Z Kuşağı’nın Yılgınlığına Müsamaha Gösteremeyiz

Z Kuşağı ve onların ardından gelen Alfa Kuşağı gerçekten de belirsizliklerle, engellerle ve zorluklarla karşı karşıya. Ama aynı zamanda önlerinde çok büyük fırsatlar da var. Her iki kuşak da insanlık tarihinin en müreffeh döneminde, siyasi kargaşasına rağmen kurumsal açıdan güçlü, zengin ve yenilikçi kalmayı sürdüren bir ülkede yetişkinliğe adım atıyor. İnsanlık tarihindeki en büyük güç ve servet aktarımlarından birinin yaşandığı bir dönemde iş gücüne katılıyorlar ve yapay zekâyla doğuştan iç içe büyüyen ilk kuşak olma özelliğini taşıyorlar.
Ağustos 5, 2026
image_print

Z Kuşağı’nın öznellik krizi şefkati hak ediyor. Ancak bu, bu krizin haklı olduğu anlamına gelmez.

Z Kuşağı mensupları ortalama olarak, mali açıdan başarılı hissedebilmek için yılda 600.000 dolar kazanmaları gerektiğini söylüyor. Bu rakam, ülkenin medyan gelirinin yaklaşık 13 katına ve Amerikalıların yüzde 99’unun bu yıl eve götüreceği gelirden daha fazlasına denk geliyor. Ayrıca bu, yazar ve eski Google yazılım mühendisi Emi Nietfeld’in New York Times’ta yayımlanan son konuk makalesi “Gen Z Fell Out of Love With Work. I Don’t Blame Them.” içinde yer alan dikkat çekici istatistiklerden yalnızca biri.

Nietfeld, makalesi boyunca en genç Amerikalı çalışanların ekonomik başarı şanslarını nasıl değerlendirdiklerine ilişkin kaygı verici bir tablo çiziyor. Ona göre Z Kuşağı için Amerika’nın temel ekonomik vaadi—çok çalışırsanız, üniversiteye giderseniz ve bir iş bulursanız rahat ve tatmin edici bir yaşam sürebileceğiniz düşüncesi—artık geçerliliğini yitirmiş durumda. Bunun yerine, görüştüğü genç Amerikalılar diplomalarının değersiz olduğunu ve hayallerinin artık uğruna çaba göstermeye değmediğini hissettiklerini söylüyor.

Nietfeld, Amerika’nın gençlerinin içinde bulunduğu bu görünürdeki sıkıntıya empatiyle yaklaşıyor ve okurları birçok Z Kuşağı mensubunun, genç Y Kuşağı mensubunun ve yetişkinliğe yaklaşan Alfa Kuşağı mensuplarının benimsediği düşüncelerle tanıştırıyor. (Ben de bu grubun içindeyim.) Ancak Nietfeld, şu temel soruyu sormayarak empatisinin kurbanı oluyor: “Z Kuşağı’nın kendisi hakkında anlattığı hikâye gerçekten doğru mu?”

Hayır, doğru değil.

Amerika’nın gençleri gerçekten de ciddi zorluklarla karşı karşıya. Örneğin, ev sahibi olma umutları anne babaları ve büyükanneleri ile büyükbabalarının sahip olduğu umutlara kıyasla belirgin biçimde azalmış durumda. Yapay zekânın büyük değişimlere yol açtığı bir dönemde iş gücüne katılıyorlar. Aynı zamanda bölünmenin, kurumsal çürümenin ve popülizmin damga vurduğu karamsar bir siyasi dönemde yetişkinliğe adım attılar.

Ancak Z Kuşağı, kendisini geride bırakmış bir ekonomik sistemin kurbanı değildir. Asıl kurbanı oldukları şey, hiçbir somut kanıt olmaksızın onları buna büyük ölçüde inandıran bir kültürdür.

Jonah Goldberg’in, kuşaklardan tek tip kimlik gruplarıymış gibi söz etmenin büyük ölçüde saçmalık olduğu yönündeki görüşüne katılıyorum. Ancak aynı zamanda, içinde yetiştiğimiz kültürel koşulların bizi kendine özgü biçimde şekillendirdiği ve ortak deneyimlerin bir yaş kuşağından diğerine geniş kapsamlı, her zaman tutarlı olmasa da, farklılıklar yaratabildiği de doğrudur. Sanırım hiç kimse, 1939’da liseden mezun olan Amerikalıların II. Dünya Savaşı’nın başlamasından büyük ölçüde etkilenmediğini ya da 2008’de iş gücüne katılan Y Kuşağı mensuplarının Büyük Durgunluk’un yarattığı koşullar nedeniyle ekonomi hakkında bazı ortak tutumlar geliştirmediğini iddia etmez.

Nietfeld’in makalesinde zaman zaman yaptığı gibi, yarım düzine üniversite öğrencisinin bakış açısını alıp bunları 80 milyondan fazla Amerikalıdan oluşan son derece çeşitli bir kuşağın tamamına genellemek adil değildir. Ancak bu öğrencilerin görüşleri, en azından Z Kuşağı’nın bir kesimi arasında oldukça yaygın olan bir anlatıyı hiç kuşkusuz yansıtmaktadır.

Peki bu görüşler neler?

Z Kuşağı mensuplarının kendilerini başarılı hissedebilmek için yılda 600.000 dolar kazanmaları gerektiğine inandığını ortaya koyan bulgunun yanı sıra Nietfeld, görüştüğü öğrencilerin çoğunun kendilerini güvende hissedebilmek için bile yıllık 200.000 ya da 300.000 dolar gelire ihtiyaç duyacağını, aile kurmayı ya da ev satın almayı düşünmek için ise bankada milyonlarca dolar bulunması gerektiğine inandığını belirtiyor. Ayrıca Z Kuşağı’nın “Y Kuşağı çalışanlarının tükenmişliğini, ücretlerin durgunlaşmasını, diplomaların değersizleşmesini ve kurumların çöküşünü izlediğini” ve bilgisayar bilimi gibi alanlarda bile üniversiteden sonra iş bulmanın artık garanti olarak görülmediğini savunuyor. Bunun yanı sıra genç Amerikalıların içsel kontrol odağının, yani hayatlarının sonuçlarını kendi eylemleriyle belirleyebileceklerine dair inançlarının da zayıfladığını ifade ediyor.

Nietfeld, büyük ölçüde 24 yaşındaki genel çalışmalar mezunu Mecca Durhal’ın hikâyesine dayanıyor. Bir zamanlar Japonca çevirmen ve yazar olarak geçimini sağlamayı hayal eden Durhal, bugün internette yalnızca 40.000 dolar maaşlı idari asistan pozisyonları için durmadan iş ilanı taramak zorunda kaldığını anlatıyor. Geleceğin kendisi için ne ifade ettiği sorulduğunda Durhal, “İçinde yaşadığımız ekonomi ve toplum şu anda bana umut verecek cevaplar sunacak şekilde işlemiyor.” diyor. Durhal’a göre ertelenmiş tatmin de beyhude bir uğraş: “Bence sadece geleceğe odaklanmak aslında insana zarar veriyor.”

Ancak bu tür duygular kabul edilmeyi hak etse de, sorgulanmadan bırakılmamalıdır.

Amerika’da ekonomik olarak yukarıya doğru ilerleme fırsatlarının bir kuşaktan diğerine aktarılmadığı yönünde yaygın bir algı bulunsa da, araştırmalar her kuşağın ekonomik açıdan kendinden önce gelen kuşağı geride bırakmayı sürdürdüğünü tutarlı biçimde gösteriyor. Örneğin, kendileri de sık sık yaşlı kuşakları ekonomik merdiveni arkalarından çekmekle suçlayan Y Kuşağı mensupları, aynı yaştaki X Kuşağı mensuplarına kıyasla ortalama yüzde 20 daha yüksek reel medyan hane gelirine ulaştı. Z Kuşağı da bundan farklı değil. Enflasyona göre düzeltilmiş medyan gelirleri, ortalama çalışma saatleri azalmasına rağmen, şimdiden Y Kuşağı mezunlarının medyan gelirini belirgin biçimde geride bırakmış durumda.

Deloitte’un yakın tarihli bir raporuna göre, Z Kuşağı mensuplarının yüzde 55’i mali durumları nedeniyle evlenmek, bir iş kurmak veya eğitimine devam etmek gibi önemli yaşam kararlarını erteliyor. Yüzde 38’i ise en büyük endişelerinin yaşam maliyeti olduğunu söylüyor; bu, tüm seçenekler arasında en yüksek oranı oluşturuyor. Buna karşılık, American Enterprise Institute’tan Scott Winship ile Jeremy Horpedahl’ın araştırması, Amerika’da “refah içinde yaşamanın maliyeti”nin düşmeye devam ettiğini ve 1985’ten bu yana tam zamanlı çalışan Amerikalıların vergi sonrası gelirlerinin yaşam maliyetine kıyasla yüzde 53 arttığını ortaya koyuyor.

Ancak Z Kuşağı da değişen koşullar konusunda tamamen haksız değil. Yükseköğretimin göreli maliyeti ile başlangıç evlerinin fiyatı—pek çok kişi için çocukluktan yetişkinliğe geçişin önemli dönüm noktalarını temsil eden iki unsur—artmış durumda; gerçi bu artış, birçok Amerikalının düşündüğü kadar büyük olmayabilir. Washington Post’un “Reasonably Optimistic” adlı podcast’inin yakın tarihli bir bölümünde, The Dispatch yazarı Megan McArdle, nesiller boyunca Amerikan yetişkinliği denildiğinde insanların gözünde sessiz bir sokaktaki mütevazı bir ev, beyaz bir çit ve bakımlı yeşil bir çim canlandığını söyledi. McArdle, “Genç insanların neden kendilerini aldatılmış hissettiklerini anlamak zor değil.” dedi. “Onlara söylenen her şeyi yaptılar; okula gittiler, iş buldular, para biriktirdiler. Buna rağmen ekonomik güvenliğin en belirgin göstergelerinden biri olan kendilerine ait bir ev, giderek daha da ulaşılamaz hâle geliyor.”

Z Kuşağı aynı zamanda, yapay zekânın üniversite mezunlarının kariyerlerine başlarken genellikle dayandıkları bilgi ekonomisindeki giriş seviyesi pozisyonları ciddi biçimde dönüştürdüğü bir dönemde iş gücüne katılıyor. Her ne kadar 18-19 ve 20-24 yaş gruplarındaki işsizlik oranları tarihsel düzeylerle karşılaştırıldığında hâlâ görece normal olsa da, yaşlı Amerikalılara kıyasla kaygı verici bir yönde ilerliyor. Üstelik ekonomik dönüşüm genç çalışanlara yenilik yapma ve ilerleme açısından benzersiz fırsatlar sunsa da, mezunların geleceklerini nasıl planlayacakları konusunda daha büyük bir belirsizlikle karşı karşıya kalmalarına da yol açıyor.

Ancak tüm bu engellere rağmen, Z Kuşağı’nın ekonomik çaresizlik anlatısı, kendilerini nasıl gördükleri ile gerçekte içinde bulundukları durum arasında hâlâ çok büyük bir uçurum olduğunu gösteriyor. Ne teknolojik yenilikler ne de ekonomik dönüşümler, bir kişinin kendisini “başarılı” hissedebilmesi için yılda 600.000 dolar kazanması gerektiği ya da çocuk sahibi olmayı düşünmeden önce yedi haneli bir gelire sahip olması gerektiği inancını haklı çıkarabilir.

Nietfeld, bu uçurumu açıklayabilecek etkenlerden birine değiniyor: Z Kuşağı’nın giderek zayıflayan öznellik duygusu. Araştırmalar, güçlü bir içsel kontrol odağına sahip olmanın neredeyse istisnasız biçimde daha yüksek dayanıklılık, daha iyi ruh sağlığı, daha fazla yaşam memnuniyeti ve daha olumlu yaşam sonuçlarıyla ilişkili olduğunu gösteriyor. Böyle bir içsel kontrol odağından yoksun olmak ise genç Amerikalıların genel olarak hayatları üzerinde daha az söz sahibi olduklarını ve kendi başarılarını sağlayabileceklerine daha az inandıklarını gösteriyor. Başarı, kişinin kendi çabasıyla ulaşabileceği bir hedef olmaktan çıkıp, yalnızca şans eseri karşısına çıkabilecek bir şey gibi görünmeye başladığında, Amerika’nın gençlerinin bunun peşinden koşmayı bırakması anlaşılır hâle geliyor. Sonuçta piyangoyu kazanmak çok fazla beceri ya da kararlılık gerektirmez. Eğer çaba ile ödül arasındaki bağ kopmuş gibi hissediliyorsa, etkileyemeyeceğinize inandığınız bir dünyada o çabadan vazgeçmek de tutarlı bir tepki hâline gelir. Nietfeld, “Durhal ve yarının kendileri için belirsiz göründüğü diğer genç yetişkinlerle konuştuğumda, fazla umut etmemeyi öğrenen bir kuşak görüyorum.” diye yazıyor.

Ancak bu bile, Amerika’daki gençlerin bir bölümünün başarıyı yalnızca kendi denetimlerinin dışında bir şey olarak değil, aynı zamanda gerçekçi olmayan derecede yüksek bir ölçüte bağlamasını açıklamaya yetmiyor. Bunun için aklıma gelen muhtemel bir neden var: Z Kuşağı’nı her yönüyle kuşatan influencer kültürü. Nietfeld’in aktardığı bir başka veri de bunu düşündürüyor: Z Kuşağı mensuplarının yaklaşık yüzde 57’si, imkânı olsa influencer olmak istediğini söylüyor. Sonuçta influencer’lar, başarıyı sahneleyen kişilerden başka kimdir? Hayatlarını, başkalarının kendilerini nasıl görmesini istediklerine göre şekillendiriyor; yalnızca fotoğraflarda iyi göründüğü ve devam eden bu gösteriyi finanse edebildiği ölçüde bir özgünlük inşa ediyorlar.

Influencer’lar… Ülkenin ve dünyanın en havalı, en güzel, en fit ve en zeki akranları. Üstelik çoğu, tek bir alana odaklanan uğraşları için sponsor desteği alan ya da para kazanan insanlar; aslında onlara “akran” demek bile pek doğru değil. Gözünüz sürekli, hayatlarını gerçek bir tatmin arayışı için değil, tatminin nasıl göründüğüne dair bir imaj sunmak için kurgulayan insanlardan oluşan bitmek bilmeyen bir akışa takılı kaldığında, hayattan ne beklemeniz gerektiğine dair gerçekçi olmayan bir anlayış geliştirmeniz kaçınılmazdır. Üstelik mesele yalnızca zenginlik de değildir. İnternette sürekli, iyi bir yaşamın tek bir yönünü kusursuzlaştırmaya kendini adamış insanlarla karşılaşırsınız: kusursuz karın kasları, etkileyici bir yarı maraton derecesi, en maceralı tatiller, bir dine ya da inanca en sarsılmaz bağlılık… Bunların hepsi bir araya geldiğinde, hiçbir insanın gerçekçi biçimde ulaşamayacağı bir başarı tablosu ortaya çıkar. Eğer başarı böyle görünüyorsa, onun peşinden neden koşasınız?

İşte bu nedenle Amerika’nın gençleri alayı değil, empatiyi hak ediyor. Elbette her Z Kuşağı mensubu bu gerçekçi olmayan dijital kültürün etkisi altına girmiş değil. Ancak etkilenenler, her gün hiçbir zaman yeterince iyi olamayacakları ve kendi başarılarının kendi ellerinde olmadığı düşüncesiyle karşı karşıya kalıyor. Bu inancın yanlış olması, birçok genç Amerikalının ona içtenlikle inanıyor olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ortaya çıkan sıkıntıyı, bunu yaşayan insanları eleştirmeden ya da onlarla alay etmeden kabul edebiliriz. Diplomasının kendisini refaha ulaştıracağına inanan genel çalışmalar mezunuyla ya da evden bal üretip satmanın kurumsal bir kariyere göre yedi haneli gelir elde etmenin daha güvenilir bir yolu olduğunu düşünen girişimci adayını (Nietfeld’in görüştüğü bir başka yeni mezunun inancı) küçümsemek kolay olabilir. Ama bu, bunu yapmamız gerektiği anlamına gelmez. Yaşlı kuşaklar kendilerini Z Kuşağı’nın yerine koymalı ve Amerika’nın gençlerinin kendileri hakkında neye inandığını ve bunun nedenlerini anlamaya çalışmalıdır.

Ancak Nietfeld’in yaklaşımı da—bu yanlış anlatıyı sorgulamadan kabul etmesi—aynı ölçüde verimsizdir. Amerikalı ilericilerin önemli bir bölümünde, gençlerin doğaları gereği özel bir bilgelik taşıdığı ve bu nedenle görüşlerine peşinen saygı gösterilmesi gerektiği düşüncesi yaygındır. Ancak kendi yazarımız Jonah Goldberg’in sözleriyle, “Gençler aptal olma eğilimindedir.” Dahası, “İstatistiksel olarak bakıldığında, yaşınız ne kadar küçükse bilgisiz ve açık konuşmak gerekirse aptal olma ihtimaliniz de o kadar yüksektir.” Nietfeld’in sözünü ettiği gençler de dâhil olmak üzere birçok genç Amerikalı, önlerinde duran başarı ve tatmin fırsatlarının farkında değilmiş gibi görünüyor. Bu bilgisizlik nedeniyle onlarla alay etmek gereksizdir. Ancak bu düşünceleri sorgulamamak, belki de daha büyük bir hatadır.

Z Kuşağı ve onların ardından gelen Alfa Kuşağı gerçekten de belirsizliklerle, engellerle ve zorluklarla karşı karşıya. Ama aynı zamanda önlerinde çok büyük fırsatlar da var. Her iki kuşak da insanlık tarihinin en müreffeh döneminde, siyasi kargaşasına rağmen kurumsal açıdan güçlü, zengin ve yenilikçi kalmayı sürdüren bir ülkede yetişkinliğe adım atıyor. İnsanlık tarihindeki en büyük güç ve servet aktarımlarından birinin yaşandığı bir dönemde iş gücüne katılıyorlar ve yapay zekâyla doğuştan iç içe büyüyen ilk kuşak olma özelliğini taşıyorlar.

Dolayısıyla Amerika’nın gençleri için asıl risk, aşılması imkânsız engellerle karşı karşıya olmaları değildir. Asıl risk, bu anlatıyı o kadar içselleştirmiş olmalarıdır ki , daha denemeden başarıdan vazgeçmeleridir. Kendi kurumsal kariyer yolculuğunu anlatan Nietfeld, “Keşke rüyanın kendisinin, sağlam bir zemine ulaşıncaya kadar önümdeki yolu birkaç adım öteye kadar nasıl aydınlattığını da anlayabilselerdi.” diye yazıyor. Bu konuda haklı. Rüyalar yalnızca insanı teselli eden hikâyeler değildir; bulunduğunuz yerden ulaşmak istediğiniz yere giden yolu aydınlatan araçlar da olabilirler. İşte bu yüzden, birçok Z Kuşağı mensubunun benimsediği çaresizlik anlatısı bu kadar yıpratıcıdır. Gerçek şu ki, Z Kuşağı’nın ayaklarının altındaki zemin, onlara anlatıldığından daha sağlamdır. Yol hâlâ aydınlıktır; yeter ki yürümeye devam etsinler.

*Alex Demas, The Dispatch’te editör olarak görev yapmaktadır ve Washington, D.C.’de yaşamaktadır. 2023 yılında şirkete katılmadan önce İngiltere’de mali gazeteci olarak çalışmış, King’s College London’da Siyasi Ekonomi alanında yüksek lisans derecesini tamamlamıştır. İnternette yanlış bilgiyle kahramanca mücadele etmediği zamanlarda ise kokteyl hazırlarken, çok sevdiği futbol takımı Aston Villa’nın bir maç daha kaybetmesini izlerken ya da sokak kedilerini sevmeye çalışırken bulunabilir.

Kaynak: https://thedispatch.com/article/gen-z-malaise-ambition-dreams/

SOSYAL MEDYA