Zayıf Elitler Batı’da Sistemik İstikrarsızlığı Artırıyor

Hizmetkâr liderler, bugün iktidarda bulunan yöneticilerin yerini almak üzere öne çıkmadıkları takdirde, Batı uluslarını en derinlerinden sarsacak Dunkirk ya da Pearl Harbor benzeri büyük bir krizle çok yakında karşı karşıya kalabiliriz. Böyle bir an geldiğinde, demokrasilerimiz buna ne siyasi ne de psikolojik bakımdan hazırlıklı olmadıklarını fark edebilir.
Ağustos 3, 2026
image_print

Batılı demokrasiler, sistemi dönüştürebilecek büyük bir savaşın yakında patlak verebileceğini nihayet fark ediyor. Avrupa, Orta Doğu, Kore Yarımadası ve Hint-Pasifik’te bölgesel güç dengeleri çözülme tehdidiyle karşı karşıya kalırken, Batılı başkentler savunma bütçelerini artırarak yıllardır süren ihmali ele almak için adımlar atıyor. Trump yönetimi, İran savaşının maliyetlerinin karşılanmasına yardımcı olmak ve yoğun talep gören silah ile mühimmatın üretimini artırmak amacıyla 67,1 milyar dolarlık ek ödenekle birlikte 1,5 trilyon dolarlık bir savunma bütçesi önerdi. Ankara Zirvesi’nde NATO müttefikleri, GSYİH’nin %5’ini her yıl savunmaya ve savunmayla ilgili yatırımlara ayırmayı öngören Lahey Taahhüdü’nü uygulama sözü verdi. Amerika Birleşik Devletleri ve Avrupa’daki savunma sanayileri, silah ve mühimmata yönelik artan talebi karşılamak için üretimlerini artırıyor. Bunların tümü, NATO’nun caydırıcılığını ve savunmasını güçlendirmeye yardımcı olacak olumlu adımlardır.

Ancak caydırıcılık yalnızca silah yığınağı yapmak veya askerî güçleri güçlendirmekten ibaret değildir. Caydırıcılık, ulusal liderlerin siyasi iradesine ve caydırıcılığın başarısız olup savaşın patlak vermesi hâlinde halkın bunun sonuçlarını kabullenmeye hazır olmasına bağlıdır. Savaşa ordular değil, uluslar gider; başarılı olabilmeleri için de güçlü bir toplumsal birlik ve dayanıklılığı sürdürmeleri gerekir. Buna rağmen, önümüzdeki birkaç yıl içinde büyük ölçekli bir çatışmanın yaşanabileceğine dair açık işaretler bulunmasına karşın, Batı toplumları her geçen gün daha bölünmüş ve daha az dayanıklı hâle geliyor. Sorun, kendi başına para ya da silah eksikliği değildir. Bunun temel nedeni, demokratik ülkelerdeki liderlerin uluslarını yaklaşan kriz karşısında bir araya getirmekte başarısız olmalarıdır.

Ortak bir amaç etrafında birleşmiş ve seferber edilmiş özgür insanlar, hiçbir diktatörlüğün vatansever gönüllülerin adanmışlığı ve dayanıklılığıyla boy ölçüşememesi nedeniyle çatışmada durdurulamaz. Ancak özgür ulusların seferber edilebilmesi için liderlerin önlerindeki zorlukları dürüstçe ele almaları ve en önemlisi, elitlerin amacının bedeli ne olursa olsun ulusa hizmet etmek ve onu korumak olduğunu göstererek güven tesis etmeleri gerekir. Vatandaşlarından peşlerinden gelmelerini ve fedakârlık yapmalarını isteyeceklerse, önce liderlik etme hakkını kazanmalıdırlar.

Amerika ve Avrupa bugün büyük çaplı bir savaşa hazırlıklı değildir; çünkü uzun süredir devam eden bir liderlik krizi ulusal dayanıklılıklarını zayıflatmıştır. ABD’de, iddialı söylemlere rağmen, son otuz yılda politika elitleri ile şirket elitleri, iktidarda bulunanların konumlarını vatandaşlara borçlu olduğu ve asli görevlerinin her şeyden önce ulusa hizmet etmek olduğu yönündeki hizmetkâr liderlik ilkesini görünüşe göre unutmuştur. Otuz yıllık küreselleşme ve üretimin yurt dışına taşınmasının ardından, bir zamanlar ulusun bel kemiği olan Amerikan orta sınıfı kendisini terk edilmiş ve marjinalleştirilmiş hissetmektedir. 1950’lerde Amerikan toplumunun yaklaşık %65’ini oluşturan orta sınıfın payı, 1970’lerin başlarında %61’e, 1990’larda %56’ya düşmüş; bugün ise ancak %50’yi biraz aşmaktadır. Soğuk Savaş sonrasındaki on yıllar boyunca şirketler milyarlarca dolarlık servet biriktirirken, Amerikan orta sınıfı hızlanan bir gerileme yaşamıştır. Amerikalılar, yaşam standartlarını koruma ve çocuklarının refahını güvence altına alma imkânlarının giderek azalması karşısında öfkelidir; üstelik bunda da haklıdırlar.

Amerika Birleşik Devletleri ile Avrupa’da liderlik krizi farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Demokrasi, Amerikan kimliğinin temel bir unsurudur; ulusun idealleri güçlü demokratik değerlere ve kurumlara dayanır. Avrupa’da ise demokrasi, kıtaya bin yıl boyunca hükmeden monarşilerin çöküşünün ardından gelişmiştir. Amerikan demokrasisinin temel ilkeleri en başından itibaren anayasal yapısına entegre edilmiştir. Buna karşılık Avrupa demokrasisi çoğu zaman tek tek ülkelerde yaşanan krizler aracılığıyla gelişmiştir. Örneğin Büyük Britanya’da demokrasi, siyasi katılımı kademeli olarak genişleten güç mücadeleleri, uzlaşmalar ve hukuki reformlar yoluyla yüzyıllar içinde şekillenmiştir. Fransa’da ise kanlı bir devrimden, giyotinden ve imparatorluk savaşlarından doğmuştur. Britanya demokrasisi kademeli anayasal gelişim, uzlaşma, aşamalı reform ve genişleyen parlamento egemenliği yoluyla şekillenirken, Fransa’nın demokratik gelişimi devrimci çalkantılar, şiddet, iç çatışmalar ve nihayetinde demokratik kurumsallaşmayla karakterize edilmiştir. Almanya’nın demokrasisi ise 1945’ten sonra askerî yenilgi, koşulsuz teslimiyet, işgal ve uzun süreli Müttefik denetimi koşulları altında dayatılmıştır. Batı Almanya savaş sonrası siyasal yapısını başlangıçta kendisi seçmemiştir; ancak demokratik kurumlarını zamanla sağlamlaştırmış, birleşmenin ardından da bunları Doğu Almanya’ya yaymıştır.

Amerika ve Avrupa’da halkın öfkesi farklı biçimlerde ortaya çıkmaktadır. ABD’de, elitlerin vatandaşların refahını önceliklendirmekte başarısız olmasından kaynaklanan hayal kırıklığı popülist bir dalgayı tetiklemişken, Avrupa’da bu öfke çoğunlukla milliyetçiliğe yönelmekte ve Avrupa Birliği’nin ulusüstü kurumlarına doğrudan meydan okumaktadır. Benzer şekilde, Amerika ile Avrupa’da demokrasinin farklı gelişim yolları, her iki kıtada da belirgin biçimde farklı elitlerin ortaya çıkmasına yol açmıştır. ABD’de elitler büyük ölçüde servet birikimiyle şekillenmiştir; ancak geçmişte, özellikle sistemik krizler sırasında, yurttaşlık erdemi ve karakter de vurgulanırdı: “Kendisine çok verilen kişiden çok şey beklenir.” Avrupa’da ise aristokrasi ve burjuva entelijansiyası, II. Dünya Savaşı’nın ardından giderek etkisini yitirmiş; yerini her vatandaşın yaşamını düzenlemeye—hatta aşırı düzenlemeye—odaklanan güçlü bir bürokratik sınıf almıştır. Bu eğilim, Kömür ve Çelik Topluluğu’nun Avrupa Birliği’ne dönüşmesinden bu yana hız kazanmıştır. Özünde bu durum, direktifler artık demokratik kurumsal bir dille ifade ediliyor olsa da, Avrupa elitleri arasındaki eski bir monarşik eğilimin yankısını taşımaktadır.

Amerikan ulusu bugün dayanıklılıktan yoksundur; çünkü elitleri, yönetme ayrıcalığına sahip olanların konumlarını hizmet etmekle yükümlü oldukları vatandaşlara borçlu oldukları yönündeki hizmetkâr liderlik ilkesini neredeyse unutmuştur. Avrupa ulusları da dayanıklılıktan yoksundur; bunun nedenlerinden biri, elitlerinin geleneksel liberalizmi diğer bakış açılarını dikkate almayı reddeden katı bir ideolojiye dönüştürmüş olmasıdır. Buna karşı çıkan vatandaşlar marjinalleştirilmekte, “popülist” ya da “aşırı sağ” olarak damgalanmakta ve neredeyse tamamen kamusal alanın dışına itilmektedir. Dinlemeye ve uzlaşma aramaya yönelik bu isteksizlik, Avrupa Birliği toplumları içindeki bölünmeleri daha da derinleştirmekte ve böylece savaş zamanlarında toplumsal dayanıklılığı azaltmaktadır.

ABD’de hizmetkâr liderlik ilkesinin gerilemesi, küçülen orta sınıfı alternatifler aramaya yöneltmiştir. Amerikalılar her gün her iki siyasi partiye de, elitlerin kendilerine karşı görevlerini yeniden öğrenmeleri ve ulusun güvenliği ile refahına yeniden odaklanmaları gerektiği yönünde açık bir mesaj vermektedir. Avrupa’da ise güçlü bir hoşnutsuzluk dalgası artık öngörülen oy verme niyetlerinde açıkça görülmektedir. Avrupa’daki bu seçmen memnuniyetsizliği kuşaklar arasında yaygındır; ancak ABD’de olduğu gibi, kontrolden çıkan göç ve enerji politikalarının giderek daha fazla kaynak tükettiğini, buna karşılık müreffeh bir yaşam sürme fırsatlarının daraldığını gören genç seçmenler arasında en belirgin düzeydedir. Radikal siyaset yükseliştedir; Birleşik Krallık’ta Reform UK Partisi anketlerde %24, Fransa’da Ulusal Birlik (RN) yaklaşık %35 seviyesindeyken, Almanya için Alternatif (AfD) Alman seçmenlerin yaklaşık %28’inin desteğiyle artık ülkenin en büyük partisidir.

Hem Amerika Birleşik Devletleri’nde hem de Avrupa’da elitlerle vatandaşlar arasındaki büyüyen uçurum, demokratik toplumları tam da güçlü ve dayanıklı olmaları gereken bir dönemde zayıflatmıştır. İnsanlar dış tehditlerle yüzleşmek için birleşmek yerine içe dönmekte ve birbirlerine karşı cephe almaktadır; sol ve sağdaki aşırı siyaset ise her geçen gün daha fazla nüfuz kazanmaktadır. Bu gelişmeler, ABD Avrupa’daki askerî unsurlarının önemli bir bölümünü geri çekerken, kıtadaki ve Orta Doğu’daki güvenlik durumu kötüleşmeye devam ederken ve sistemik bir çatışma riski yüksekliğini korurken yaşanmaktadır.

Hizmetkâr liderler, bugün iktidarda bulunan yöneticilerin yerini almak üzere öne çıkmadıkları takdirde, Batı uluslarını en derinlerinden sarsacak Dunkirk ya da Pearl Harbor benzeri büyük bir krizle çok yakında karşı karşıya kalabiliriz. Böyle bir an geldiğinde, demokrasilerimiz buna ne siyasi ne de psikolojik bakımdan hazırlıklı olmadıklarını fark edebilir.

*Andrew A. Michta, Florida Üniversitesi Hamilton Okulu’nda Stratejik Araştırmalar Profesörü, Washington, D.C.’deki Atlantic Council’de Yerleşik Olmayan Kıdemli Araştırmacı ve Stanford Üniversitesi Hoover Institution’da Misafir Araştırmacıdır.

Kaynak: https://www.realcleardefense.com/articles/2026/07/31/weak_elites_add_to_systemic_instability_in_the_west_1197599.html