2007 yılında, Sicilya Mafyası’nın “Babaların Babası” olarak bilinen lideri Salvatore Lo Piccolo’nun İtalya’daki evine düzenlenen polis baskınında, elle yazılmış, tek sayfalık ilginç bir liste ele geçirildi.
Bu listenin içeriği, birçok yetkilinin ve dış gözlemcinin nesiller boyunca şüphelendiği bir gerçeği doğruluyordu: “Mafya” olarak bilinen gizli suç örgütü (daha doğru ifadeyle “Bizim Davamız” anlamına gelen la Cosa Nostra), gerçekten de kendi gizli iç “hukuk” kurallarına göre faaliyet gösteriyordu.
Bu kurallar, gelişmiş ve hiyerarşik biçimde örgütlenmiş suç örgütünün en önemli kuralı olan geleneksel “suskunluk yasası”nın çok ötesine geçiyordu. Omerta olarak bilinen bu kural, Cosa Nostra üyelerinin örgüt hakkında, hatta örgütün varlığı hakkında bile, devlet yetkililerine herhangi bir bilgi vermesini kesinlikle yasaklıyordu. Üyeler bu kurala son derece ciddiyetle bağlı kalıyor ve çeşitli ritüeller ile kan yeminleri aracılığıyla, diğer üyelerin huzurunda bu yemini ediyorlardı.
Bu kurala ihanet etmenin cezası ölümdür; çoğu zaman işkenceyi de içerir ve ceza yalnızca kuralı çiğneyenlere değil ailelerine de uygulanabilir. Bu kural ne kadar ağır olsa da varlığının son derece işlevsel bir amacı vardır: yetkililerin bu örgütün üyelerini adalet önüne çıkarmasını neredeyse imkânsız hâle getirebilir.
Bireylerin mahkûm edildiği durumlarda bile örgütün bütünü dikkate değer bir dirençle varlığını sürdürebilir. Cosa Nostra’nın, 1700’lerin sonundan veya 1800’lerin başından bu yana kesintisiz olarak faaliyet gösterdiği söyleniyor; bu da onu, türü ne olursa olsun, dünyanın en uzun süredir devam eden uluslararası örgütlerinden biri haline getiriyor.
Omerta, Cosa Nostra’nın en temel kuralıdır. Ancak bu tek başına olağanüstü bir durum değildir; sonuçta herhangi bir askerî birlik, devlet istihbarat teşkilatı ya da gizli cemiyet de tam olarak aynı şekilde işliyor.
Lo Piccolo’nun evinde bulunan listeyi olağanüstü kılan şey ise örgütün yalnızca yetkililere karşı sessiz kalmayı değil, çok daha fazlasını kapsayan gizli bir kurallar bütünüyle faaliyet gösterdiğini doğrulamasıydı. Üstelik bu kurallar, birçok kişinin şaşırtıcı bulabileceği bazı yükümlülükleri de içeriyordu.
Liste şöyleydi:
- Kişi, arkadaşlarımızdan birine doğrudan kendisini tanıtamaz. Her zaman arada bir bağlantı kuracak bir kişi bulunmalıdır.
- Arkadaşlarımızın eşlerine asla bakma.
- Asla polisle birlikte görülme.
- Bar ve gece kulüplerine asla gitme.
- Eşin doğum yapmak üzere olsa bile la Cosa Nostra için her zaman hazır bulun.
- Bütün randevulara ve kararlaştırılmış buluşmalara mutlaka uyulmalıdır.
- Eşlere saygılı davranılmalıdır.
- (Bir Cosa Nostra üyesi tarafında) herhangi bir bilgi istendiğinde, verilecek yanıt doğru olmalıdır.
- Başka üyelere ya da başka ailelere ait olan para sahiplenilemez.
- Cosa Nostra’ya asla üye olamayacak kişiler şunlardır: yakın akrabalarından biri polis olanlar; ailesinde arkadan iş çeviren (veya ikiyüzlü) bir akrabası olan herkes; ya da kötü davranışlar sergileyen ve ahlaki değerlere bağlı kalmayan kişiler.
Bu 10 maddelik listede (elbette On Emir’i çağrıştıran) gördüğümüz şey, Cosa Nostra için bir tür “davranış kuralları” bütünüdür; bu kurallar, örgüt içinde düzen ve disiplinin korunmasına yardımcı olurken, örgütün gücünü ve kalıcılığını da pekiştiriyor.
Ancak örgütün niteliği düşünüldüğünde en şaşırtıcı olan, son üç kuraldır: burada Cosa Nostra üyeleri arasında dürüstlük, mali şeffaflık ve örnek bir “ahlaki davranış” konusunda katı yükümlülükler bulunduğunu görüyoruz.
Cosa Nostra’nın özünde ahlak dışı bir suç örgütü olduğu, haraç, uyuşturucu kaçakçılığından silah ticaretine ve kiralık cinayetlere kadar her türlü faaliyette bulunduğu düşünüldüğünde, bu ahlaki kodlar ilk bakışta anlamsız görünüyor.
Ancak Yahudilik ve onun “tersine çevrilmiş ahlak yasası” üzerine yaptığım kapsamlı araştırmalardan öğrendiğim üzere, “ahlak” kavramının kendisi yoruma son derece açıktır. Bir örgüt, sözcükleri ve anlamları çarpıtarak, etkinliğini artırmak amacıyla üyelerinin kişisel davranışlarını düzenleyebilir ve buna “ahlaki” diyebilir; üstelik bu grubun temel doğasının bir parçası olarak ahlak dışı eylemlerde bulunuyor olması bile bu durumu değiştirmez.
Bu çarpık mantık, grubun kendisi yozlaşmış ve baskıcı olarak gördüğü bir güç yapısına temelden karşıt bir konumda bulunuyorsa daha da etkili işler. Cosa Nostra açısından durum gerçekten böyleydi; örgüt, İtalyan çiftçilere ve küçük tüccarlara yönelik devlet yolsuzluğu ve baskısının artık katlanılamaz hâle geldiği bir ortamda, başlangıçta bir “koruma şebekesi” olarak ortaya çıkmıştı.
Başka bir deyişle, uğursuz ve şiddet yanlısı bir suç örgütü bile, “ahlak dışı” olarak gördüğü bir devlete karşıt konumda bulunduğunu düşündüğü sürece kendisini “ahlaklı” olarak adlandırabilir ve kendi içinde üzerinde uzlaşılmış belirli “ahlaki” kurallara bağlı kalabilir.
Yahudiliğin doğasını incelemeye başlarken, bu ayrımı anlamak kesinlikle büyük önem taşıyor.
Yahudilik, en azından son iki bin yıldır, putperest Roma İmparatorluğu’ndan Avrupa’nın Hıristiyan krallıklarına kadar pek çok “ahlaksız” yönetim tarafından haksız yere ezildiğini düşünmüş ve bu yönetimlere karşı sürekli bir düşmanlık ve isyan hâlinde var olmuştur.
Dolayısıyla Cosa Nostra gibi, kendisi için, çoğu insanın ahlak dışı sayacağı eylemler üzerinden varlığını sürdürmesine, hatta gelişip güçlenmesine imkân veren kendi “ahlak yasasını” oluşturmuştur. Bunu da “ahlak” kavramının kendileri için ne anlama geldiğini, kendi alternatif ve kurgulanmış gerçekliklerinin içinde, basitçe yeniden tanımlayarak yapmışlardır.
Birinci Adım: Kendimizi Her Alanda “En Ahlaklı” Olarak Tanımlamak
Büyük olasılıkla İsrail Savunma Kuvvetleri’nin “dünyanın en ahlaklı ordusu” olduğunu duymuşsunuzdur. Bu, hem İsrail’in hem de devleti destekleyen uluslararası Yahudi cemaatinin en sevdiği propaganda söylemlerinden biridir.
İsrail’in kendisi yoğun bir terör süreciyle varlık kazanmış olmasına ve nükleer sırların çalınmasından şantaj şebekeleri işletmeye, çok sayıda büyük çaplı sahte bayrak operasyonu düzenlemeye kadar uluslararası diplomaside akla gelebilecek her türlü kuralı ihlal etmiş olmasına rağmen Batı dünyasını etkili söylemlerle bombardımana tabi tutan, güçlü ve iyi finanse edilen uluslararası bir propaganda mekanizmasına sahiptir. Bunun sonucunda “dünyanın en ahlaklı ordusu” klişesi, en kalıcı propaganda söylemlerinden biri olduğunu kanıtlamıştır.
Ancak çarpık bir biçimde, (her ne kadar Yahudiler için yalan söylemek her zaman başvurulabilecek bir yöntem olsa da bunu birazdan göreceğiz) bunlar yalnızca açık yalanlar değildir. Aksine, bunlar “ahlak” kelimesinin ve kavramının ne anlama geldiğinin bütünüyle yeniden tasarlanmasına dayanmaktadır.
Sonuç olarak pek çok Yahudi, son derece ciddi bir yüz ifadesiyle, apaçık ahlak dışı eylemlerinin “ahlaki” olduğunu iddia edebilmektedir çünkü Yahudiler için ahlakın ne anlama geldiği, hemen hemen diğer tüm insan grupları için ifade ettiğinden bütünüyle farklıdır.
Bu tür norm dışı davranışlara Talmud’da sıklıkla rastlanır ve söz konusu bu davranışlar, hem antik İbranilerin kendileriyle eşit insan haklarına layık görmedikleri halklarla (Kenanlılar gibi) bir arada yaşadıkları dönemde hem de (Roma İmparatorluğu gibi) dış yönetimlerin dayattığı otorite altında sürdürülen yaşamın bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır.
Bunun sonucunda yalan söylemek, gelirleri gizlemek, yalan ifade vermek, vergiler ve nüfus sayımı kayıtları konusunda hile yapmak ve hukuki meselelerde çifte standart uygulamak Talmud’da yalnızca kabul edilebilir davranışlar olarak görülmekle kalmaz, Yahudiler tarafından “ahlaki görevler” olarak sunulur.
Bu “ahlaki görevlerin” Talmud’da nasıl sunulduğuna ilişkin, her biri için tam metnin de verildiği birkaç örneği alıntılıyorum:
“Mahkemenin, Yahudi’yi haklı çıkarmak amacıyla hileye başvurmamasının tek nedeni, Tanrı adının kutsanması düşüncesidir. Sonuç olarak, Tanrı’nın isminin kutsanması hususu göz önünde bulundurulmadığında, mahkeme meseleye dolaylı yollardan yaklaşmaktadır. Görünüşe göre Yahudi olmayan birini aldatmak caizdir.”
Bava Kamma 113a
Burada, Yahudi bir hukuk mahkemesinin, Yahudi olmayan kişinin zararına olacak şekilde Yahudi lehine bir sonuç elde etmek amacıyla hukuki kuralları ne zaman esnetebileceğine ilişkin kullanışlı bir açık kapı buluyoruz. Tek şart, bunun “Tanrı’nın adının kutsallığını” ihlal etmemesidir (bu ne anlama geliyorsa).
Ancak söz konusu meselede böyle bir sorun yoksa mahkemenin sonucu Yahudi lehine manipüle etmesine hem izin verilir hem de bu beklenir.
“Bir Yahudi ile Yahudi olmayan bir kişi hukuki bir anlaşmazlığın karara bağlanması için mahkemeye başvurduklarında, Yahudi hukukuna göre Yahudi’yi haklı çıkarabiliyorsan onu haklı çıkar ve Yahudi olmayana şöyle de: bizim hukukumuz budur. Yahudi olmayanın hukukuna göre Yahudi’yi haklı çıkarabiliyorsan onu haklı çıkar ve Yahudi olmayana şöyle de: sizin hukukunuz budur. Her iki hukuk sistemine göre de Yahudi’yi haklı çıkarmak mümkün değilse, Yahudi’yi haklı çıkaracak bir gerekçe arayarak davaya dolaylı yoldan yaklaşılır.”
Bava Kamma 113a
Talmud’un aynı bölümünün başka bir kısmında, Yahudi olmayan hukuki hasımları bertaraf etmek için hukukun çok daha pervasızca kullanıldığını görüyoruz. Bu bölüm özellikle intikamcı bir nitelik taşıyor; zira mahkemeye, Yahudi için hangisi daha avantajlıysa onu kullanmak üzere iki hukuk sistemi arasında gidip gelmesini, hatta Yahudi olmayan kişinin kendi hukukunu yine kendisine karşı kullanmasını söylüyor.
Ancak bu bile işe yaramazsa, sonuç verecek bir gerekçe uydurabilmek adına yasayı tamamen dolanmaya izin veriliyor. (Buradan, Yahudilerin bu şekilde diğer Yahudilere yardım edebilecek konumda bulunmak için hukuk sisteminin kendisine sızmış olmaları gerektiği sonucu çıkarılabilir. Bu durum, Yahudilerin uzun zamandır avukatlık ve hâkimlik gibi mesleklere yönelmeyi içeren bir kültürel geleneğe sahip olmalarının nedenlerinden biridir; oysa la Cosa Nostra gibi diğer mafya yapıları bunu yapamamış ya da yapmaya istekli olmamıştır.)
“Yahudi olmayan bir kişinin kaybettiği bir eşyayı alıkoymanın caiz olduğu nereden çıkarılmaktadır? Bu, bir ayetten çıkarılmaktadır. Kayıp bir eşyanın iadesine ilişkin emir hakkında şöyle denilmektedir: “Kardeşinin kaybettiği her şey” (Tesniye 22:3). Bu ifade, kayıp bir eşyayı yalnızca kardeşine iade edeceğini ancak Yahudi olmayan bir kişiye kayıp eşyasını iade etmeyeceğini göstermektedir.”
Bava Kamma 113b
Burada, Yahudi olmayan biri tarafından kaybedilen malın iade edilmemesinin hukuki bir dayanağı olduğunu ve ayrıca bu dayanağın, Yahudilikte her zaman olduğu gibi tuhaf bir biçimde ve yalnızca Yahudilerin yararına olacak şekilde yorumlanan kutsal metinlere dayandırıldığını öğreniyoruz.
Bu bölümdeki Gemara (Talmud’un her sayfasında hukuku açıklayan ve yorumlayan bir bölüm), bundan da avantajlı bir yorum ekliyor: Haham Shmuel, Yahudi olmayan bir kişinin ticari bir hata yapması hâlinde bundan mali kazanç sağlamanın da caiz olduğunu, yani bu şekilde “kaybedilen” paranın iade edilmesinin gerekmediğini söylüyor.
“Yahudi olmayan bir kişinin hesap yaparken hata etmesi hâlinde, ödeme yaparken ya da ödeme tahsil ederken, bunun küfür olduğunu fark etmediği sürece, ondan yararlanmak caizdir.”
Shulchan Arukh, Choshen Mishpat 348
Shulchan Arukh, doğrudan Talmud’un bir parçası değildir ancak daha sonra yazılmış, Talmud’a dayanan ve son derece yetkili kabul edilen hukuki bir başvuru kaynağıdır.
Burada, Bava Kamma 113b’de ifade edilen aynı kavramı görebiliyoruz; Yahudi’nin, Yahudi olmayanın hatası yoluyla elde ettiği parayı yasal olarak elinde tutmasına izin veriliyor; bu da, Yahudi olmayan tarafından fark edilmediği takdirde adil ve yasal kazanımlar olarak kabul edilen dolandırıcılık girişimlerine kapı aralıyor. Başka bir deyişle, hile ancak yakalanırsanız hiledir.
Görülebileceği üzere, bu birkaç örnek; Yahudi’nin Talmud aracılığıyla her an başvurabileceği birer araç olarak sahtekârlık ve manipülasyonun kullanımını gözler önüne sermektedir.
İster M.S. 70 öncesinde Yahudi otoritesi altında yaşayan “putperestler” söz konusu olsun, ister Orta Çağ’da Hıristiyan otoritesi altında dışarıdan gelenler olarak yaşayan Yahudiler olsun, Yahudi’nin kendisinden olmayanlara karşı adil ve dürüst davranma zorunluluğundan muaf tutulması için her zaman bir gerekçe üretilmekte hatta mümkün olan her yerde onlara zarar verilmesi teşvik edilmektedir.
Bu davranış, Tanrı’nın iradesine uygun kabul edildiği için Yahudilikte “ahlaklı” davranış olarak görülmektedir.
Aldatma ve İhanet Üzerine Kurulu Bir “Din”
Önceki bölümlerde görülen, dürüst olmamaya yönelik kasıtlı müsamahayla aynı çizgide, Yahudilerin her Yom Kippur’da (Yahudiliğin en kutsal bayramında) okudukları, Kol Nidre adı verilen tuhaf Yahudi “duası” da yer alır.
Yahudi olmayanlar için neredeyse anlaşılmaz olan bu tuhaf ayin metni, Aramice “bütün yeminler” anlamına gelen Kol Nidre, aslında bir dua değildir; daha ziyade, bir Yahudi’nin gelecek yıl içinde etmesi muhtemel bütün yeminleri resmî olarak geçersiz kılmak üzere tasarlanmış hukuki bir formüldür. Sinagogdaki ritüel okuma sırasında, metin tüm cemaat tarafından üç kez tekrarlanır; her tekrarda ses seviyesi biraz daha yükselir ve okumanın tamamı müzikle (çoğunlukla çello eşliğinde ancak pek çok farklı beste ve müzikal varyasyonu mevcuttur) icra edilir.
Kol Nidre metni şöyledir:
“Bu Yom Kippur’dan, hayırlısıyla bize ulaşacak bir sonraki Yom Kippur’a kadar verebileceğim, yemin edebileceğim, (kutsal kullanıma) adayabileceğim veya kendim ya da başkaları için yasaklayabileceğim bütün adaklar, (kişinin kendisine koyduğu) yasaklar, yeminler, kutsamalar, kısıtlamalar, yasaklamalar veya adak niteliğindeki (diğer) eşdeğer ifadelerden şimdiden pişmanlık duyuyoruz; bunların hepsi bundan böyle bağışlanmış, affedilmiş, iptal edilmiş, hükümsüz ve geçersiz ilan edilmiş, yürürlükte veya geçerli olmaktan çıkarılmış olsun.
Adaklarımız adak sayılmasın; (kendi kendimize koyduğumuz) yasaklarımız yasak sayılmasın; yeminlerimiz de yemin sayılmasın.”
Yahudiliğin en önemli ritüellerinden biri olmasına rağmen, kökeninin bilinmediği ileri sürülüyor. Bazı teoriler, bu geleneği Orta Çağ’da Avrupa’da Yahudilerin Hıristiyanlığa zorla döndürülmesine dayandırmaktadır. Buna göre söz konusu yemin, Yahudi’nin Hıristiyan zalimleri yatıştırmak amacıyla verebileceği Hıristiyanlığa bağlılık sözlerini geçersiz kılmayı amaçlıyordu. Diğer teoriler ise geleneğin kökenini, Talmud’un ilk kez derlenmekte olduğu MÖ 6. ve 7. yüzyıllara, yani antik Babil’e kadar götürüyor.
Sebebi ne olursa olsun, Yahudiliğe özgü bu tuhaf ritüel, kişinin bir yıl boyunca sözünü tutmayacağına dair alenen yemin etmesini bir gösteriye dönüştürüyor ve böylece Yahudilerin, (Tanrı’nın kendisine verilmiş sözler de dâhil olmak üzere) herhangi bir anlaşmada kendi yükümlülüklerini yerine getirmelerinin beklenmeyeceğini fiilen garanti altına alıyor.
Bu kulağa ne kadar tuhaf gelirse gelsin, kolayca doğrulanabilir; Kol Nidre metni bir sır değildir.
Doğruyu Söylemek (Bir Yahudiye Zarar Verecekse) Günahtır
Bir başka tuhaf Yahudi hukukî ilkesi de kelime anlamıyla “kötü dil” diye çevrilen lashon hara kavramıdır. Bu, bir kişi hakkında, doğru olsa dahi ona zarar verebilecek nitelikteki konuşmalar için kullanılan halakik (Yahudi din hukukuna dayalı) bir terimdir.
Bu kavram, bir kişinin itibarına herhangi bir şekilde zarar verecek ve onu olumsuz etkileyecek ancak içeriği yine de doğru veya gerçeğe uygun olan her türlü yazılı ya da sözlü ifadeyi kapsar. (Bu durum, Yahudilikte çok daha ağır bir günah sayılan ve iftira olarak adlandırabileceğimiz, yani gerçek dışı ve zarar verici konuşma biçimi olan hotzaat shem ra ile tezat oluşturur.)
Yahudilikteki bu ciddi kuralın olağanüstü yanı şudur: lashon hara işlendiğinde “ahlaken yanlış” kabul edilen şey, yalnızca bir Yahudi’ye verilen zarardır. Gerçeğin kendi doğası gereği erdemli olduğu düşüncesi göz ardı edilir; Yahudi dünya görüşünde bu, önem taşımayan bir kavramdır.
Lashon hara öğretisi, Yahudilikte önceliğin hakikat olmadığını ve hakikati dile getirmenin ve ona uygun yaşamanın sağlayabileceği ahlaki, manevi ve dünyevi iyiliklerin önemsenmediğini açıkça gösteriyor. Aksine, felsefi veya ahlaki kaygılar bir kenara bırakılıyor; bütün bir halkın, çıkar sağlayabileceği her durumda gerçeği refleks hâlinde inkâr etmenin ve gizlemenin “ahlaki” olduğuna inandırılmasıyla elde edilen dünyevi faydalar ön plana çıkarılıyor.
Bu öğreti, her şeyi bilen bir Tanrı’nın iradesine uygun yaşarken hakikate bağlı olmanın en üstün değer sayıldığı Hıristiyanlıkla temel bir ahlaki karşıtlık içindedir. Aynı zamanda, hakikate uygun yaşamanın kişisel gelişimin, ahlaki ve entelektüel aydınlanmanın ön koşulu olduğu Greko-Romen felsefe geleneğiyle de karşıtlık oluşturur.
Buna karşılık Yahudilikte bu yüksek idealler, kendini korumaya yönelik amansız dürtü uğruna ayaklar altına alınıyor. Birbirleri uğruna içgüdüsel olarak “bir yalanı yaşama” konusundaki bu isteklilik, onlara olağanüstü bir direnç kazandırmış olsa da aynı zamanda onları dürüstlüğün yokluğu, ihanet ve hatta patolojik kolektif sanrıların doğalarında kök saldığı bir halk olarak silinmez biçimde damgalamıştır.
Bu, tarih boyunca Yahudilerin yaşadıkları her yerde tekrar tekrar dile getirilen bir eleştiri olmuştur ve bunun nedeni “antisemitizm” değildir; bunun nedeni, tersine çevrilmiş ahlaki kurallardır.
Bu durum, Yahudilere özgü “tersine çevrilmiş ahlak yasası”nın, Cosa Nostra gibi gelişmiş suç örgütlerinin sapkın “ahlak” anlayışıyla nasıl büyük benzerlikler taşıdığını gösteren bir başka örnektir; zira bu tür yapılarda en yüce değer, hakikate uygun yaşamak değil, aksine “aile”nin bir başka üyesini korumak adına hakikati ne pahasına olursa olsun gizlemektir.
Hâlâ İkna Olmadınız mı? İşte Talmud’dan Daha Fazla Suç “Ahlakı” Örneği
İşte Talmud’un, çoğu insanın ahlak dışı ve/veya suç teşkil eden eylemler olarak değerlendireceği davranışlara “dinî” gerekçeler sunduğu birkaç örnek daha.
“Eretz Yisrael’e (İsrail Diyarı) doğru çıkanların ve Babil’e doğru inenlerin hepsi, bir Yahudi’nin, Yahudi olmayan birinin hukuki talebine ilişkin delil bildiği durumda, Yahudi olmayanın ondan tanıklık etmesini talep etmediği halde Yahudi’nin gidip Yahudi olmayan bir mahkemede kendi dininden birine karşı Yahudi olmayanın lehine tanıklık etmesi halinde tanıklık eden o Yahudi’yi aforoz ettiğimiz konusunda hemfikirdir.”
Bava Kamma 114a
Burada, özellikle mahkemede, başka bir Yahudi’ye zarar verecekse Yahudilerin açık sözlü olmaktan ciddi biçimde caydırılmasının bir başka örneğini görüyoruz. Bu örnekte Yahudi’ye açıkça yalan söylemesi gerektiği belirtilmiyor; bunun yerine, mahkemede Yahudi olmayan birine doğruyu söyleyerek yardımcı olabileceği bir konuma kendisini sokması bütünüyle yasaklanıyor.
(Ancak hakkını teslim etmek gerekirse, burada teknik bir dayanak da vardır: Yahudi olmayanların mahkemelerinde yalnızca bir tanık yeterliyken Yahudi mahkemelerinde iki tanık gereklidir ve hukukî standartlar arasındaki bu farklılık, söz konusu yasağın dayanaklarından birini oluşturmuştur.)
“Bir muhbiri her yerde, bugün bile öldürmek caizdir. Henüz ihbarda bulunmadan önce de onu öldürmek caizdir. Bir kimsenin, falancanın şahsını veya malını ihbar edeceğini söylediği anda söz konusu malın değeri az olsa bile kendisini öldürülmeye teslim etmiş olur. Onu uyarır ve ihbarda bulunmamasını söyleriz.
Eğer küstahça davranır ve yine de ihbarda bulunmayı planladığını söylerse, onu öldürmek bir mitzvadır (dini yükümlülüktür). Onu ilk öldüren kişi sevap kazanır. Onu öldürmek için zaman yoksa uyarıda bulunmak da gerekmez.”
Shulchan Aruch: Choshen Mishpat, Bölüm 388
Burada, Shulchan Aruch’ta (ki bu metin teknik olarak Talmud’un kendisinin bir parçası değildir ancak Talmud’a dayanan, Orta Çağ’a ait son derece yetkin bir Yahudi hukuk metnidir) Yahudi hukuk kurallarının ciddi suç örgütlerinin gizli yasalarıyla güçlü benzerlikler taşıdığı olağanüstü bir örnekle karşılaşıyoruz.
Elbette “ispiyonculuk”, Cosa Nostra’da en büyük suçtur ve Omerta’nın temelini oluşturur. Ancak Yahudilikte de bir Yahudi kardeşine karşı muhbirlik yapmak, Mafya’da karşılaşacağınız kaderin aynısıyla sonuçlanır (üstelik “Tanrı bana böyle yapmamı söyledi” bahanesini kullanabilirsiniz!)
Yahudiliğin “ahlak anlayışı” ile dünyanın en kötü şöhretli mafyasının ahlak anlayışı arasındaki bu inanılmaz örtüşme göz önünde bulundurulduğunda şu soru sorulmalıdır: Yahudilik gerçekten de dünyanın en eski ve en köklü suç örgütü müdür? Bu “din” tarih boyunca mafya örgütleri için teorik model işlevi görerek onlara ahlak fikrini bir silah hâline getirmek suretiyle hem dayanıklı olmanın hem de vicdan yükünden kurtulmanın araçlarını mı sağlamıştır?
İlgilenenler için:
https://kritikbakis.com/yahudilik-nedir-ne-degildir/
https://kritikbakis.com/yahudilerin-kisa-tarihi/
https://kritikbakis.com/soy-yahudilik-toy-yahudilik/
https://kritikbakis.com/hiristiyanlik-israilin-rahabi-mi/
https://kritikbakis.com/yahudiler-sonsuza-kadar-romaya-karsi/
https://kritikbakis.com/oluler-diyarinin-bekci-kopegi-kerberos/
https://kritikbakis.com/makia-freemanla-secilmisier-kultu-uzerine/
https://kritikbakis.com/dariusun-fermani-ve-balfour-deklarasyonu/
https://kritikbakis.com/kosher-nostra-yeralti-dunyasini-yonetirken/
https://kritikbakis.com/bir-yahudi-evrimsel-stratejisi-olarak-hiristiyanlik/
https://kritikbakis.com/siyonizm-beyazlarin-isgali-altindaki-bir-tarikattir/
https://kritikbakis.com/drakula-aslinda-yahudilere-yonelik-bir-sosyal-elestiriydi/
https://kritikbakis.com/benjamin-balthaser-ile-yahudi-kimliginin-gecmisi-bugunu-ve-gelecegi-uzerine/
*Cato Dezorra, bağımsız yorumculuğa yönelen eski bir askeri/güvenlik uzmanıdır.
Kaynak: https://catodezorra.substack.com/p/how-judaism-rebranded-a-criminal
Tercüme: Ali Karakuş
