Doğu’dan Gelen Odysseus: Bir Yunan Kahramanının Babil Bağlantısı

Mezopotamya kültürünün Yunanistan’a aktarımı çok boyutluydu ve son derece önemli bir dilsel bileşen de içeriyordu. Afro-Asyatik dil ailesinin Sami (Hamitik olanın aksine) koluna ait bir dil olan Akadca, özellikle sözcüksel düzeyde, Hint-Avrupa dil ailesinin (ya da “dil filumunun”) bir üyesi olan Yunanca üzerinde önemli bir etki yarattı. Bu bağlamda, Mezopotamya kültürünün yanı sıra Mısır kültürünün de büyük bir bölümünü Yunanistan’a aktaran Fenikelilerin dili de önemliydi; onların dili de Afro-Asyatik dil ailesinin Sami koluna aitti.
Ağustos 28, 2026
image_print

Ne mutlu Odysseus gibi güzel bir yolculuk yapana, (…)
Ve sonra deneyim ve bilgelikle dolu olarak dönene
Ömrünün geri kalanını yakınları arasında yaşamak için!

– Fransız Rönesans şairi Joachim du Bellay (1522-1560) [1]

Odysseia, Troya Savaşı’nın Yunan kahramanlarından biri olan Odysseus’un, İthaka adasındaki evine dönüş yolunda on yıl süren dolaşmalarını anlatan bir Yunan destanıdır. İkiz eseri İlyada ise bu savaşın hikâyesine odaklanır: Yunanlıların, konumu sayesinde Ege Denizi’ni ve tüm Akdeniz’i Karadeniz’e bağlayan, stratejik ve ticari açıdan önemli bir boğaz olan Çanakkale Boğazı’ndan geçişi kontrol edebilen kuzeybatı Anadolu’daki Troya kentini kuşatmasını ve nihayetinde yıkmasını konu alan bir çatışma; Troya, İlion (ya da Ilium) olarak da biliniyordu, dolayısıyla “Troya Destanı” anlamına gelen İlyada adı buradan gelir.

İlyada ve Odysseia’nın uzun süre Homeros adında tek bir Antik Yunan yazarın eseri olduğuna inanıldı; ancak 19. yüzyılın sonlarında tarihçiler, bu iki destanın, MÖ 800 ile 700 yılları arasında, çok daha önce, yani Tunç Çağı’nın sonunda, yaklaşık MÖ 1200’de yapılmış tarihsel bir savaştan esinlenen ve sözlü olarak aktarılmış hikâyeleri yazıya geçiren farklı yazarların eseri olduğuna giderek daha fazla ikna oldular. O hâlde Homeros adında bir şair hiç var olmamış olabilir: Homeros, nihayetinde İlyada ve Odysseia biçiminde kodlanan, sözlü olarak aktarılmış hikâyeleri yaratan ve yaygınlaştıran çok sayıda anonim şair ve ozanın neredeyse kesinlikle bir “bileşik karakteri” ya da “kişileştirmesi”ydi.

Her ne olursa olsun, İlyada ve Odysseia Batı edebiyatının en eski eserleridir ve yapay zekaya göre genellikle “Batı edebiyatının ve bilincinin temel metinleri” olarak kabul edilir, hatta genel olarak Yunan kültürünün ve Batı Uygarlığı’nın “temel taşı”nı oluşturdukları düşünülür. Bu ikiz eser, 19. yüzyılda Avrupalı akademisyenler tarafından ortaya atılan ve ilk Batı Uygarlığı olan Antik Yunan uygarlığının neredeyse ex nihilo, yani yoktan var olduğunu ya da bir Yunan ifadesiyle, bilgelik tanrıçası Athena gibi “Zeus’un alnından tam teşekküllü olarak çıktığını” öne süren “Avrupamerkezci” “Yunan Mucizesi” teorisinin paradigmasına kusursuz biçimde uyar.

Buna karşılık, günümüzde tarihçilerin çoğu olmasa bile birçoğu, MÖ 5. binyıl gibi erken bir tarihte Sümer’de ortaya çıkan, ancak Kral Hammurabi’nin hükümdarlığı döneminde (MÖ 1792–1750) zirveye ulaşan antik Mezopotamya Uygarlığı’nın Yunanistan üzerinde yarattığı muazzam etkiyi kabul etmektedir. O dönemde bölgenin metropolü Babil’di ve kentin mimari simgesi, teraslarında bahçeler bulunan bir ziggurat, yani basamaklı piramit olan ve “Asma Bahçeler” adıyla anılan yapı, bizzat Yunanlılar tarafından Dünyanın Yedi Harikası’ndan biri ilan edilecekti. Mezopotamya’nın bu altın çağında başlıca dil artık Sümerce değil, Akadcaydı.[2] Her hâlükârda, uygarlığın “ışığının” Yunanistan da dâhil olmak üzere Batı topraklarına doğudan ulaştığı düşüncesi, gün doğumundan esinlenen Ex Oriente Lux, “Işık Doğu’dan gelir” özdeyişinde ifadesini bulmuştur.

Mezopotamya’nın “doğu” kültürü, deniz yoluyla Fenike üzerinden, kara yoluyla ise Dicle Nehri’nin yukarı kesimlerinde yer alan Asur ve Anadolu Yarımadası’nın engin yaylaları üzerinden “batı” Yunan dünyasına ulaştı. Yunanistan’ın benzer biçimde verimlenmesi, yine Fenikelilerin aracılık ettiği Mısır’dan ve daha az ölçüde, dilsel ya da kültürel anlamda Yunan olmayan Girit’teki Minos Uygarlığı’ndan kaynaklanan etkilerle gerçekleşti. İşte bu tarihsel koşullar altında, merkezi Mora Yarımadası olan Yunanistan’ın Miken Tunç Çağı uygarlığı MÖ 2. binyılın ortalarında ortaya çıktı. Homeros, tarihsel Troya Savaşı’nda savaşan savaşçıları Yunanlılar olarak tanımlamadı: Bu adlandırma onun zamanında henüz mevcut değildi.[3] Onlardan, başta Akhalar ve Danaoslar (ya da Danaoi) olmak üzere, topluca Mikenler olarak tanımlanan etnik gruplara ait olduğu kabul edilen belirli “kabilelerin” adlarıyla söz etti.[4] İlyada’da Yunan komutan Agamemnon’un, Miken uygarlığının en parlak döneminden 3.000 yılı aşkın bir süre sonra bugün bile etkileyici kalıntıları modern Yunanistan’ın başlıca turistik cazibe merkezlerinden birini oluşturan Mora Yarımadası’ndaki Miken kentinin kralı olması da tesadüf değildir.

Mezopotamya kültürünün Yunanistan’a aktarımı çok boyutluydu ve son derece önemli bir dilsel bileşen de içeriyordu. Afro-Asyatik dil ailesinin Sami (Hamitik olanın aksine) koluna ait bir dil olan Akadca, özellikle sözcüksel düzeyde, Hint-Avrupa dil ailesinin (ya da “dil filumunun”) bir üyesi olan Yunanca üzerinde önemli bir etki yarattı. Bu bağlamda, Mezopotamya kültürünün yanı sıra Mısır kültürünün de büyük bir bölümünü Yunanistan’a aktaran Fenikelilerin dili de önemliydi; onların dili de Afro-Asyatik dil ailesinin Sami koluna aitti; İbraniceye çok benziyordu ve İbranice gibi Akadcanın da yakın bir akrabasıydı.

Anadolu’nun batı ucunda, Ege Denizi kıyısında yer alan İyonya Yunanistanı’nın, Mezopotamya’nın yanı sıra Mısır’ın kültürel ve dilsel etkilerinin Yunan dünyasına girdiği ve oradan Yunan anakarasına yayıldığı koridor olduğu söylenebilir. Antik Çağ’da bile İyonya, İzmir’de ya da belki de açıklarındaki Sakız Adası’nda yaşadığına inanılan Homeros ile ilişkilendiriliyordu. Yapay zekaya göre de İlyada ve Odysseia, “Epik Yunanca” olarak da bilinen ve “İyonya Yunancası ile diğer lehçelerin edebî bir karışımı” olarak tanımlanan “Homeros Yunancası” ile kaleme alınmıştır. Dolayısıyla İlyada ve Odysseia’nın neredeyse kesinlikle Akadca kökenli isimlerle dolu olduğunu öğrenmek şaşırtıcı değildir.

Örneğin Homeros’un kendi adı, Mezopotamya dilleri uzmanı İtalyan paleodilbilimci Giovanni Semerano’nun (1913–2005) ileri sürdüğü üzere, neredeyse kesinlikle Akadca “şarkıcı” ya da “ozan” anlamına gelen zammeru teriminin bir biçimidir.[5] Bu yorum, daha önce de belirtildiği gibi, İlyada ve Odysseia’nın büyük olasılıkla sözlü bir geleneğin ürünü olduğu ve bu geleneğin, destan Mark Twain’in meşhur esprisindeki ifadeyle “Homeros ya da aynı adı taşıyan başka biri” tarafından kâğıda dökülmeden çok önce yaşamış bir ya da daha fazla anonim ozana atfedilmesi gerektiği gerçeği ışığında ikna edicidir. Semerano’nun çok sayıdaki kapsamlı ve son derece titiz çalışmasının, özellikle de 1984 ve 1994 yıllarında Floransa’da yayımlanan iki ciltlik başyapıtı Le origini della cultura Europea’nın incelenmesi, genel olarak Yunanca sözcüklerin ve özellikle de isimlerin Akadca ya da başka bir Afro-Asyatik kökene sahip gibi görünen sayısız başka örneğini ortaya koyar; bunların arasında Homeros, onun dünyası ve destanlarıyla ilişkilendirilen pek çok isim de vardır. Şimdi bunlardan bazılarını inceleyelim.

Homeros’un İyonya Yunanistanı’ndan geldiği varsayılır, peki “İyonya” ne anlama gelir? Bu ad Afro-Asyatik kökenliydi: Eski Mısır dilinde Jawan, İbranicede Javan, Akadcada ise uwanu (ya da ummanu) biçimindeydi ve Hindistan ile İran’ın Hint-Avrupa dillerine yavana ve yauna olarak geçti; anlamı “kalabalık”, “halk”, “insanlar”dı. Başlangıçta bu adın oldukça aşağılayıcı bir çağrışıma sahip olduğu anlaşılıyor. Mezopotamyalılar bu adı, etnik kökenleri ya da dilleri ne olursa olsun, genel olarak Anadolu’nun —kendi bakış açılarından— kültürel açıdan daha az gelişmiş sakinlerini belirtmek için kullanıyorlardı; ancak anlamı zamanla özellikle Anadolu’nun Ege kıyılarında yaşayan Yunanlıları ve nihayetinde nerede yaşarlarsa yaşasınlar bütün Yunanlıları belirtmek üzere değişti. Bu, Yunan anakarasının batı kıyısından İtalya’ya kadar uzanan suların bile “İyonya” Denizi, yani “Yunan” Denizi olarak adlandırılmasını açıklar. Bununla birlikte, yaygın olarak İyonya Yunanlıları diye adlandırılanlar Anadolu’da yaşayan Yunanlılardı ve onların Batı Anadolu’daki toprakları da İyonya olarak adlandırılıyordu. Yunanlılar, Yunanistan ile Türkiye arasındaki bir savaşın ardından 1920’lerde sınır dışı edilmelerine kadar orada yaşamaya devam ettiler. Türklere gelince, MS 1000 civarında Orta Asya’daki anayurtlarından Ortadoğu’ya ve oradan Anadolu’ya kadar göç ettiklerinde, Yunanistan için kullanılan eski İran adının bir varyantını benimsediler ve bugün bile Yunanistan’a, “İyonyalıların ülkesi [stan]” anlamında Yunanistan diyorlar.[6]

Yunanlıların, Ege Denizi’nin öte yakasında, batıda bulunan toprakları adlandırmak için Akadca bir terimi, yani “[güneşin] battığı [ülke]”, “gün batımı”, “akşam” anlamlarına gelen ereb(u)’yu ödünç alıp “Avrupa”ya dönüştürmeleri muhtemelen İyonya’da gerçekleşmiştir.[7] Almanca ve Felemenkçede Avrupa’nın eş anlamlıları sırasıyla Abendland ve Avondland’dır ve “akşam ülkesi” anlamına gelir: ereb’in kusursuz bir yorumu!

Ancak şimdi Homeros’a ve onun Troya Savaşı ile sonrasını konu alan ünlü destanlarına odaklanalım. İlyada başlığı, daha önce belirtildiği gibi, Yunanlıların Troya’yı adlandırmak için kullandıkları bir başka isim olan İlion ya da Ilium’a atıfta bulunur. İlion, Mezopotamya kökenli bir yer adıdır; Akadca “bir kentin üst kısmı”, “iç kale” anlamına gelen ilum ya da elum ismini çağrıştırır. Troya adına gelince, bu ad Akadca “[bir duvarla] çevrelemek” anlamındaki tarum fiilini yansıtır ve dolayısıyla “surlu kent” anlamına gelir.[8] Her iki ad da esasen bir tepe üzerindeki müstahkem bir kenti ifade ediyordu ki bu da Troya’nın topografyasıyla örtüşmektedir.

Odysseus, Troya Savaşı’nın büyük kahramanlarından biriydi; elbette Yunan tarafında. Yunanlıların zaferini kesinleştiren meşhur at hilesinin arkasındaki beyin oydu ve elbette Homeros’un, adı bile kendisinden gelen ikinci eseri Odysseia’nın başkahramanıydı. Yunanlılara atfedilen zekâyı, cesareti ve kişisel dürüstlüğü temsil ediyordu; ancak Homeros gibi onun da aslında Mezopotamyalı bir soyu vardı. Aksi hâlde, Yunancanın yardımıyla yorumlanamayan ama biraz Akadca bilgisiyle kolayca çözümlenebilen bir isme neden sahip olsun ki? Kahramanın adının ilk kısmı, bu Babil dilindeki iki ayrı terimi birden çağrıştırır: “bilge kişi” anlamındaki (w)udu ile “deneyimli olmak”, “bilmek” vb. anlamlara gelen edu ya da idu; adının ikinci kısmı ise Akadca “rehber” ya da “lider” anlamındaki ussu’yu yankılar.[9] Bu birleşim Odysseus’u “bilge lider” olarak tanımlar; yani savaşta ve özellikle yolculukta edindiği deneyimler sayesinde bilgelik kazanmış bir lider. İkna edici bir yorum, değil mi? Özellikle de hem Homeros’un destanında hem de Christopher Nolan’ın filminde kahramanın bilgeliğinin büyük ölçüde uzun bir yolculuk sırasında edindiği deneyimlerin ürünü olduğu düşünüldüğünde.

Bu bağlamda, Homeros’un kahramanları ve diğer Yunan kahramanları için sıklıkla bir prototip olarak gösterilen ünlü bir Mezopotamya destanının başkahramanı Gılgamış’ın da uzun ve tehlikeli bir yolculuk sırasında benzer şekilde büyük bir bilgelik kazandığını belirtmekte yarar var.[10] Karşılaştırmak gerekirse, Gılgamış’ın hikâyesi yaklaşık MÖ 2000’e kadar uzanır; dolayısıyla İlyada ve Odysseia papirüse geçirildiğinde zaten 1.000 yıldan daha eskiydi! Gezgin Odysseus, Yunancada Oulixeus olarak da biliniyordu; bu ad Latincede Ulixes, Fransızcada Ulysse ve İngilizcede Ulysses biçimlerini ortaya çıkardı. Bu terim ise Akadca… “dolaşmak”, “seyahat etmek” anlamlarına gelen alik(su) fiilini çağrıştırır.[11]

Odysseus’un eşine gelince, Penelope adı da Akadca terimlerin bir yankısı olarak yorumlanabilir. Semerano, adın başlangıçta pene- ile değil kene- ile başladığını ve kene-’nin Akadca “gerçek, sadık duygular” anlamına gelen kenu’ya karşılık geldiğini savunur. İtalyan paleodilbilimci, adın ikinci kısmını ise Akadca “kalp” ya da “duygu” anlamına gelen libbu’nun bir biçimi olarak yorumlar.[12] Böylece Penelope, “sadık kalp” anlamına gelir. Savaşçı kocasının eve dönmesini on yıl boyunca sadakatle bekleyen Penelope, bu nitelemeyi fazlasıyla hak etmiştir.

Filmde, ancak Homeros’un hikâyesinde değil, Penelope kendisini evlenme baskısı altında bulur; böylece İthaka, Deniz Kavimleri olarak bilinen gizemli yabancı akıncıların olası bir saldırısına karşı erkek bir lider tarafından daha etkili biçimde savunulabilecektir. Bu, Christopher Nolan’ın yarattığı bir alt olay örgüsüdür ve amacı filmin sonunda ortaya çıkar. Nolan, Tunç Çağı’nın sonunda, o dönemin önde gelen imparatorluklarının “Deniz Kavimleri” olarak adlandırılan, uzak denizaşırı ülkelerden gelen, o zamana kadar bilinmeyen ancak son derece savaşçı halkların şiddetli akınlarına uğramış olması şeklindeki tarihsel olgudan esinlenmiştir. Bu akıncılar, kolay olmasa da, Firavun III. Ramses tarafından Mısır’dan çıkarıldılar; ancak Anadolu merkezli Hitit İmparatorluğu’nun çöküşünden sorumlu olduklarına inanılmaktadır.

Peki ya Odysseus ile Penelope’nin cesur oğlu Telemakhos? Yapay zeka, bu adın “[Yunanca terim] tele, yani ‘uzak’ ile … makhe, yani ‘savaş’ ya da ‘dövüş’ sözcüklerini birleştirdiğine … ve bunun ‘uzakta savaşan’ ya da ‘uzak savaşçı’ anlamına geldiğine” inanmamızı ister; her ne demekse. Semerano ise Telemakhos’tan ismen söz etmese de farklı ve daha ikna edici bir yorum için ipuçları sunar. Telemakhos adının her iki kısmı da Akadcadan türemiş gibi görünmektedir. İlk kısım, “yetenekli” ve “cesur” anlamlarına gelen tele’u terimini yansıtır; Semerano bu terimi, Herakles’in (Herkül) oğlu olan mitolojik kahraman Telephus’un adında da gördüğünü ileri sürer. İkinci kısım ise “savaşmak” ya da “öldürmek” anlamına gelen ve Yunanca makhe teriminin türediği mahasu fiilinin bir biçimidir. Telemakhos gerçekten de annesinin taliplerinin katledilmesinde babasına yardım ederek etkili bir savaşçı/katil olduğunu kanıtladı.[13]

Odysseus’a, Akdeniz boyunca yaptığı uzun ve maceralı yolculuk sırasında ziyaret ettiği ilgi çekici yerlerden bazılarına giderken eşlik edelim. Kahraman, peri Calypso tarafından uzun yıllar esir tutuldu; Calypso’nun adının, “gizlemek” ya da “saklamak” anlamına gelen Antik Yunanca kalypto fiilini yansıttığı ve dolayısıyla onu “[mağarada] saklayan kadın” hâline getirdiği bilinmektedir. Ancak daha az bilinen şey, bu Yunanca fiilin, aynı anlama gelen Akadca halapu’nun bir varyantından başka bir şey olmadığıdır.[14]

Baştan çıkarıcı ama ölümcül şarkılarını Odysseus’un duymaya can attığı, ancak adamları onu gemisinin direğine bağladığı için etkilerine karşı koyabildiği sirenlere gelince, onların adı da Babil’in ve genel olarak Mezopotamya’nın Afro-Asyatik dili yardımıyla benzer şekilde çözümlenip yorumlanabilir. “Siren” sözcüğü, “kayalar” anlamındaki sur kökü ile “kaynak”, “nehir”, “su” anlamlarındaki (w)enu’nun birleşimi gibi görünmektedir ve su yüzeyinin hemen altında ya da üstünde gizlenen, dikkatsiz denizciler için ciddi bir tehdit oluşturan kayalara gönderme yapar; ayrıca “siren” sözcüğünün ilk kısmı, sırasıyla “şarkı” ve “şarkı söylemek” anlamlarına gelen Sümerce sir ve Aramice sar olmak üzere iki Afro-Asyatik terimi çağrıştırır. Sirenlerin hikâyesi sıklıkla İtalya’daki Sorrento kenti ve aynı adlı yarımadayla ilişkilendirilmiştir; bu yarımada, Capri Adası’ndan çalkantılı ve tehlikeli sulara sahip dar bir boğazla ayrılır ve bu sularda geçmişte çok sayıda gemi kazasına yol açmış iki kayalık adacık da bulunur; günümüzde Galli olarak adlandırılan bu adacıklar, geçmişte İtalyanca “Sirenler” anlamına gelen Sirene adıyla biliniyordu.[15]

Sorrento yer adı — Latincede Surrentum — açıkça “kaya” anlamındaki sur terimini de içerir; bu terim aynı zamanda Akadca “yüksek” anlamına gelen başka bir sözcüğü, saru’yu çağrıştırır; ayrıca adın, Akadca “su” anlamındaki (w)enu sözcüğünü de içinde gizlediği anlaşılmaktadır. Sorrento’nun son hecesine gelince, bunun bir ülkeyi ya da yöreyi belirten Afro-Asyatik bir terimin, Eski Mısır dilindeki ta ile Akadca gibi Sami dillerindeki etu’nun bir varyantı olması muhtemeldir.[16] Böylece ortaya, “suya bakan yüksek kayalıkların üzerindeki kent” şeklinde son derece makul bir anlam çıkar; bu da Sorrento’nun, Napoli Körfezi’nin mavi sularından dik biçimde yükselen yüksek uçurumların tepesindeki pitoresk konumunun kusursuz derecede isabetli bir tasviridir.

Sirenlerin şarkılarını dinlemek üzere Sorrento’ya giderken Odysseus ve silah arkadaşları, İtalya çizmesinin ucunu Sicilya Adası’ndan ayıran Messina Boğazı’ndan geçtiler; bu dar su şeridinde uçurumlar ve kayaların yanı sıra girdaplar, dip akıntıları ve benzeri tehlikeli akıntılar bulunur ve bunların korkunç canavarlar Skylla ile Kharybdis’in hikâyesine esin kaynağı olduğuna inanılır. Nolan’ın filminde Odysseus, ağzını açmış bir girdap tarafından bütünüyle yutulmaktan kıl payı kurtulur, ancak adamlarının önemli bir kısmı daha sonra bir uçurumda yaşayan canavar tarafından kapılıp yutulur. Girdap, Kharybdis adlı canavardır; çok sayıda boynu ve başı bulunan korkunç yaratık ise Skylla’dır ve adları Akadca terminolojiyi yansıtır: İlki “rahim” ya da “uterus” anlamındaki haribtu’yu, ikincisi ise “kapmak” anlamındaki kullu’yu çağrıştırır.[17]

Odysseus, on yıl süren yolculuğundan, daha önce alıntılanan güzel bir şiirinde Fransız Rönesans şairi Joachim du Bellay’ın yazdığı ve Christopher Nolan’ın da yapımının sonlarına doğru kendine özgü sinematografik tarzıyla vurguladığı gibi, “deneyim ve bilgelikle dolu” (plein d’usage et raison) olarak döndü. İşte o zaman kahraman, uzun ve zorlu eve dönüş yolculuğu sırasında anlamış olduğu bir şeyi Penelope ile paylaşır: Odysseus’un at hilesi sayesinde mümkün olan Yunanlıların Troya karşısındaki zaferi, görkemli bir olay değil, korkunç bir katliamdı; gururu değil, pişmanlığı hak eden bir başarıydı. Penelope’ye, Yunanlıların aslında Deniz Kavimleri ya da Deniz Kavimleri’ne benzer bir topluluk olduğunu; bunların İthaka sakinlerinin yüreğine korku salan gizemli akıncılar olduğunu ve bu korkunun da Penelope üzerinde taliplerden biriyle evlenmesi yönünde baskı oluşmasına yol açtığını söyler. Yazar-yönetmen, Truva Atı’nı doğrudan denizden Troya’ya sürükleterek vermek istediği mesajı sinematografik olarak ortaya koyar.

Nolan’ın Troya’yı kuşatan ve yok eden Yunanlıların kötü şöhretli Deniz Kavimleri’nin bir parçası olduğu düşüncesi hiç de akıl dışı değildir. Homeros’un destanı, Tunç Çağı’nın travmatik biçimde sona erdiği, “denizden gelen halkların” Mısır’a akın ettiği ve Anadolu merkezli Hitit İmparatorluğu’nu yıktığı tam da o dönemde, yaklaşık MÖ 1200’de yapılmış gerçek bir savaştan esinlenmiştir. Mısır kayıtlarında, bu kötü şöhretli topluluğa mensup etnik grupların adlarını içeren listeler bulunur ve bunlar arasında, İlyada ve Odysseia’daki Akhalar gibi Tunç Çağı Yunanlıları da vardır; bunların aynı zamanda çağdaş Hitit metinlerinde adı geçen Ahhiyawa olduğuna inanılmaktadır.[18] Ayrıca birçok tarihçi Troya’yı, kuzeybatı Anadolu’da bulunan ve Hitit İmparatorluğu’nun bir parçası ya da belki de ona bağlı bir uydu olan Wilusa ile özdeşleştirir.[19] Bu veriler, Troya Savaşı’nın, bir zamanların güçlü Hitit devletinin denizaşırı ülkelerden gelen akıncılar tarafından yıkılması genel bağlamında Miken Yunanlıları tarafından gerçekleştirilmiş bir operasyon olabileceğini kanıtlamaz, ancak kesinlikle düşündürür.

Eski bir özdeyişe göre, “kılıçla yaşayanlar” “kılıçla ölürler” ve sonunda Miken Yunanlılarının başına gelen de tam olarak buydu. Onların uygarlığı da Hititlerinki gibi Tunç Çağı’nın alacakaranlığında çöktü ve bu çöküşün silahlı çatışmayı içerdiği kesindir, ancak bu çatışmanın kiminle yaşandığı belli değildir. Mikenler, Schliemann tarafından da kazılan ve Alman antikacının yanlışlıkla Agamemnon’u temsil ettiğine inandığı muhteşem bir altın maske gibi hazinelerin gün ışığına çıkarıldığı etkileyici kalıntılar bıraktılar; filmde Yunan komutan Agamemnon simsiyah bir zırh giymiştir ve Darth Vader’a benzemektedir. “Tarih öncesinin Mona Lisa’sı” olarak tanımlanan bu maske bugün Atina Ulusal Arkeoloji Müzesi’nde sergilenmektedir.

Odysseus’a gelince, Agamemnon, Akhilleus vb. gibi yalnızca büyük bir kahraman değil, aynı zamanda düzgün ve zeki bir “iyi adam”, Homeros’un eserinin “altın çocuğu” olduğu tartışmasız olsa da ona ait herhangi bir altın maske görünüşe göre mevcut değildir. Acaba böylesine büyük bir onura layık görülecek kadar Yunan sayılmıyor muydu? Gerçekten de gördüğümüz gibi Homeros, savaş sonrası maceralarında onu, Yunanistan’ın batı kıyısındaki adasına nihayet dönmeden önce batıdaki topraklara doğru yelken açtırmıştı; ancak kurnaz kahramanın kökenleri doğudaydı: Doğu’dan Gelen Odysseus!

*Jacques Pauwels, 2025 yılında Walterville, Oregon’da Trine Day tarafından yayımlanan Beneath the Dust of Time: A History of Ancient Languages and Names of Peoples and Places adlı kitabın yazarıdır. Kitap, Babil’in dili Akadcanın ve diğer Afro-Asyatik dillerin genel olarak Yunan dili ve kültürü üzerindeki etkisi gibi konuları ele almaktadır.

Kaynaklar.

“Achaean,” Britannica.

Bernal, Martin. Black Athena: The Afroasiatic Roots of Classical Civilization, New Brunswick, NJ, 2 cilt, 1996. (İlk olarak 1987’de yayımlandı)

Burkert, Walter. Babylon – Memphis – Persepolis: Eastern Contexts of Greek Culture, Cambridge ve Londra, 2004.

“Calypso (mythology).” Wikipedia.

Castleden, Rodney. Mycenaeans, Londra ve New York, 2005.

“Epic of Gilgamesh,” Wikipedia.

“Gilgamesh. Mesopotamian mythology,” Britannica.

Hall, Jonathan M. Hellenicity: Between Ethnicity and Culture, Chicago ve Londra, 2002.

Latacz, Joachim. Troya y Homero: Hacia la resolución de un enigma, Barselona, 2003. (İlk olarak 2001’de Almanca yayımlandı)

Pauwels, Jacques R. Beneath the Dust of Time: A History of Ancient Languages and Names of Peoples and Places, Walterville, OR, 2025.

Semerano, Giovanni. Le origini della cultura Europea: Vol. I. Rivelazioni della linguisticastorica, Floransa, 1984.

Semerano, Giovanni. Le origini della cultura Europea. Vol. II: Dizionari Etimologici. Basi semitiche delle lingue indeuropee, Floransa, 1994.

Semerano, Giovanni. La favola dell’indoeuropea, Milano, 2005.

Notlar.

[1] Orijinal Fransızca metin:
Heureux qui, comme Ulysse, a fait un beau voyage, / (…) / Et puis est retourné, plein d’usage et raison, / Vivre entre ses parents le reste de son âge.

[2] Örneğin Martin Bernal’ın Black Athena, Walter Burkert’in Babylon – Memphis – Persepolis: Eastern Contexts of Greek Culture ve Jonathan M. Hall’un Hellenicity: Between Ethnicity and Culture adlı kitaplarına bakınız.

[3] Greece ve Greeks terimlerinin yanı sıra Hellas ve Hellenes terimleri de Pauwels, s. 95-97, 163-64’te ayrıntılı olarak ele alınmaktadır.

[4] “Achaean”; Latacz, s. 186-90.

[5] Semerano (1994), s. 207.

[6] Semerano (1984), s. 437-39. Ayrıca bkz. Hall, s. 70-71; Bernal, Cilt I, s. 83.

[7] Semerano (1994), s. 102; Semerano (2001), s. 85, 128, 242, dipnot; Semerano (2005), s. 81-82.

[8] Semerano (1984), s. 692; Semerano (1994), s. 126; Semerano (2005), s. 33.

[9] Semerano (1984), s. 247.

[10] Burkert, s. 21-48; “Gilgamesh. Mesopotamian mythology”; “Epic of Gilgamesh.”

[11] Semerano (1984), s. 247.

[12] Semerano (1984), s. 254.

[13] Semerano (1984), s. 890; Semerano (1994), s. 185, 288, 464.

[14] “Calypso (mythology)”; Semerano (1994), s. 131.

[15] Semerano (1984), s. 265-66, 601; Semerano (2003), s. 53.

[16] Semerano (1984), s. 197, 466, 509, 598, 644. Mısır’ın eski adı Kemit ya da Cham-ta, “Kara Ülke”nin etimolojisi için bkz. Pauwels, s. 28-36.

[17] Semerano (1984), s. 263-64.

[18] “Sea People”, Britannica.

[19] Latacz, s. 110-11, 115-19, 175; Bernal, Cilt II, s. 512-13.

*Jacques R. Pauwels, The Great Class War: 1914-1918, Myths of Modern History: From the French Revolution to the 20th Century World Wars and the Cold War ve How Paris Made the Revolution and the Revolution (Re)made Paris (Iskra Books, yakında yayımlanacak) adlı kitapların yazarıdır.

Kaynak:https://www.counterpunch.org/2026/08/21/ex-oriente-odysseus-the-babylonian-connection-of-a-greek-hero/