Ankara İttifakın Ağırlık Merkezinde

Zirveyi, henüz sonuçlanmamış bir bahis olarak değerlendirmek daha yararlı olacaktır: Washington, uyum karşılığında yeniden kabul teklif ederken, Ankara stratejik özerkliğinin araçlarından vazgeçmeden tanınma arayışını sürdürmektedir. Sonucun nasıl şekilleneceği, S-400 meselesinin hangi şekilde çözüleceğine ve KAAN'ın motorlarının güvence altına alınmasının ardından sürdürebileceği üretim temposuna bağlı olacaktır. O zamana kadar Türkiye, zirvenin açıkça ortaya koyduğu gibi kalmaya devam edecektir: çevrede kalamayacak kadar güçlü, Washington'un gözünde tamamen güvenilir sayılamayacak kadar özerk ve bu nedenle İttifak'ın kararlarını Brüksel ile Washington'un arzu ettiğinden daha fazla etkilemeye mahkûm bir aktör.
Temmuz 20, 2026
image_print

İki sistem arasında sıkışan Türkiye, stratejik tercihlerinin ağırlık merkezini kaydırıyor.

Türkiye Konumunu Yeniden Kazanıyor

7 ve 8 Temmuz 2026 tarihlerinde Ankara, NATO devlet ve hükümet başkanlarının 36. zirvesine ev sahipliği yaptı. Bu, İttifakın 2004 İstanbul Zirvesi’nden bu yana Türkiye’de düzenlenen ilk zirvesiydi. İki zirveyi yirmi iki yıl ayırıyor ve bu süre zarfında Türkiye’nin İttifak içindeki konumu önemli ölçüde değişti. Ankara, 2004 yılında müttefiklerini güneydoğu kanadının koruyucusu olarak ağırlamıştı; 2026 yılında ise onları askerî bir güç, diplomatik bir arabulucu ve özerk bir jeopolitik ağırlık merkezi olarak ağırladı. Aşağıdaki analizin asıl odağını oluşturan değişim budur.

Türkiye Cumhurbaşkanlığı ile hükümet yanlısı basının bir kesimi tarafından öne çıkarılan resmî anlatı, zirveyi bir taçlanma olarak sunmaktadır: Türkiye’nin artık yeni güvenlik mimarisinin “merkezinde” olduğu iddia edilmektedir. Eski büyükelçiler ve emekli askerî yetkililer tarafından dile getirilen eleştirel anlatı ise, bu övgülerin ardında Ankara’yı yeniden ABD savunma sistemine entegre etme girişiminin bulunduğu uyarısında bulunmaktadır. Zirvenin gerçek önemi bu iki anlatı arasındaki alanda yatmaktadır ve başlangıçta bunlardan birini tercih etmek yerine her ikisini de dikkatle izlemek daha isabetlidir.

Ankara Deklarasyonu, 5. Madde kapsamındaki kolektif savunmaya yönelik “sarsılmaz” taahhüdü ve caydırıcılığa ilişkin kapsamlı yaklaşımı yeniden teyit etti. Mali açıdan bakıldığında metin, 2025 Lahey Zirvesi’nde 2035 yılına kadar gayrisafi yurt içi hasılanın %5’ine ulaşılması yönünde verilen taahhüt doğrultusunda, yalnızca 2025 yılında Avrupa müttefikleri ile Kanada’nın savunma harcamalarının 139 milyar ABD dolarını aşacak ölçüde arttığını kaydetmektedir. Ankara’da ise 50 milyar ABD dolarını aşan yeni tedarik programları açıklandı; ayrıca “Drone Edge” programı kapsamında anti-drone kabiliyetleri için beş yıl boyunca 40 milyar ABD dolarından fazla kaynak ayrılması ve yakıt depolama ile dağıtım altyapısının modernizasyonu amacıyla 27 milyar avroluk yatırım yapılması kararlaştırıldı.

Ukrayna için müttefikler, 2026 yılı kapsamında teçhizat, yardım ve eğitim için 70 milyar avro taahhüdünde bulundu ve 2027 yılında da en az bu seviyenin korunacağı sözünü verdi. Genel Sekreter Mark Rutte bu yönelimi tek bir ifadeyle özetledi: “NATO 3.0, daha güçlü bir NATO içinde daha güçlü bir Avrupa.” Bu, Amerika Birleşik Devletleri’ne daha az bağımlı, ancak Amerika Birleşik Devletleri’nin sağlam biçimde kök salmaya devam ettiği bir İttifak anlamına geliyor. Bu sloganın ardında zirvenin gerçek siyasi itici gücü bulunmaktadır: Washington, Avrupalılardan Avrupa’daki konvansiyonel savunma yükünün büyük bölümünü üstlenmelerini istemekte; Türkiye ise yalnızca savunma kabiliyetlerini tüketen değil, aynı zamanda bunları üretebilen az sayıdaki üyeden biri olarak kendisini konumlandırmaktadır.

Neden Brüksel Değil de Ankara?

Zirvenin Ankara’da düzenlenmesi yalnızca törensel bir tercih değildi. Zirveye ev sahipliği yapmak, Türkiye Cumhurbaşkanlığına yoğun bir ikili görüşme gündemini koordine etme imkânı sağladı: Erdoğan; Macron, Meloni, Merz, Starmer ve Suriyeli el-Şaraa’nın yanı sıra Avrupa Birliği kurumlarının başkanları Costa ve von der Leyen ile görüştü. Zirve kapsamında Ankara ile Londra, Türk hükümeti tarafından stratejik iş birliğinin güçlendirilmesine yönelik bir adım olarak sunulan bir güvenlik ve savunma ortaklığı anlaşması imzaladı. Bu görüşmelerin sayısı bile başlı başına bir mesaj niteliğindedir: Türkiye artık rolünü tartışmıyor; onu yönetiyor.

Türkiye’nin coğrafi avantajı hâlâ başlangıç noktasını oluşturmaktadır. Ankara, Boğazları kontrol etmekte, ABD ordusundan sonra İttifak’ın en büyük ikinci ordusuna sahip bulunmakta ve Akdeniz ile Karadeniz’deki en büyük denizaltı filosunu elinde bulundurmaktadır. Ancak ülkenin artan etkisini açıklayan tek unsur coğrafya değildir. Türkiye’yi sistem içinde kilit bir aktör hâline getiren; jeopolitik konumu, askerî kabiliyetleri ve ithalatçı konumundan ihracatçı konumuna dönüşen savunma sanayiinin birleşimidir. Ankara’nın NATO içindeki stratejik değerini değiştiren de tam olarak bu dönüşümdür: tüketimden üretime geçiş.

Zirvenin en yakından takip edilen anı, Erdoğan ile Trump arasında gerçekleştirilen ikili görüşmeydi. ABD Başkanı, CAATSA yaptırımlarını kaldırmaya ve Türkiye’nin F-35 programına yeniden kabul edilmesine imkân tanımaya istekli olduğunun sinyalini verdi. Bu iki konu, Ankara açısından kritik öneme sahip iki kabiliyetle bağlantılıdır: Rus yapımı S-400 hava savunma sistemi ve beşinci nesil KAAN savaş uçağı.

Olayların sıralaması göz önünde bulundurulmalıdır. Temmuz 2019’da Türkiye, Rusya’dan S-400 sistemlerini satın aldı; aynı ay Washington, Türkiye’yi ortağı olduğu ve yaklaşık 100 adet F-35 teslim alabilmek umuduyla yaklaşık 1,7 milyar ABD doları ödediği Joint Strike Fighter programından çıkardı. Buna rağmen Türkiye tek bir uçak dahi teslim alamadı. 14 Aralık 2020’de ise CAATSA yaptırımları yürürlüğe girdi. Bunun sonucunda, yaptırımlar, Rus sistemi, Amerikan savaş uçağı ve Türkiye’nin millî programı arasında, her bir unsurun diğerlerini etkilediği dört yönlü bir etkileşim ortaya çıktı.

Türk Havacılık ve Uzay Sanayii (Turkish Aerospace Industries – TUSAŞ) tarafından geliştirilen KAAN, Türkiye’nin yerli olarak üretilen ilk beşinci nesil savaş uçağıdır; ancak ABD üretimi F110 motoruyla güçlendirilmektedir. Dolayısıyla üretimi, Kongre tarafından onaylanan ihracat lisanslarına bağlıdır. Türk analistlerin dikkat çektiği stratejik paradoks tam da burada ortaya çıkmaktadır. Bir başarı olarak sunulan endüstriyel egemenlik, yabancı bir bileşene rehin kalmaya devam etmektedir. Motoru kontrol eden, üretim hızını da kontrol eder.

Fırat’ın ortaya koyduğu üzere, CAATSA yaptırımlarının kaldırılmasına yönelik hukuki yol oldukça dardır. ABD Başkanı, hem CAATSA kapsamındaki şartların hem de 2021 mali yılı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası’nda (National Defense Authorization Act) Türkiye aleyhine yer alan hükümlerin yerine getirildiğini Kongre’ye teyit etmek zorundadır. Buna göre S-400 sistemleri artık Türkiye’nin envanterinde bulunmamalı, Türkiye topraklarında benzer sistemler konuşlandırılmamalı ve Ankara gelecekte Rusya’dan benzer sistemler satın almayacağını garanti etmelidir. ABD kaynaklarına göre bugüne kadar gündeme gelen uzlaşma önerileri —depolama, devre dışı bırakma veya doğrulanabilir biçimde faal olmayan statü— mevcut hukuki çerçeveyi karşılamamaktadır. Müzakerelerin merkezindeki seçenek ise, son kullanıcı anlaşmasının gerektirdiği şekilde Rusya’nın onayının da alınması koşuluyla, S-400 sistemlerinin büyük olasılıkla Körfez’deki üçüncü bir ülkeye satılmasıdır.

İki yorumun belirgin biçimde ayrıştığı nokta tam da burasıdır. Bunları tek bir yargı altında birleştirmek yerine, birbiriyle rekabet eden iki hipotez olarak değerlendirmek daha isabetlidir.

Hükümetin benimsediği ilk yorum, Trump’ın açılımını “yeni bir başlangıç” olarak değerlendirmektedir. CAATSA yaptırımlarının kaldırılması tek başına F-35 sorununu çözmeyecek olsa da, önemli siyasi ve hukuki engellerden birini ortadan kaldırarak Türk savunma sanayii üzerindeki baskıyı hafifletecektir. Bu bağlamda zirve, Ankara’nın askerî alanda Washington’un tam anlamıyla bir ortağı olarak geri döndüğünü teyit etmektedir; ancak bu süreç, beşinci nesil savaş uçaklarından daha az hassas alanlardan başlamaktadır.

Giriş bölümünde değindiğim ikinci yorum ise —Türk Devletleri Teşkilatının ilk Genel Sekreteri eski Büyükelçi Halil Akıncı ile emekli askerî personel Beyazıt Karataş ve İhsan Sefa gibi isimler tarafından dile getirilen görüş— bu bakış açısını tamamen tersine çevirmektedir. Akıncı, Trump’ın açıkladığı “hediyelerle” alay etmekte ve “sadık müttefik” söyleminin ardında aslında bir itaat talebinin bulunduğunu belirtmektedir. Ona göre endüstriyel iş birliği, Türk savunma sanayiini ve Türk mühendislerini kontrol altına alma niyetini ifade etmektedir. Karataş ise dikkati KAAN programına çevirmektedir. Ona göre F-35 teklifinin gerçek amacı, ilk birkaç uçağın ardından millî savaş uçağının üretimini yavaşlatmak, başka bir ifadeyle Ankara’nın teknolojik bağımlılıktan “az da olsa” kurtulmak için kullandığı aracı etkisiz hâle getirmektir. Sefa ise hava savunması boyutunu öne çıkarmaktadır: S-400 sistemlerinden vazgeçmek bir tuzak olacaktır; çünkü Türkiye’nin etrafı dokuz askerî üsle çevriliyken ülkeyi balistik füzelere karşı en etkili savunma sisteminden mahrum bırakacaktır.

Bu eleştiriler tarafsız değildir; ancak hiç kimsenin kaçınamayacağı bir soruyu gündeme getirmektedir: Yeniden kabul edilmenin gerçek bedeli nedir? Türkiye’nin F-35 programına yeniden kabul edilmesi ve CAATSA yaptırımlarının kaldırılması, S-400 sistemlerinden vazgeçilmesi ve KAAN programının örtülü biçimde sınırlandırılması şartına bağlı olsaydı, Türkiye stratejik özerkliğinin iki önemli aracından vazgeçmesi karşılığında, operasyonel hazırlık oranı uzun süredir belgelenmiş eleştirilere konu olan bir savaş uçağına erişim sağlayacaktı. Başka bir ifadeyle, bu anlaşmanın sağlayacağı faydalar kesin değildir; bunlar zirvedeki samimi atmosfere değil, müzakerelerin ayrıntılarının nasıl şekilleneceğine bağlıdır.

İki Sistem Arasında Sıkışan Türkiye, Stratejik Tercihlerinin Ağırlık Merkezini Kaydırıyor

Türkiye’nin konumu, yeniden şekillenmekte olan uluslararası düzen bağlamında değerlendirilmelidir. Ankara’da NATO, İran’ın nükleer silah edinmemesi gerektiğini bir kez daha vurguladı ve Hürmüz Boğazı’nda seyrüsefer serbestisine saygı gösterilmesi çağrısında bulundu. Bu, İttifak’ın artık geleneksel faaliyet alanının güneyine ve doğusuna yöneldiğinin bir göstergesidir. Türkiye’nin çok yönlü bir oyun oynadığı açıktır; zira bir yandan NATO üyesi olmayı sürdürürken, diğer yandan Ukrayna meselesi ve S-400 anlaşmasının kendisi konusunda Moskova ile iletişim kanallarını açık tutmakta ve Libya’dan Kafkasya’ya uzanan coğrafyada bölgesel bir güç profili inşa etmektedir.

Gerilim tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Türkiye’nin stratejik özerklik hedefi, Washington’un önerdiği bütünleşme anlayışıyla çelişmektedir. NATO, Ankara’ya “NATO 3.0” içinde öncü bir rol teklif etmektedir; ancak bunun karşılığında Türkiye’nin kabiliyetlerinin ABD sistemiyle birlikte çalışabilirliğini korumasını ve her türlü görüş ayrılığının İttifak çerçevesi içinde çözülmesini şart koşmaktadır. Türkiye ise güvenilirliğinin önemli bir bölümünü tam da “hayır” diyebilme kapasitesi üzerine inşa etmiştir; yani Amerikan tedariki reddedildiğinde Rus teçhizatı satın alabilmiş ve satın alamadığı sistemleri kendi imkânlarıyla üretebilmiştir. Bu özerkliğin yeniden Atlantik çerçevesi içine entegre edilmesi, Türk eleştirmenlerin karşı çıktığı ve resmî söylemin ise dile getirmemeyi tercih ettiği örtük hedeftir.

Dolayısıyla Ankara Zirvesi gerçek bir eğilimi teyit etmiştir: İttifak’ın ağırlık merkezi güneydoğuya doğru kaymaktadır ve Türkiye bu kaymanın doğrudan faydalanıcılarından biridir. “Merkezdeki ülke” söylemi, Türkiye’nin savunma kapasitesine ilişkin veriler ve zirvenin diplomatik yoğunluğu üzerine kuruludur; ancak belirleyici mesele hâlâ çözüme kavuşmuş değildir. Hiçbir resmî açıklamanın çözüme kavuşturamadığı CAATSA–S-400–F-35–KAAN dosyası, bu belirsizliğin tam barometresidir.

Bu nedenle zirveyi değerlendirenler, onu ne bir taçlanma ne de bir aldatmaca olarak yorumlama eğilimine kapılmalıdır. Zirveyi, henüz sonuçlanmamış bir bahis olarak değerlendirmek daha yararlı olacaktır: Washington, uyum karşılığında yeniden kabul teklif ederken, Ankara stratejik özerkliğinin araçlarından vazgeçmeden tanınma arayışını sürdürmektedir. Sonucun nasıl şekilleneceği, S-400 meselesinin hangi şekilde çözüleceğine ve KAAN’ın motorlarının güvence altına alınmasının ardından sürdürebileceği üretim temposuna bağlı olacaktır. O zamana kadar Türkiye, zirvenin açıkça ortaya koyduğu gibi kalmaya devam edecektir: çevrede kalamayacak kadar güçlü, Washington’un gözünde tamamen güvenilir sayılamayacak kadar özerk ve bu nedenle İttifak’ın kararlarını Brüksel ile Washington’un arzu ettiğinden daha fazla etkilemeye mahkûm bir aktör.

Kaynak: https://strategic-culture.su/news/2026/07/17/ankara-at-heart-of-alliance/