Avrupa Hoşnutsuzluğunun Kışı

Avrupa Birliği, varoluşunun anlamını sorgulatan, birbiriyle bağlantılı bir dizi krizle karşı karşıyadır. Dahası, yaşlanan nüfus ve küçülen iş gücü gibi demografik eğilimler gelecekte çok daha büyük maliyetlerin ortaya çıkacağına işaret etmektedir. Demokrasi, düzen karşıtı partilerin saldırısı ve merkez siyasetin çöküşüyle karşı karşıyadır. Tüm bunlara, kıta genelinde farklı şekillerde algılanan güvenlik sorunu da ekleniyor: Kuzey ve Doğu Avrupa Rusya’yı varoluşsal bir tehdit olarak görürken, diğerleri bu konuda çok daha rahat bir tutum sergilemektedir.
Kasım 8, 2026
image_print

Avrupa bütünleşmesinin savaş sonrası mimarlarının, daha kapsamlı kurumlar inşa etmek için krizlerden yararlandıkları iyi bilinmektedir. Buna karşılık, kademeli ve parça parça yapılan reformların başarılı olabilmesi için, Avrupa’nın karşı karşıya olduğu zorlukların nispeten küçük olması gerekir. Avrup’’nın içinde bulunduğu mevcut durum ise kesinlikle böyle değildir.

Avrupa Birliği, varoluşunun anlamını sorgulatan, birbiriyle bağlantılı bir dizi krizle karşı karşıyadır. Avrupalılar; küreselleşmenin ve son derece hızlı gelişen teknolojik değişimin bir sonucu olan sanayi krizinin yanı sıra mali krizlerle ve hâlihazırda büyük tahribata yol açan, ülkelerin üstlenmek zorunda kaldığı maliyetleri artıran iklim kriziyle mücadele ediyorlar.

Dahası, yaşlanan nüfus ve küçülen iş gücü gibi demografik eğilimler gelecekte çok daha büyük maliyetlerin ortaya çıkacağına işaret ediyor. Demokrasi, düzen karşıtı partilerin saldırısı ve merkez siyasetin çöküşüyle karşı karşıyadır. Tüm bunlara, kıta genelinde farklı şekillerde algılanan güvenlik sorunu da ekleniyor: Kuzey ve Doğu Avrupa Rusya’yı varoluşsal bir tehdit olarak görürken, diğerleri bu konuda çok daha rahat bir tutum sergiliyor.

Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun kurucu üyelerinin, Sovyetler Birliği karşısında birleştiği Soğuk Savaş’ın kıtasal bütünleşmeyi nasıl tetiklediğini hatırlayın. Bu durum kurumsal uyumu pekiştirdi ancak aynı zamanda Avrupalı ​​seçkinlerin, oluşturmakta oldukları topluluğu sürekli olarak güçlendirmeye yönelik bir teşvik unsuru olarak dış tehditlere bel bağlamalarına da yol açtı. Dolayısıyla, beklendiği üzere, Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 2014’te Kırım’ı ilhak etmesinden Donald Trump’ın ilk seçim zaferine, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik topyekûn işgaline ve Trump’ın yeniden seçilmesine kadar yaşanan her sarsıntının ardından alarm zillerini çaldılar.

Bu krizlere karşı her zaman birtakım yanıtlar verilmiştir ancak bunlar yeterli olmamıştır. Bugün tüm Avrupalılar ve her şeyden önce Ukraynalılar; Putin, Trump ve Şi Cinping arasında gerçekleşecek bir zirveyle şekillenebilecek yeni bir dünya düzeniyle karşı karşıyadır. Üç yaşlı ve hasta adamın, ciddi şekilde hasta olan Franklin D. Roosevelt ile sağlığı zayıflamış Winston Churchill’in, Stalin’in ikna çabalarına boyun eğerek savaş sonrası dünyanın paylaşılmasına razı oldukları Şubat 1945’teki Yalta Konferansı’nı yeniden canlandırdıklarını hayal edin. Böyle bir an tarihe utanç verici bir olay olarak geçerdi ve bunun tekrar yaşanmasını önlemek ise Avrupa’nın en önemli önceliklerinden biri olmalıdır.

Bu noktaya gelmemizin nedeni, Soğuk Savaş’tan bu yana Avrupa bütünleşmesi yönünde atılan en önemli adımlardan bazılarının hiçbir zaman tam olarak hayata geçirilmemiş olmasıdır. Avrupa Para Birliği’ni kuranlar, tek para biriminin aynı zamanda ortak bir mali kapasiteye ihtiyaç duyulması anlamına geldiğini biliyorlardı. Belki de, tıpkı Covid-19 krizinin “NextGenerationEU” programının başlatılmasına yol açması gibi, gelecekte yaşanacak bir krizin de işi tamamlamak için gereken siyasi iradeyi yaratacağına inanıyorlardı. 800 milyar avroluk (890 milyar dolar) bu toparlanma programı ortak bir borçlanma aracı içeriyordu ancak borcun hangi gelir kaynaklarından geri ödeneceğini belirtmiyordu. Bu, mali bütünleşme yönünde atılmış küçük bir adımdı; daha fazlası değil.

Bir diğer temel sorun Fransa ile Almanya arasındaki ilişkidir. Tarihsel olarak savaş sonrası Avrupa, ekonomik olarak giderek güçlenen Almanya ile nükleer güce sahip ve Birleşik Krallık’tan çok daha fazla ABD’den bağımsızlığını koruyan Fransa’nın sağladığı güvenlik ile birlikte her zaman bu iki ülkenin uzlaşmasına dayanıyordu. Ancak Fransa ve Almanya eski davranış kalıplarına geri dönüyor.

Fransa’daki mevcut protesto hareketi, 1789, 1830, 1848 ve 1871 yıllarındaki örüntüyü tekrarlayarak başka ülkelerde de huzursuzluğu tetiklemiş durumdadır. O dönemlerde Fransa, Avrupa genelinde, kural olarak demokrasiyle değil, otoriterizmle sonuçlanan devrimci bir sürecin itici gücüydü. Benzer şekilde Almanya, demokrasiyle ilk gerçek deneyimi olan ve hoşnutsuz Naziler ile Komünistlerden oluşan tutarsız bir ittifakın, siyasi merkezin daha liberal ve ılımlı partilerini yok ettiği Weimar Cumhuriyeti dönemindeki çöküşü yeniden yaşıyor gibi görünüyor.

O zaman da, şimdi de aşırı seçeneklere yönelenler gençlerdi. Almanya’nın iki ana partisi olan Hıristiyan Demokratlar ve Sosyal Demokratlar, destek tabanlarının, ülkeyi Avrupa’dan uzaklaştırıp Rusya’ya yöneltmeyi vaat eden partilere doğru hızla kaydığına tanık oluyor.

Savaş sonrası dönemin eski, aşamalı uyum sağlama modeli artık etkisini yitirdi. Alman sanayisi, giderek daha verimli içten yanmalı motorlar ve daha gelişmiş otomatik takım tezgâhları geliştirerek mevcut ürünlerini iyileştirebilirdi. Ancak özellikle elektrikli araçlar örneğinde açıkça görüldüğü üzere, sanayi süreçlerini kökten yeniden şekillendirme fırsatını kaçırdı.

Fransa ise Afrika’ya yönelik müdahaleleri aracılığıyla uzun süredir küresel güç iddiasını ortaya koyuyordu. Ancak burada da durum Almanya’dakine benzerdi: Fransa giderek artan bir şekilde özel paralı asker gruplarına daha fazla bel bağladı ve ciddi güvenlik sorunlarıyla karşılaştığında bunlara yanıt verecek güçten yoksun olduğunu gösterdi. Ülkelerinden çekilmesine yönelik artan talepler karşısında ise 2022 ile 2025 yılları arasında yedi Afrika ülkesinden geri çekildi.

Bu gelişmenin de tarihte rahatsız edici yankıları var. 1930’larda Fransız siyasi yelpazesinin geniş kesimleri, Nazi Almanyası tehdidini “Danzig için neden ölelim?” sloganıyla küçümsüyordu. Bugün aynı mantık, “Kiev için ölelim mi?” sorusunda duyulabiliyor.

Bu, aşağılanmaya doğru götüren bir reçetedir. Yenilgi anlarında Avrupalılar çoğu zaman hayallere sığınırlar. Waterloo’da aşağılanıp Saint Helena’ya sürgün edildikten sonra Napolyon, Avrupa’yı “her yerde aynı ilkeler, aynı sistem” temelinde tek bir Avrupa hukuk düzeni ve ortak para birimiyle yeniden inşa etmekten söz etmişti.

Ancak bazı hayaller diğerlerinden daha gerçekçidir. Avrupa’nın geleceğine ilişkin beklentiler, ortak ve ciddi bir Avrupa eylemini gerektirecek kadar karanlık mı? Avrupa’nın son dönemdeki sloganı, Çin ve ABD ekonomik açıdan daha hızlı büyüyor olsalar da yağmacı süper güçler olarak diğerlerinin direnişine karşı daha savunmasız oldukları yönündedir. Bu doğru olabilir. Ancak Avrupa’nın önündeki zorluklarla kesin bir biçimde yüzleşebilmesi için yaptığı parça parça reformların yeterli olmadığı da açıktır.

 

*Harold James, Princeton Üniversitesi’nde tarih ve uluslararası ilişkiler profesörüdür.

 

Kaynak: https://en.vijesti.me/column/834005/winter-of-European-discontent

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.