“İnsan, kara varlığıdır” der Carl Schmitt Kara ve Deniz adlı eserinde, “bir karaya ayak basan”dır. İnsanın (Almanca, Landwesen; İngilizce ‘terrestrial’ karşılığında) bir “kara varlığı”; karada yürüyen (Landtreter) bir varlık olduğunu söylerken bir farkı da işaret eder Schmitt: “Burası onun durduğu yer ve zemindir; bakış açısını bunun aracılığıyla temin eder; intibalarını ve alemi seyretme tarzını bu belirler. Sadece ufkunu değil, yürüyüşünün ve hareketlerinin şeklini, vücudunu da yeryüzünde doğmuş ve yer yüzünde hareket eden bir canlı olarak elde eder”. Bu öyle bir bakış açısıdır ki iki şeyi birden yapar. İlki, üzerinde yaşadığı gezegeni karasal varlığıyla alakalı bir şekilde görmesidir: “Üzerinde yaşadığı gök cismini de bunun neticesi olarak ‘Yeryüzü’ [Earth; Arz] diye adlandırır”. İkincisi, bu gezegen tamamıyla karadan ya da topraktan oluşmamaktadır; bu gezegenin dörtte üçü su, ancak dörtte biri toprak, yani karadır; o kadar ki bu gezegen üzerindeki “en geniş kara parçaları dahi adalar gibi yüzmektedir”. Buna rağmen, üzerinde yaşadığı gezegenin küre gibi olmasına rağmen, ondan “bir yer yuvarlağı” (Erdball; terrestrial globe) ya da “yer küre” (Erdkugel; earthly sphere) diye bahsetmesine rağmen, üzerindeki suyun tuttuğu hacime bakarak ona “deniz yuvarlağı” (Seeball; marine globe) veya “deniz küre” (Seekugel; maritime globe) dememektedir (s. 52). Demek ki insanın ufku, Schmitt’e göre, nihayette Arz’a bağlıdır.
Ancak bu insanın hep böyle tanımlandığı anlamına gelmez. 1932’de yazdığı Siyasal Kavramı’na bir haşiye niteliğinde yayınladığı 1963 tarihli Partizan kitabında, uzayın da deniz gibi “herkes”in, ama nihayette Arz’da hükümdarlık taslayanın temellüküne açıldığını belirtirken, tıpkı denize dayalı bir egemenlik anlayışına geçilirken yaşanana benzer bir “mekan devrimi”nin de yaşanabileceğini ve uzaydaki “astronotlar”ın ve “kozmonotlar”ın “kozmo-korsanlara ya da hatta kozmo-partizanlar”a dönüşmek için şans yakalayabileceklerini ima eder (s. 109).
Dolayısıyla insanın uzay boşluğunu temellükü denizi temellükü gibi gerçekleşir, eğer gerçekleşecekse. O zaman nasıl karasal bir varlık olduğumuz söylenebilir? Schmitt’e göre en azından ufku karada çizildiğinden dolayı insan kara varlığıdır. Ancak Siyasal Kavramı’nda Robinson’un “herkes” olduğuna dair yorumlara bir itiraz yöneltircesine, “herkes”i “insanlık”la da eşitleyerek ilginç bir şey ekler: “İnsanlık bir savaş yürütemez, çünkü düşmanı yoktur, en azından bu gezegende” (s. 84). Belki uzayda başka varlıklar varsa, Arz’da yürüyen bir varlık olarak insan, insanlık namına bir savaş yürütebilir, ancak bu gezegende bu mümkün değildir. Schmitt’in bu konudaki açıklaması, ikna da edicidir: “İnsanlık kavramının kendisi düşman kavramını dışlar, çünkü düşman da öte tarafta insan olmayı sürdürmektedir ve bu nedenle iki kavram arasında özgül bir fark bulunmaz … Bir devlet insanlık adına düşmanıyla savaştığında bu, insanlığın savaşı olmaktan ziyade, bir devletin, savaştığı düşmanı karşısında evrensel bir kavramı tümüyle tasarrufu altına alma savaşı anlamına gelir”. Bu demektir ki Robinson’un “herkes” olarak tarif edilmesi, alemşümul bir geçerliliği değil, onun “emperyal genişleme faaliyetlerine ve ahlaki-insancıl karakteriyle de ekonomik emperyalizmin kullanımına da çok elverişli, ideolojik bir aygıt” olarak evrenselliği “herkes” adına sahiplendiğini gösterir(s. 85). En azından bu gezegende ve elbette ayak izinin (Joyce gibi ifade edersek, mucizevi bir işaretin) verdiği endişenin ancak vahşilerin varlığının kabul edilerek giderildiği ıssız bir adada.
O zaman Robinson, Schmitt’in uzayın temellükü yarışında ortaya çıkabileceğini iddia ettiği “kozmo-korsan”a ya da “kozmo-partizan”a benzeyen, “herkes”e şamil bir evrenselliğe de bu sıfatla sahip çıkan bir “korsan” olabilir mi? Bir korsan olarak Robinson ihtimali mümkün müdür?
Robinson Crusoe, ada bilincini yansıtan, dünyaya adadan bakan bir roman olsa da, bir ada romanı olmadığından, Robinson’un ada dışındaki maceraları, babasının sözünü dinlemeyerek, “orta mertebe”deki hayatını terkederek macera peşine düştüğünün belirtilmesi dışında, genelde romana dair çözümlemelerde dikkate alınmaz.
Oysa romanın hem ada öncesinde ve hem de ada sonrasında belirli uğrakları vardır ki gözden kaçırılması hem romanın yanlış yorumlanmasına yol açabilir ve hem de sanki bir elekten geçirilmişcesine seyreltilmesine. Bu anlardan birisi, Robinson’un babasının öğüdünü dinlemeyerek önce Hull’dan Londra’ya, sonra da Londra’dan Gine’ye yaptığı seferler neticesinde para kazanmaya başladıktan sonra; ikinci bir Gine seferinde gemisi “Türk korsanlar” tarafından yakalandıktan ve geminin kaptanının diğer gemicilerin aksine onu da pazarda satmak yerine kendi evinde tutmayı yeğlemesi neticesinde Mağrip’te iki yıl kadar köle olarak kaldıktan sonra; bu kölelikten Ksuri adında genç bir Müslüman Mağripli’yle kaçtıktan ve kaçarken de özgür dünyaya, Avrupa’ya doğru değil, Afrika kıyılarına dümen kırarak bir Avrupalı gemiye rastlama umuduyla biraz dolaştıktan sonra; kaçtıkları küçük teknenin Afrika sahillerinde bir müddet dolaşması akabinde bir Portekiz gemisi tarafından kurtarıldıktan sonra; Brezilya’ya giden bu geminin kaptanına, Afrika kıyılarında yakaladıkları hayvanların postlarını da, on yıl sonra Hristiyan olması karşılığında azat edilmesi şartıyla Ksuri’yi de sattıktan sonra; vardıkları Brezilya’da naturalizasyon işlemlerini yaparak ikamet izni edindikten, kazandığı paralarla bir plantasyon kuracağı arazi satın aldıktan ve ilk Gine seferinde kazandığı paranın bir kısmını emanet ettiği Londra’daki dul kadından alarak Brezilya’ya getirmenin yollarını bularak plantasyonunu geliştirmeyi planladıktan sonra; bu plantasyonda çalışacak köle ihtiyacının belirmesiyle komşu plantasyonlarla bu işe bir çare düşünmeye başladıklarında sonra ortaya çıkar. [Bu noktada parantez içi iki not: G. A. Starr, Defoe and Spiritual Autobiography‘sinde, Robinson ile Ksuri’nin Avrupa’ya doğru değil, açık denize doğru olan bu kaçış rotasının bilinçli seçildiğini, yerleşik bir uygarlığın bulunduğu yerlerden ziyade (Schmittçi anlamıyla) “boş mekan”a çekilerek kendi “manevi vaziyet”ini daha da kötüleştirecek bir yere doğru, kendisini Tanrı’nın her şeye şamil iradesiyle kurtuluşa erdirecek ve seçilmiş kılacak bir yere doğru bir çekilme olduğunu iddia eder (s. 88). İkincisi, maalesef Göktürk, Robinson Crusoe’daki bütün “plantasyon” kelimelerini “çiftlik” diye çevirmiştir. Böylece “plantasyon” ifadesindeki tarihsel anlam da, sömürgeci anlam da kaybolmuştur.].
Aslında Brezilya’daki bu sömürgeci plantasyonunda Crusoe “ıssız ada”ya düşmeden “ıssız bir ada”ya düşmüş gibidir. Plantasyonların bulunduğu bu yörede, “İngiliz ana babadan doğma, Well adında Portekizli bir komşu”su dışında, konuşabileceği kimse yoktur. Plantasyonun her işini (tıpkı ıssız adasına düştüğünde olacağı gibi) kendi elleriyle yapmaktadır. Ayrıca Brezilya’daki bu plantasyon hayatında, babasının öğüdünde terketmemesini belirttiği “orta mertebe” hayatına düşmüş gibi hissetmektedir kendisini. “Sık sık yurdu[n]dan [home] böyle bin mil uzak bir bozkırda yabancılarla vahşiler arasında, dünyanın hiçbir köşesine ne yaptığı” ve “ne de ne olduğu” konusunda haber ulaştıramadığı” derecede “ıssız bir ada” gibidir burası. Ancak yine de Londra’da dul kadına emanet ettiği parası eline ulaştığında “zenci bir köle ile Avrupalı bir uşak” tutar kendisine. Ve Brezilya’da dört yıl kalır. Plantasyonundan da iyi gelir elde eder (s. 53-57).
Yalnız bir sıkıntı vardır. Ortam aşırı Katoliktir. Her ne kadar inancı açısından onları “komşu” olarak görmese de, konuşacağı kimsesinin olmadığını söylediği Crusoe, bu Papacıların dillerini de öğrenir, “sömürgeci [Planter] arkadaşları”yla da, limandaki tüccarlar da tanışıklıklar kurar. Aslında onlara ada ideolojisini aşılamaktadır: “Onlarla konuşmalarım sırasında çoğunlukla Gine kıyılarına yaptığım iki yolculuktan, orada zencilerle nasıl alışveriş edildiğinden, boncuk, oyuncak, bıçak, makas, el baltası, cam parçaları gibi ufak tefek şeylerle, yalnız altın tozu, fildişi, Gine baharatı değil, Brezilya’da çalıştırılmak üzere köle bile alınabileceğinden söz” etmektedir. Sıkıntı ise şuradadır: “Söylediklerimi, özellikle zenci köleler satın alma konusundaki sözlerimi can kulağıyla dinlerlerdi. O zamanlar zenci alım satımı daha alıp yürümemişti; ancak Portekiz kralı ile İspanya kralının assiento’su ya da özel izniyle yapılabildiği için pek az zenci getirilebiliyor, bunlar da çok pahalıya satılıyordu” (s. 57). Nedir assiento? Kitabın Türkçe çevirmeni Göktürk, kelimeye dair herhangi bir not düşmez. Ancak Oxford World Classics’in baskısı olan Robinson Crusoe’yu yayına hazırlayan Thomas Keymer ve James Kelly’nin kelimeye dair düştükleri bir not var: “İspanya’nın köle kıyılarında [slave coast] hiçbir tutunma noktası [foothold] olmadığından, yabancı milletlere, şirketlere ve bireylere, Yeni Dünya’daki sömürgelerine [dominions] Afrikalı köleler tedarik etmek için sözleşmeler veriliyordu. Portekiz’in asiento de negros’u sona erdikten sonra, İspanyol Amerikasına köle ticareti, tekelin Fransız Guinea Şirketi’ne tevzi edildiği 1702’e kadar, neredeyse bütünüyle kaçak hale gelmişti. Crusoe 1659’da bir sözleşmenin zorunlu olduğunu ileri sürerken hatalıdır; ne var ki 1662’den itibaren Cenevizli tüccarlar tarafından resmi bir asiento’ya da kısa bir süre sahip olunmuştur. Utrecht Antlaşması’ndan sonra (1713), asiento (Britanya’nın) Güney Denizi Şirketi’ne aktarıldı; ancak ilki 1718’de olmak üzere çeşitli savaş zamanı askıya almalarından sonra 1750’de iptal edildi” (s. 262-263).
Aslında bu not da pek açıklayıcı değildir; ancak Schmitt, Kara ve Deniz‘de, meseleyi anlayabileceğimiz bir zemin sunar: Kolomb’un yeni bir kıta olduğunu bilmeden vardığı Amerika keşfedilir keşfedilmez, 1493’te, İspanyollar, “o zamanki Papa IV. Alexander’dan yeni keşfedilen Batı Hind Adaları’nı apostolik [papalık] otoritesine dayanarak Kilise’nin dünyevi iktası olarak Kastilya ve Leon kralı ile varislerine hediye ettiğine dair bir ferman temin ettiler. Fermanda Atlas Okyanusu’nda Azorlar ile Cape Verde’nin yüz mil kadar batısından geçen bir hat tayin edilmişti. Hattın batısındaki bütün keşifler, İspanya’ya Papa tarafından ikta olarak verilmekteydi. Ertesi yıl İspanya, Tordesilla Antlaşması ile hattın doğusunda keşfedilen her toprağın Portekiz’e ait olacağı hakkında Portekiz ile fikir birliğine vardı” (s. 118).
Papalığın bir fermanıyla “ikta” olarak taksim edilen topraklar, garip bir biçimde boş mekan olarak tasavvur ediliyordu. Uzun bir dönem İspanya ve Portekiz Papa’dan alınan fermanla okyanusun ötesindeki toprakları kendi mülkü saydı ve bu topraklardaki (kölelik de dahil) her türlü ticareti kontrolü altında tutmaya çalıştı. Sonra Papalık fermanını kabul etmeyen, dahası Papalığı kabul etmeyen Protestan halklar, İspanyollar ve Portekizliler ile temellük savaşına girişti. “Reform aracılığıyla Protestan halklar Roma Papalığı’nın açıkça her tür otoritesini reddettiler. Böylece Yeni Dünya toprağını ele geçirme mücadelesi, Reform ile Karşı Reform arasında, İspanyolların dünya Katolisizmi ile Hugenottların [Frenk Protestanların], Hollandalıların ve İngilizlerin dünya Protestanizmi arasında bir mücadeleye dönüştü” (s. 119). Mücadeleyi (köle ticareti de dahil) “her ticaret hür ticarettir” anlayışıyla ortaya çıkan İngiliz Protestanizmi kazandı. Utrech Antlaşması, “koyun çobanlığı”ndan “denizin çocukları”na dönüşenlerin bir başarısıydı; her türlü kara ve deniz ticaretinde Britanya kralı hariç herhangi bir otoriteden izin almadan, “hür”ce ticaret yapmayı savunan İngilizlerin anlayışının ve hakimiyetinin onaylanmasıydı. Kısacası Robinson çevresindeki sömürgecilere bu “hür ticareti”, döneminde ancak korsanlıkla gerçekleştirilmesi mümkün olan bir ticareti öğütlemektedir.
Öğüdünün karşılığını da alacaktır. Çünkü bir gün sömürge plantasyonu sahipleriyle tüccarlardan oluşan bir “topluluk” önünde yine Gine’den köle getirebileceklerini “ateşli ateşli” söylediğinde, ertesi sabah köleye ihtiyaç duyduklarını belirten üç kişi tarafından ziyaret edilir. Bunlar, hiç kimseye söylememesi şartıyla, “gizli bir teklif”le gelmişlerdir: bir gemi hazırlayarak Gine’ye göndermeyi düşünmektedirler; amaçları, “Gine’ye tek bir yolculuk yaparak gizlice zenci” getirmektir; bunları, “açık açık satamayacaklarına göre kendi plantasyonlarında pay” etmeyi planlamaktadırlar; acaba Crusoe, gizlice köle getirilmek ve gizlice pay edilmek üzere Gine’ye gizlice yapılacak yolculuğun gemisinin “yük sorumlusu” olur mudur? (s. 57-58)
İşte bu nokta, Robinson Crusoe romanının en Schmittçi uğrağıdır. Her türlü ticari müsadenin Papalık tarafından verilmiş bir fermanla İspanya ve Portekiz krallarının elinde olduğu, aşikar bir biçimde Katolik olan, bundan dolayı kendisini daha “ıssız ada”ya bile düşmeden “ıssız bir ada”ya düşmüş gibi hissettiği bir ortamda Crusoe, adalık bilincini yayarak ikna edilmiş görünen plantasyon sahiplerine köle getirmek amacıyla gizlice düzenlenecek bir seferde “yük sorumlusu” olarak yeniden denizlere açılma teklifiyle karşı karşıyadır. Elbette teklifi kabul eder ve elbette kazaya uğrayarak “ıssız ada”ya düştüğü gemi de, korsanca girişilen bu seyahat için çıktığı gemidir. Korsan Crusoe bir “ıssız ada”dan başka bir “ıssız ada”ya böyle düşer.
Dolayısıyla korsanca köle ticaretine girişmekle bir ayak izinin izinde vahşilerin varlığını kabullenme arasında çok da uzun bir mesafe yoktur. Aydınlanma’nın doğaya ve geleneklere karşı çıktığı öne sürülen sıradan kişisi ile kendi çıkarı peşinde koşarken önce adasına, sonra da açık deniz haline getirilerek temellük edilmeye çalışılan Arz’a ve hatta uzaya nizam verme peşindeki ekonomik birey arasında da. Üstelik Aydınlanma dönemindeki bütün o ıssız ada, robinsonvarilik ve toplum içinde dahi toplum dışındaymış gibi yaşama emellerinin arkasındaki özgüven ile antropolojik güvensizlik arasında da.
Peki ama bu korsanlık kendisini nasıl aklayacaktır?
