu açıdan “önceden düzenlenmiş mekanizmalar”, nesne ilişkilerinin biyolojik temelini oluşturmaktadırlar ancak nesneleri “iyi” ya da “kötü” diye tanımlayabilmemiz, zihnimizde organizmanın hayatta kalabilmesi için, doğuştan getirdiğimiz, önceden düzenlenmiş sinirsel temsil ağlarıyla, imge kaynaklarıyla mümkündür. Şüphesiz böyle doğuştan edinilmiş sağ kalım stratejileri, birçok hayvan türü için de geçerlidir ama bu işlev insanda evrimsel-eski beyin tarafından yerine getirilemeyecek kadar karmaşıklaşmıştır. Amaç, insan için de biyolojik varlığın sürekliliğini sağlayabilmektir ama etik kurallar ve toplumsal geleneklerle, yeni beynin koordinasyonunu üstlendiği imgeye dayalı (zihinsel) etkinliklerle zenginleşmiştir.

Ona göre birincil adını verdiği duygular, başrollerde amigdala ve ön singulatın bulunduğu limbik sistem devrelerine dayanmaktadır. Damasio, duygulara benzer biçimde hisleri de bazı bölümlere ayırır; mutluluk, üzüntü, öfke, korku ve tiksinme ona göre temel evrensel duygularla ilgili hislerdir ve önceden düzenlenmiş, doğuştan getirilen beden hali tepkisinin profiline karşılık gelirler. “İkinci bir his çeşidi ise yukarıdaki beş duygunun ince çeşitlemeleri olan duygulara dayanır: Aşırı canlılık (öfori) ve haz (ekstaz) mutluluğun çeşitlemeleri; melankoli ve isteksizlik, üzüntünün çeşitlemeleri; panik ve utanma da korkunun çeşitlemeleridir. Bilişsel halin daha ince nüansları, duygusal beden halinin daha ince çeşitlemeleriyle bağlantılı olduğunda, bu ikinci tür hisler, deneyimlerle ayarlanır. Girift bir bilişsel içerikle, önceden düzenlenmiş beden hali profilinin çeşitlemesi arasındaki bağlantı, bize pişmanlık, mahcubiyet, intikam gibi duygu nüanslarını yaşatır” (s.155).

Damasio, bu temel ve karmaşık hislerden ayrı olarak, bir de duygusal hallerden değil de arka plandaki beden hallerinden kaynaklanan, duygular arasında hüküm süren beden hallerine karşılık gelen, “Kendini nasıl hissediyorsun?” sorusuna yanıt verebilmemizi sağlayan “arka plan hisleri”nden bahseder. Arka plan hissi, bedenimizin duygular tarafından sarsılmadan önceki halinin bizdeki imgesidir. “Normal şartlar altında, beden halinin çok az bir kısmının bilinç düzeyinde göründüğüne inananlar, bir daha düşünseler iyi olur. Bedenimizin her yerinin her an farkında olmadığımız doğrudur, çünkü görme, işitme ya da dokunma yoluyla edindiğimiz dış olayların temsilleri ve içsel olarak yarattığımız imgeler, bedenimizin sürekli ve kesintisiz temsilinden dikkatimizi etkili biçimde çeler. Ne var ki dikkatimizin genellikle çevreye uyumlu davranış için gerekli olan başka yerlerde yoğunlaşması, beden temsilinin olmadığı anlamına gelmez; çünkü en küçük bir acı ya da rahatsızlık bile bir anda dikkatinizin tekrar oraya yönelmesi için yeterlidir. Arka plandaki beden duyumu süreklidir ama pek farkına varılmayabilir, çünkü bedendeki herhangi bir şeyin belirli bir bölümünü değil, içindeki hemen hemen her şeyin genel halini yansıtır” (s.158). Hangi türü olursa olsun hisler, bedenimizi hatırlamamızı sağlar; bedenimizde olup bitenin bir anlık görüntüsünü, başka nesne ve durumların imgeleriyle yan yana gelmiş halde sunar ve bu arada diğer imgelere iyilik veya kötülük, zevk ya da acı niteliği verir. Damasio, bu özelliği nedeniyle hislere ayrıcalıklı bir konum verir. Ona göre, hisler bedenle kopartılması olanaksız bağları yüzünden zihinsel yaşamımızda egemen durumdadırlar. Beyin, bedenin eli kolu bağlı izleyicisi olduğu için hisler galip gelen taraftır. “İlk önce gelen, sonradan gelene bir referans oluşturduğu için de, beynin geri kalan kısmı ile bilişin nasıl çalışacağı konusunda hislerin söz hakkı vardır; etkileri muazzamdır”. Ancak Damasio, bir hissiyata sahip olmakla onu bilmenin aynı şey olmadığını, hissiyat üzerine düşünmenin ve onu bilinçli hale getirmenin başka bir adımı daha gerektirdiğini de vurgular.

Damasio’nun yanılgısı mı felsefi yetersizliği mi?

“Önceki iki kitabımda duygu ve hisler önemli ama çok farklı bir rol almıştı. Descartes’in Yanılgısı (1994; Türkçe çeviri 1999-EG) duygu ve hislerin karar vermedeki rolüne dikkat çekiyordu. “Olanı Biteni Hissetmek: Bilincin Oluşumunda Beden ve Duygu”(1999b; Türkçe çeviri 2024-EG) da ise duygu ve hislerin benliğin oluşumundaki rolünü özetliyordu. Bu kitap, odak hislerin kendisi ve ne oldukları ve ne sağladıkları üzerinedir (s.6). Damasio’nun bu cümleleri ise 2003 yılında (Türkçe çeviri, 2018) yazdığı Spinoza’yı Ararken: Haz, Acı ve Hisseden Beyin kitabındandır. Daha yukarıdaki alıntılar, Descartes’in Yanılgısı’na aittir. Damasio, sonradan da bu konuda çalışmayı ve yazmayı sürdürmüştür. Amacı, Descartes’in Yanılgısı’ndaki temel tezlere biraz daha açıklık getirmeye ve doğrulamaya yöneliktir.

Biz elbette onun bu çığır açan bakışının öneminin farkındayız ve takdirle karşılıyoruz. Ancak yakından baktığımızda ilk göze çarpan şey, felsefi bakışındaki yetersizliktir. Ne ki üstat felsefi bakışını derinleştirmek yerine ilk tezlerini diğer alanlara doğru genişletmeyi seçmiştir. Duygu ve his arasında yaptığı ayrım, beden zihin bağlantısını kurma çabası çok önemlidir ama çabasının köklerine uzanan Descartes’i bir kalemde silip atması, Spinoza’yı öne çıkarması anlaşılır gibi değildir. Damasio’nun Descartes’i anlayamadığı veya hatalı anladığıyla ilgili olarak ciddi makaleler yazılmıştır ama maalesef kendisiyle birlikte bu hatalı çıkarımları da şöhret kazanmış ve zihinlere kazınmıştır. Dikkatli bakıldığında onun Spinozacılığının en çok da Ethica’nın 2. Bölümündeki 13 ver 23.cü önermelere yani “insan zihni, insan bedeninin fikridir” dayandığı görünür. Oysa bu bakış, başlı başına ele alınmayı gerektiren bir problematiktir. Mesela Lacancı düşünür Slavoj Zizek, Parallax Wiev’de (2006; Türkçesi, Paralaks: Boşluk ve An, 2023)  Damasio’ya güçlü bir eleştiri yöneltmiş, onun tespitlerinin önemini kabul etmekle birlikte bilinci biyolojik düzenleme (homeostaz) süreçlerine fazlaca bağlamasına itiraz etmiş, öznenin negatif yanlarını, çatışma ve simgesel boyutunu açıklayamadığını öne sürmüştür. Zizek’e göre insanın dile sokulması yani simgesel bir varlık oluşu, beyinleri ve bedenleri değiştiren ve yeniden şekillendiren “devrimci” sonuçları vardır ve Damasio, insanın ikinci doğası niteliğindeki bu özelliği, dilin kesici müdahalesinin önemini görememektedir.

Prof. Dr. Erol Göka

Prof. Dr. Erol Göka:
1959 yılında Denizli’de doğdu. Evli ve 5 çocuk babası. 1992’de psikiyatri doçenti, 1998’de Ankara Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi Psikiyatri Kliniği Şefi oldu. Halen Sağlık Bilimleri Üniversitesi Tıp Fakültesi Ankara Şehir Hastanesi Psikiyatri Kliniği Eğitim ve İdari sorumlusu. Türkiye Günlüğü dergisinin yayın; birçok tıp ve beşerî bilimler alanındaki derginin danışma kurullarında bulunuyor. Türk Grup Davranışı kitabı ile Türkiye Yazarlar Birliği 2006 yılı “Yılın Fikir Adamı Ödülü”ne layık görülen Erol Göka’ya, 2008 yılında da Türk Ocakları “Ziya Gökalp İlim ve Teşvik Ödülü” verilmiştir.

Web: erolgoka.net
Mail: [email protected]

Yayınlanan kitapları içinde öne çıkanlar:

-Türklerin Psikolojisi (2008; 2017)
-Kadınlar, Erkekler, Âşıklar (Dr. Sema Göka ile birlikte, 2008)
-Yedi Düvele Karşı: Türklerde Liderlik ve Fanatizm (2009),
-Hoşçakal: Kayıp, Matem ve Hayatın Zorlukları (2009; 2018)
-Türk’ün Göçebe Ruhu (2010; 2019)
-Geçimsizler: Kişilikleri Tanıma ve Geçinmeyi Kolaylaştırma Kitabı (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2011; 2019)
-“Gerçek” İnsanın Yüzünde Yazar mı: Batı, İslâm ve Bilim Dünyasında Kişiliği Yüzden Tanımak (Dr. Murat Beyazyüz ile birlikte, 2012; 2020)
-Hayatın Anlamı Var mı? (2013; 2019)
-Yalnızlık ve Umut: Günümüzde Varoluşsal Çaresizlikler ve Çıkış. (2020)
-Mutedil Müslümanların Günümüzdeki Düşmanları (2016)
-İnternet ve Psikolojimiz: Teknomedyatik Dünyada İnsan (2017)

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA