Orta Çağ’dan Orta Doğu’ya Haçlı Medeniyeti

Kudüs’e duyulan bu hayranlık, elbette, 20. yüzyılın başlarında İngiliz ve Fransızların Siyonizme verdiği destekle bağlantılıdır. İncil’deki İsrail’in (Hz. Yakup ve soyu) Hıristiyan kültüründe kutsallaştırılması, 1917 ile 1948 arasında Hıristiyan ulusların İsrail’in “yeniden doğuşuna” verdiği desteğin temel unsurlarından biriydi. Ancak Batı Hıristiyanlığı ile İsrail arasındaki kutsal bağı mühürleyen ve o zamandan beri dünya tarihini belirleyen esas unsur Haçlı Seferleri ve onların Avrupa kültüründeki hatırası oldu.
Mayıs 13, 2026
image_print

The Papal Curse: The Medieval Origin of the European Syndrome adlı kitabın yazarı Laurent Guyénot, Avrupa kültüründeki Haçlı Seferi arketipini ortaya çıkarıyor ve bunun Orta Çağ’dan günümüz Orta Doğu’suna kadar uzanan yıkıcı sonuçlarının izini sürüyor.

 

11.yüzyılın sonunda papalar, Avrupalı yönetici sınıfa devrim niteliğinde bir fikir aşıladı: Haçlı Seferi. Bu bir vahiy, kurtuluşa giden yeni bir yol ve aynı zamanda Avrupa’yı Kudüs etrafında birleştirmeye yönelik paradoksal bir girişimdi. Bu girişim savaşçı sınıfın hem en iyi hem de en kötü yönlerini ortaya çıkardı; fikir krallar kadar halk kitleleri tarafından da benimsendi ve papaya benzeri görülmemiş bir ruhani ve siyasi egemenlik sağladı.

Haçlı Seferi öylesine güçlü bir deneyimdi ki, Batı uygarlığı üzerindeki etkisi papalık otokrasisinin çöküşünden sonra da sürdü ve bu etki bugün hâlâ hissedilmektedir. Haçlı Seferi Batı’nın DNA’sının bir parçası haline geldi. Yeni bir kılıkta olsa da, Batı’nın en belirleyici Büyük Fikri olmaya devam ediyor: yüce ilkeler adına savaşlar yoluyla dünyayı ve kendini kurtarmak. Yakın dönemdeki Amerikan askerî maceralarının çoğu, Christopher Tyerman’ın Orta Çağ Haçlı Seferleri tanımına uymaktadır: “Dini ve siyasi elitler tarafından Hıristiyan inananlara yönelik tehdit olarak tanımlanan gerçek ya da hayali düşmanlara karşı, inançla meşrulaştırılan savaşlar.”[1] Bugün haçlı seferlerinin Hıristiyanlık yerine Demokrasi adına yürütülmesi tek farktır.

 

Haçlı Seferlerinin Etkisi

Norman Housley’nin belirttiği gibi, bugün tüm tarihçiler “Haçlı Seferleri’nin Orta Çağ Avrupası’nın gelişiminde çevresel değil merkezi bir rol oynadığı”[2] konusunda hemfikirdir. Elbette, Michael Mitterauer’in de ısrarla belirttiği gibi, her şeyden önemlisi, “Haçlı seferleri hareketi, Batı Hıristiyanlığının savaşa karşı tutumunda radikal bir değişime yol açarak, Batı düşünce tarihinin dönüm noktası oldu.” Aynı zamanda bu durum, “Avrupa’nın kendine özgü yolunun temel bir özelliği”[3] olan Avrupa yayılmacılığının da modelini oluşturdu.

Birinci Haçlı Seferi (1095-97) başarılı oldu ve erken dönem kitlesel propagandanın en büyük örneklerinden biri olarak kutlandı. Antik Yunanlılar için Truva Savaşı neyse, Avrupalılar için de o hale geldi.[4] Christopher Tyerman bu hususta şöyle yazar:

“Görgü tanıkları ve şaşırtıcı olayları didaktik bir şekilde yorumlamaya hevesli diğer kişiler tarafından Birinci Haçlı Seferi tarihinin bu ölçekte ve hızla üretilmesi, Orta Çağ tarih yazımında benzerine rastlanmayan bir durumdur. Kudüs’ün ele geçirilmesinden sonraki on iki yıl içinde, en az dört görgü tanığı anlatısı, üç büyük Batı tarihi ve Aachenli Albert’ın büyük Lorraine versiyonunun bir bölümü, az ya da çok türetilmiş, hayal gücüyle süslenmiş veya polemik niteliğinde çok sayıda başka anlatıyla birlikte dolaşıma girmişti. … Bu tarihlerin çoğu inanç, cesaret, acı, tehlike, azim ve zafer dolu heyecan verici hikâyeleri şekillendirdi. Teologlar yaşananlardan Tanrı’nın kendileriyle olduğu ve Hıristiyanların bu doğrultuda misyon üstlendikleri mesajını damıttılar; aynı derecede ustaca davranan görgü tanıkları ise mucizeler ve vahşet hakkında anlaşılır öyküler sundular. En erken örneklerden biri olan Gesta Francorum; abartılı, tumturaklı saçmalıklar söyleyen stereotip egzotik Doğuluların yer aldığı, büyük ölçüde epik (chanson de geste) nazım geleneği tarzında ayrıntılı sahneler içeriyordu. Özellikle düşmanın gerçekçi tasviri ön planda değildi.”[5]

 

Yeni Bir Kurtuluş Dini

Bu hikâyelerin etkisi öylesine büyüktü ki, 1145’te İkinci Haçlı Seferi çağrısı yapıldığında tepki yine olağanüstü oldu. Clairvauxlu Bernard, papaya övünerek şöyle yazıyordu: “Ağzımı açtım, konuştum ve bir anda Haçlılar sonsuz bir şekilde çoğaldı. Köyler ve kasabalar artık boşalmış durumda. Yedi kadın başına neredeyse bir erkek bile bulamayacaksınız. Her yerde kocaları hâlâ hayatta olan dullar görüyorsunuz.”[6] Bernard, Haçlı Seferi’nin kurtuluş doktrinini ayrıntılı biçimde geliştirdi. In Praise of the New Knighthood  (Yeni Şövalyeliğe Övgü) adlı eserinde şöyle yazıyordu:

“Mesih’in şövalyeleri, düşmanı vurduklarında günah işlemekten veya kendi ölümlerinden korkmadan, Rablerinin savaşlarında güvenle savaşabilirler; çünkü Mesih için öldürmek veya ölmek günah değil, aksine büyük bir şandır, şöhrettir. İlk durumda kişi Mesih için kazanır, ikinci durumda ise Mesih’in kendisini kazanır.”

Öldürürsen de kutsanırsın, ölürsen de.

Haçlı Seferi gerçekten de yeni bir kurtuluş diniydi. Birinci Haçlı Seferi’nin coşkulu bir tarihçisi olan Nogentli Guibert, eskiden şövalyelerin ancak yaşam tarzlarından vazgeçip keşiş olarak kurtuluşa ulaşabildiklerini, ancak “Tanrı’nın çağımızda kutsal savaşları tesis ettiğini, böylece şövalyeler topluluğunun ve onların peşinden koşan kalabalığın… kurtuluşa ulaşmanın yeni bir yolunu bulabileceğini”[7] belirtmiştir.

Roma Kilisesi 10. yüzyılda Tanrı’nın Barışı hareketiyle özel savaşları bastırmaya çalışmışken, şimdi artık yalnızca Kutsal Topraklar’daki savaşın meşru olduğunu ilan ediyordu. Aziz Bernard’a göre “iğrenç panayırlar” olan turnuvaların bile ölümcül bir günah olduğunu ve orada ölmenin insanı doğrudan Cehenneme götürdüğünü ilan eden Kilise, orada ölen her askeri doğrudan Cennete götüren Kutsal Savaşı icat etti.

Barbar ve feodal ahlakın en yüce değerlerinden biri olan kan intikamı, Haçlı Seferleri’nde Hristiyanlıkta da karşılığını bulmuştur. Katıldığı Birinci Haçlı Seferi için Aguilersli Raymond şöyle diyordu: “Bu girişim, Rabbimiz İsa Mesih’in ve havarilerinin yurdunu haksız yere ele geçirenlerden intikam almak amacını taşıyordu.”[8]  Vengez Jesus (İsa’nın intikamını alın) sözü Fransız Haçlılarının savaş narası haline geldi.[9]

 

Kudüs’ü Avrupa’nın Başkenti Yapmak

Haçlı Seferlerinin “Avrupa’daki ilk birleştirici olay”[10] olduğu söylenegelmiştir. Halford Mackinder, 1904 tarihli çığır açan makalesi “The Geographical Pivot of History”de (Tarihin Coğrafi Ekseni), haçlı seferleri için “Avrupa’yı öylesine harekete geçirip birleştirmiştir ki, bunları modern tarihin başlangıcı sayabiliriz” diye yazmıştır.[11] Avrupa’yı Kudüs etrafında birleştirmeyi amaçlamanın ne kadar büyük bir saçmalık olduğu ise onu şaşırtmıyordu. Papalar Avrupalıları, medeniyetlerinin beşiğinin Akdeniz’in doğu ucunda, zaten iki başka medeniyetin (Bizans ve İslam) gözdesi olan bir şehir olduğuna ikna ettiler ve Avrupa’nın kurtuluşu ona bağlıymış gibi onun için savaşmalarını istediler. Avrupa’nın çıkarlarına bundan daha aykırı bir proje düşünülemezdi.

Batılılar Kudüs’ü “özgürleştirdikleri” andan itibaren kendilerini dünyanın merkezinin koruyucuları olarak görmeye başladılar. Bu, kimliklerinin bir parçası haline geldi. Kudüs’ün 1187’de Selahaddin tarafından geri alınmasının ardından ve bu “felaket”i tersine çevirmeye yönelik her başarısız girişimle birlikte bu saplantı daha da büyüdü. Dindar Kral IX. Louis, 1270 yılında Sekizinci Haçlı Seferi sırasında dizanteriden öldüğünde, son sözleri hiç görmediği bu şehir için olmuştu: “Kudüs! Kudüs!”

O günden beri tüm Avrupa’nın Kudüs için ağladığı söylenebilir. Tyerman bu konuda şöyle yazar:

“Batı Avrupa’nın ruhban ve ruhban sınıfı dışındaki elitleri, Kutsal Topraklar’dan siyasi bir hedef ya da mükemmellik vizyonu olarak vazgeçmeyi neredeyse imkânsız buluyordu. On dördüncü ve on beşinci yüzyıllar boyunca hükümetler, ahlakçılar, vaizler ve lobiciler; pratik ve ahlaki hedeflerin birleştiği bu konuya tekrar tekrar geri döndüler.”[12]

İngiliz General Edmund Allenby 1917’de şehre görkemli bir törenle girdiğinde “Haçlı Seferleri’nin sonunu” ilan etti ve Londra’daki Punch dergisi, Kudüs’e yukarıdan bakan I. Richard’ın memnuniyetle başını sallayarak “Rüyam gerçek oldu!” dediği bir illüstrasyon yayımladı.[13]

Kudüs’e duyulan bu hayranlık, elbette, 20. yüzyılın başlarında İngiliz ve Fransızların Siyonizme verdiği destekle bağlantılıdır. İncil’deki İsrail’in (Hz. Yakup ve soyu) Hıristiyan kültüründe kutsallaştırılması, 1917 ile 1948 arasında Hıristiyan ulusların İsrail’in “yeniden doğuşuna” verdiği desteğin temel unsurlarından biriydi. Ancak Batı Hıristiyanlığı ile İsrail arasındaki kutsal bağı mühürleyen ve o zamandan beri dünya tarihini belirleyen esas unsur Haçlı Seferleri ve onların Avrupa kültüründeki hatırası oldu.

Haçlılar kendilerini Musa’nın soykırımcı halkını taklit ediyor gibi görüyorlardı. Reimsli Robert’in bir anlatımına göre, II. Urban Clermont’taki vaazında şunları söyledi: “Kutsal Kabir yoluna düşün, o toprakları korkunç bir ırktan kurtarın ve kendiniz yönetin; çünkü Kutsal Kitap’ta söylendiği gibi süt ve bal akan o topraklar, Tanrı tarafından İsrail oğullarına bir mülk olarak verilmiştir.”[14]  Dollu Baldric’in kaydettiği versiyonda ise II. Urbanus, Arapları Yahve’nin Kral Saul’a tamamen yok etmesini emrettiği Amaleklilerle özdeşleştiriyordu: “Erkek ve kadın, çocuk ve süt emen bebek, öküz ve koyun, deve ve eşek, herkesi ve her şeyi yok edeceksiniz” (1. Samuel 15:3). Urbanus şöyle diyordu: “Amaleklilere karşı dua etmek bizim, savaşmak ise sizin görevinizdir. Biz Musa gibi ellerimizi yorulmadan göğe kaldırıp dua edeceğiz; siz ise korkusuz savaşçılar gibi Amalek’e karşı kılıç sallayacaksınız.”[15]

Bildiğiniz gibi, İranlılar artık Netanyahu tarafından resmen yeni Amalek olarak ilan edilmiştir.

 

Tam Anlamıyla Feci Bir Başarısızlık

Gerçekte İslam dünyasının birliği Haçlı Seferleri yüzünden zarar görmedi, tam aksine güçlendi. Birinci Haçlı Seferi’nden önce İslam dünyası birbirine rakip iki halifeliğe (Bağdat ve Kahire) ve çeşitli bağımsız emirliklerle şehir devletlerine bölünmüştü. Frank saldırganlığı yeniden birleşmeyi teşvik etti. Sur Başpiskoposu William, 1180’lerin başında bundan şu sözlerle şikâyet ediyordu:

“Eskiden neredeyse her şehrin kendi yöneticisi vardı … birbirlerine bağlı değillerdi … kendi müttefiklerinden Hıristiyanlardan korktukları kadar korkuyorlar ve ortak tehlikeyi püskürtmek ya da bizi yok etmek için kolayca birleşemiyorlardı. Ama şimdi … bize komşu bütün krallıklar tek bir adamın (Nureddin’in) egemenliği altına girdi.”[16]

Üstelik Birinci Haçlı Seferi’nden önce Bizanslılar, başkenti Kahire olan Şii Fatımi Halifeliği ile iyi ilişkiler içindeydi. “11. yüzyılın ortalarında Doğu Akdeniz dünyasının huzurunun uzun yıllar süreceği düşünülüyordu. İki büyük güç olan Fatımi Mısırı ile Bizans birbirleriyle iyi geçiniyordu.”[17]Hıristiyanlar Kudüs’te özgürce ibadet edebiliyor, Müslümanların ise Konstantinopolis surlarının hemen dışında bir camisi bulunuyordu (bu cami Franklar tarafından yakılmış ve yangın şehrin üçte birine yayılmıştı). Doğudan gelen Selçuklular, Fatımiler ile Bizans’ın ortak düşmanıydı. Ancak kaba saba Haçlılar için bütün Müslümanlar aynıydı. Frankların Müslümanlara karşı “normatif düşmanlık” politikası, Bizans’ın “çeşitli Müslüman beyleri birbirine karşı kullanıp her birini sırayla izole etme”[18] politikasını bozdu.

Genel olarak Haçlı Seferleri, kurtardıklarını iddia ettikleri Doğu Hıristiyan İmparatorluğu’na ölümcül bir darbe vurdu (Haçlılar 1205’te Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Konstantinopolis’i yağmaladı ve şehir bir daha toparlanamadı). Ayrıca Bizans ile Mısır’daki Şii halifelik arasındaki diplomatik ilişkileri mahvetti ve dolaylı olarak bu eski müttefikin 1171’de Selahaddin tarafından Sünni bayrağı altına alınmasına yol açtı. Böylece savaşmaları gereken Sünni gücü aslında güçlendirmiş oldular.

Sonuçta Haçlı Seferleri, Hıristiyan ve İslam medeniyetleri arasında bir anlayışsızlık ve düşmanlık hendeği kazdı ve böylece o zamana kadar çoğu Müslüman yönetim altında ibadet özgürlüğüne sahip olan Doğu Hıristiyanlarına (Ortodokslar, Kıptiler, Nasturiler, Ermeniler, Yakubiler vb.) iki kat daha fazla zarar verdi.

Sonuç olarak, Haçlı Seferleri, doğasında var olan ikiyüzlülükle, Batı’nın öz ruhunu yozlaştırarak ona zarar verdi ve Batı’yı tehlikeli, dizginsiz bir yırtıcı haline getirerek dünyanın geri kalanına da zarar verdi.

 

Sömürgeciliğin Başlangıcı

Joshua Prawer, The Latin Kingdom of Jerusalem: European Colonialism in the Middle Ages adlı eserinde Orta Çağ Haçlı hareketini daha sonraki Avrupa sömürgeciliğinin habercisi olarak sunar. Latin devletlerinin kurumlarının ve ekonomilerinin, sömürgeci statüleri ışığında anlaşılması gerektiğini savunur:

“Sömürgeleştirme Avrupa tarihinde yeni bir olgu olmasa da, sömürge hareketleri arasında süreklilik ve bağlantı ancak Haçlı Seferlerinden sonra oluşmuştur… Haçlı krallığını ilk Avrupa sömürge toplumu olarak kabul etmek doğru bir yaklaşımdır.”[19]

13.yüzyılın başlarında papalık ayrıcalıkları ve aflarıyla başlatılan Baltık bölgesindeki Kuzey Haçlı Seferleri de modern sömürgeleştirme tanımlarına oldukça uygundur. Magdeburg Başpiskoposu Adalgot’un 1108’deki çağrısı bunu açıkça göstermektedir:

“Bu putperestler çok kötüdür, fakat toprakları en iyisidir; et, bal, tahıl ve kümes hayvanları bakımından zengindir ve iyi işlenirse, ürün zenginliği bakımından hiçbir yer onunla kıyaslanamaz… Öyleyse ey en şanlı Saksonlar, Fransızlar, Lorenliler, Flamanlar ve dünyanın fatihleri, bu sizin için ruhlarınızı kurtarma ve isterseniz yaşayabileceğiniz en iyi toprağı elde etme fırsatıdır. Güçlü koluyla Galya halkını uzak Batı’dan çıkarıp en uzak Doğu’daki düşmanlarına karşı zafere ulaştıran Tanrı, size de yakınınızdaki bu en insanlık dışı putperestleri fethetme iradesi ve gücü versin ve her konuda sizi başarıya ulaştırsın.”[20]

Haçlı Seferleri ile kolonizasyon arasındaki bağlantı Amerika kıtasında açıkça görülmektedir. Carol Delaney, Columbus and the Quest for Jerusalem adlı eserinde çok az bilinen bir gerçeği ortaya koyuyor:

“Kudüs arayışı Kolomb’un en büyük tutkusuydu; Eyüp (II. Bayezid’e yaptığı reddedilen başvurunun kastedildiği düşünülmektedir) gibi katlandığını düşündüğü bütün sınavlar ve sıkıntılar boyunca onu ayakta tutan vizyon buydu… Hayatını Kudüs’ün kurtuluşuna adamıştı; ölüm döşeğinde, projesinin asla gerçekleştiğini göremeyeceğini anlayınca, haleflerinin devralmasını umduğu bu mücadeleyi desteklemek için para bıraktığını bildiren vasiyetini onayladı.”

Kolomb, Amerika kıtasında yağmalamayı umduğu altınla yeni bir Haçlı Seferi’nin finanse edilebileceğini düşünüyordu. 26 Aralık 1492 tarihli günlüğünde, hükümdarların “Kutsal Kabir’i fethetmeye yönelik bir girişim başlatıp hazırlanabilecekleri”[21] kadar büyük miktarda altın bulmak istediğini yazıyordu.

Kolomb’un izinden giden İspanyol ve Portekizli istilacılar (conquistadorlar), hayatları boyunca İber yarımadasındaki Müslümanlara karşı yürütülen bir dizi Haçlı Seferi niteliğindeki Reconquista ideolojisi içinde yetişmişlerdi. Norman Cantor’un açıkladığı gibi:

İspanya’nın yeniden fethi (Reconquista), Orta Çağ Hıristiyan İspanyol tarihinin baskın, neredeyse tek temasıydı ve bazı tarihçiler bunu, kendine özgü İspanyol karakterinin şekillenmesinde belirleyici faktör olarak görmüşlerdir. İber Yarımadası toplumunun tamamı, İslam’a karşı beş yüzyıl süren acımasız bir savaştan doğmuştur ve İspanyol kurumsal yapısı, savaş ağaları ve saldırgan savaşın gereklilikleri etrafında örgütlenmiştir.”[22]

Bu nedenle istilacıların (conquistadorlar) kendilerini Haçlılar olarak görmeleri ve buna uygun davranmaları şaşırtıcı değildir.

 

Sonuç

19.yüzyılda, ABD, “Manifest Destiny” (Kader Bildirisi) ideolojisini gerçekleştirip sınırını Meksika İmparatorluğu rağmına Pasifik Okyanusu’na kadar genişlettikten sonra bile Haçlı ruhuyla dolup taşmaya devam etti. Başkan Woodrow Wilson 1912’de şöyle diyordu: “Biz seçildik ve özellikle seçildik; dünya milletlerine özgürlük yolunda nasıl yürümeleri gerektiğini göstermek için.”[23]

Dwight Eisenhower, II. Dünya Savaşı anılarına Crusade in Europe (Avrupa’da Haçlı Seferi) adını verdi; bu tanımlama, Doğu’ya pek çok haçlı seferi düzenlemiş olan Avrupa’nın, şimdi yeni Batı’dan gelen bir haçlı seferinin hedefi haline gelmesi, Almanya’dan “özgürleştirilmesi” ve böylece bir Amerikan kolonisi haline getirilmesi düşünüldüğünde ironiktir.

Diana Johnstone’un Fools’ Crusade (Aptalların Haçlı Seferi) adlı kitabında belirttiği gibi, NATO’nun 1999’da Yugoslavya’yı yok etmesi de haçlı seferi modeline uymaktadır.[24] Ayrıca George W. Bush’un 11 Eylül 2001’den sonraki pazar günü kiliseden çıktıktan sonra dünya çapında yayımlanan şu televizyon konuşmasını yapması da tesadüf değildi: “Bu haçlı seferi, bu teröre karşı savaş biraz zaman alacak.”

Ve şimdi elimizde American Crusade adlı kitabın yazarı olan bir baş savaş çığırtkanı bulunuyor.

 

Laurent Guyenot Orta Çağ Çalışmaları alanında doktora yapmış, günümüzde İsrail tarihi ve JQ (the Jewish Question) üzerine uzmanlaşmıştır.

Kaynak: https://www.arktosjournal.com/p/the-crusading-civilisation

 

Kaynaklar:

[1] Christopher Tyerman, God’s War: A New History of the Crusades, Penguin, 2006, s. xiii.

[2] Norman Housley, Contesting the Crusades, Blackwell, 2006, s. 144.

[3] Michael Mitterauer, Why Europe?: The Medieval Origins of Its Special Path, University of Chicago Press, 2010, s. 153, 194.

[4] Oswald Spengler’in The Decline of the West adlı eserinin 1. cildinde (George Allen & Unwin Ltd, 1926, s. 10, 27) belirtildiği gibi.

[5] Tyerman, God’s War, a.g.e., s. 244.

[6] Steven Runciman, A History of the Crusades, vol. 2: The Kingdom of Jerusalem and the Frankish East, 1100-1187, Cambridge UP, 1951, s. 253.

[7] Tyerman, God’s War, a.g.e., s. 827.

[8] Raymond d’Aguilers, Histoire des Francs qui prirent Jérusalem. Chronique de la première croisade, Les Perséides, 2004, s. 140.

[9] Laurent Guyénot, La Lance qui saigne, Honoré Champion, 2014, s. 198.

[10] François Guizot, General History of Civilization in Europe, 1896, oll.libertyfund.org’da

[11] Halford Mackinder, “The Geographical Pivot of History,” The Geographical Journal, Nisan 1904, www.jstor.org’da.

[12] Tyerman, God’s War, a.g.e., s. 812, 827.

[13] Bu görsel, Eitan Bar-Yosef’in The Holy Land in English Culture 1799-1917, (Clarendon Press, 2005) adlı kitabının kapağında yer almaktadır.

[14] Tyerman, God’s War, a.g.e., s. 84.

[15] August Charles Krey, The First Crusade; the Accounts of Eyewitnesses and Participants, Princeton UP, 1921, s. 36.

[16] Tyerman, God’s War, a.g.e., s. 343.

[17] Steven Runciman, A History of the Crusades, vol. 1: The First Crusade and the Foundation of the Kingdom of Jerusalem, Cambridge UP, 1994, s. 42.

[18] Norman Housley, Contesting the Crusades, Blackwell, 2006, p. 158; Runciman, A History of the Crusades, vol. 2, a.g.e., s. 274-275.

[19] Joshua Prawer, The Latin Kingdom of Jerusalem: European Colonialism in the Middle Ages, Weidenfeld & Nicolson, 1972, s. ix. Ayrıca bkz. George Demacopoulos, Colonizing Christianity: Greek and Latin Religious Identity in the Era of the Fourth Crusade, Fordham UP, 2019.

[20] Tyerman, God’s War, a.g.e., s. 676.

[21] Carol Delaney, Columbus and the Quest for Jerusalem, Free Press, 2012, s. 27, 10.

[22] Norman Cantor, The Civilization of the Middle Ages, HarperPerennial, 1994, s. 290.

[23] Wilson Center, www.wilsoncenter.org/about-woodrow-wilson

[24] Diana Johnstone, Fools’ Crusade: Yugoslavia, NATO and Western Delusions, Pluto Press, 2002, s. 11.

Tercüme: Ali Karakuş

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA