ABD ile İsrail’in, “İran’ın bize saldıracağına ilişkin sezgimiz var” diyerek başlattıkları savaşın görünmeyen sonuçlarına dair kaygılar giderek derinleşiyor. “Ortadoğu’nun Kaderi: Dış Müdahaleler ve İsrail Merkezli Güvenlik” başlıklı yazımızda, sürdürülen savaşın hedeflerinden birinin, Ortadoğu ülkelerini İsrail’in güvenlik şemsiyesi altında bir araya getirmek, İsrail’in askerî ve istihbarat gücünü bölgesel ölçekte belirleyici hâle kılarak Arap ülkeleriyle güvenlik işbirliklerini artırmak olduğunu vurgulamıştık. Ancak yakın tarih, bu tür savaşların yalnızca askerî hedeflerle sınırlı kalmadığını da açık biçimde gösteriyor. Bugün öne çıkan mesele, savaşın ekonomik dengeleri sarsması ve yeni siyasal bağımlılık ilişkileri üretmesidir.
İran’ın enerji altyapısına yönelik artan saldırıları sıradan askerî hamleler olarak görmek mümkün değildir. Çünkü bu tür hedefler doğrudan küresel enerji arzını daraltır ve petrol fiyatlarının artmasına neden olur. Bu sonuç sürpriz değildir; aksine öngörülebilirdir. Asıl mesele, bu fiyat artışının küresel ekonomi içinde nasıl bir zincirleme etki oluşturduğu ve bu etkinin kimler üzerinde yoğunlaştığıdır. Zira savaş, yalnızca bir çatışma değil, aynı zamanda küresel borç sistemini güçlendiren ve zayıf ekonomileri daha bağımlı hâle getiren bir döngü üretmektedir.
Petrol Şoku: Ekonomik Zincirin İlk Halkası
Petrol fiyatlarındaki artış çoğu zaman teknik bir piyasa tepkisi gibi sunulur. Oysa bu tepki, kendi başına bir sonuç değil, belirli ve tekrar eden bir ekonomik zincirin ilk halkasıdır. 1973’te yaşanan Petrol Krizi bunun en açık örneğidir. Petrol fiyatları kısa sürede dört katına çıkmış, bu artış küresel ekonomilerde durgunluk ve yüksek enflasyonun aynı anda yaşandığı “stagflasyon” dönemini başlatmıştı. Enerji maliyetlerindeki artış yalnızca üretimi değil, toplumların günlük yaşamını da doğrudan etkilemiş, ulaşım, ısınma ve temel tüketim kalemleri hızla pahalanmıştı. Ancak bu istikrarsızlığın etkisi yalnızca ekonomik olmamış, birçok ülkede siyasi tercihleri ve ekonomik politika yönelimlerini de köklü biçimde değiştirmişti.
Bugün yaşanan gelişmeler, farklı bir bağlamda olsa da dikkat çekici şekilde benzer bir sistemi yeniden harekete geçiriyor. Enerji fiyatları yükseldiğinde, ithalatçı ülkelerin cari açıkları büyür, döviz talebi artar ve yerel para birimleri hızla değer kaybeder. Çünkü gelişmekte olan ülkelerin dış borçlarının önemli bir bölümü döviz cinsindedir. Bu da kur şoklarını doğrudan borç krizine dönüştürür. Bu süreç, görünürde fiyat hareketi gibi okunsa da, derinde sistematik bir kırılganlık üretir. Bu noktada öne çıkan faktör, ABD dolarıdır. Enerji ticaretinin büyük ölçüde dolar üzerinden yapılması, petrol şoklarını doğrudan döviz krizine çeviriyor. Daha pahalı petrol, daha fazla dolar ihtiyacı demektir. Bu, sadece ekonomik zorunluluk değil, aynı zamanda yapısal bir bağımlılıktır. Dolayısıyla petrol fiyatlarındaki her sıçrama, özellikle kırılgan ekonomiler için yalnızca bir maliyet artışı değil, aynı zamanda ekonomik baskının ve borç sarmalının başlangıcıdır.
Borç Kıskacı ve Krizin Tekrarı
Aslında enerji fiyatlarındaki artış tek başına bir sarsıntı oluşturmaz. İşleyişi asıl derinleştiren, mevcut borç yapısıdır. Gelişmekte olan ülkelerin büyük bölümü, uzun süredir ABD doları cinsinden borçlanmaktadır. Örneğin, IMF verilerine göre gelişmekte olan ülkelerin dış borçlarının yüzde 60’ı döviz cinsindedir. Kur yükseldiğinde, bu borçların maliyeti katlanarak artar. Böylece petrol şoku, kısa sürede bir maliyet artışından çıkar ve doğrudan borç sarmalına dönüşür.
İstikrarsızlık anında Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Dünya Bankası devreye girer. Resmi söylemde bu kurumlar, “istikrar sağlayıcı” olarak takdim edilir. Ancak uygulamada sunulan çözümler çoğu zaman benzer bir çerçeveye sahiptir: kamu harcamalarının kesilmesi, sosyal devletin daraltılması ve stratejik sektörlerin özelleştirilmesi. Bu politikalar teknik değil, doğrudan siyasidir. Çünkü istikrarsızlık anında alınan bu kararlar, yalnızca bütçe dengelerini değil, ülkelerin ekonomik egemenliğini de yeniden tanımlıyor. Bu buhran yalnızca yıkım üretmez, güç ve kaynakları yeniden dağıtır ve bu süreç çoğu zaman zaten güçlülerin lehine işler.
Bu mekanizma yeni değil. 1970’lerde yaşanan petrol krizleri, benzer süreçleri tetiklemişti. Enerji fiyatlarındaki sert artış, Batı ekonomilerinde büyümenin yavaşlamasına, işsizliğin artmasına ve sosyal huzursuzlukların yükselmesine yol açmıştı. Ancak daha önemli olan, ortaya çıkan istikrarsızlığın ardından ekonomik politikanın yön değiştirmesiydi. Devletin ekonomiye müdahale ettiği modeller gerilerken, piyasaya dayalı ve para merkezli politikalar hız kazandı. Daha açık ifade etmek gerekirse: Petrol krizleri yalnızca ekonomik daralma oluşturmaz. Aynı zamanda yeni bir ekonomik düzenin kurulmasına zemin hazırlar.
Bugün yaşanan gelişmeler, bir savaş ve enerji sorununun ötesinde bir tablo ortaya koyuyor. Bu tablo, geçmişte defalarca yaşanan bir döngünün tekrarı gibi görünüyor. Petrol fiyatlarındaki artış, borç baskısını artırmakta, borç baskısı ise ekonomik ve siyasi tercihleri daraltmaktadır. Bu nedenle mesele yalnızca bir kriz değil, üretilen istikrarsızlık aracılığıyla şekillenen ve her seferinde benzer sonuçlar üreten düzenin sürekliliğidir.
Kırılganlık, Yıkım ve Süreklilik: Düzenin İşleyişi
Küresel ekonomide bazı ülkeler bu tür dalgalanmaları sınırlı hasarla atlatırken, bazıları hızla çok boyutlu krizlerin içine sürüklenirler. Özellikle enerji ithalatına bağımlı, ABD doları cinsinden borcu yüksek ve rezervleri zayıf olan ekonomiler bu sürecin en kırılgan halkasını oluştururlar. Bu tür ekonomilerde çalkantı genellikle benzer bir seyir izler. Önce kur şoku yaşanır, ardından borç çevrimi zorlaşır, finansmana erişim daralır ve nihayetinde uluslararası müdahale mekanizmaları devreye girer. Ancak bu sürecin en kritik boyutu, ekonomik göstergelerin de ötesinde, toplumsal sonuçlardır.
Petrol fiyatlarındaki artış, kısa sürede gündelik hayatın her alanına yansır. Elektrik ve yakıt maliyetleri yükselir, gıda fiyatları artar ve reel gelirler hızla erir. Bu süreç geniş toplum kesimlerini yoksullaştırırken, kamu maliyesi üzerindeki baskı sağlık, eğitim ve sosyal hizmetlerde kesintileri beraberinde getirir. Bu görünüm, ani bir çöküşten çok, yavaş ilerleyen bir toplumsal aşınmadır. Söz konusu aşınma, yalnızca ekonomik değil, doğrudan siyasidir. Hayat pahalılığı arttıkça toplumsal huzursuzluk derinleşir. Protesto dalgaları, siyasi istikrarsızlık ve yönetim kaosu bu sürecin doğal uzantısı haline gelir. Daha da önemlisi, ekonomik krizler çoğu zaman demokratik sistemleri zayıflatır.
Burada sormamız gereken soru: Bu tablo bilinçli bir tasarımın ürünü mü, yoksa sistemin kendi doğal işleyişi mi? Bu konuda merkezi bir planın varlığını kanıtlamak kolay değil. Ancak düzenli aralıklarla tekrar eden bu işleyiş dikkat çekici. Ekonomik sarsıntılar ortaya çıkıyor, aynı tür ekonomiler kırılıyor, aynı kurumlar müdahale ediyor ve bedel yine geniş toplum kesimleri tarafından ödeniyor. Bu tekrar, tesadüften çok sistemin yapısal işleyişine işaret etmektedir. Dolayısıyla mesele, gizli plan aramak değil, açıkça işleyen sistemin sonuçlarını doğru okumaktır. Bu yapı, ekonomik buhranı rastlantı olarak görmez, onları kendi işleyişini sürdüren mekanizmalar hâline getirir.
Peki bu yapı neden değişmez? Bunun üç temel nedeni var. İlki, küresel güç asimetrisi. Yani, finansal sistemin merkezinde yer alan aktörler mevcut düzenin sürmesinden doğrudan fayda sağlıyor. İkincisi, siyasi bağımlılık. Borçlu ekonomiler kriz anlarında alternatif üretmek yerine, mevcut sisteme daha derin biçimde entegre oluyor. Üçüncüsü ise kamuoyu algısının kontrolü. Bu tür analizler çoğu zaman ‘komplo teorisi’ diye yaftalanır ve bu nedenle mevcut yapının eleştirel bir şekilde sorgulanmasının önüne geçilir.
Sonuç itibariyle bu üçlü yapı sistemi ayakta tutuyor. Üstelik her seferinde ‘doğal’ gibi sunularak meşruiyet kazanıyor. Ancak ortaya çıkan tablo nettir ve krizler geçici değildir. Aksine belirli aralıklarla tekrarlanan ve her seferinde benzer sonuçlar üreten bir düzenin parçasıdır. Bu düzen, en çok da en kırılgan olanları dönüştürür.
İllüzyon mu, Gerçek mi?
Ortaya çıkan tablo net: Savaşlar yalnızca sınırları değil, ekonomik bağımlılık ilişkilerini de yeniden tanımlar. Bugün Ortadoğu’da yaşananlar, petrol fiyatları üzerinden küresel ölçekte bir borç baskısı üretmektedir. Bu baskı en kırılgan ekonomilerde krizleri derinleştirirken, sarsıntılar ise doğrudan siyasi yapıları dönüştürmektedir. Artık “kaçınılmazlık” iddiası bir mazeret olmaktan öteye geçmez. Yaşanan süreç, rastlantısal bir döngü zinciri değil, sonuçları önceden bilinen, defalarca tekrarlanmış bir mekanizmadır. Aynı şoklar yaşanıyor, aynı ülkeler kırılıyor ve aynı toplumsal kesimler bedel ödüyor.
Asıl mesele, bu düzenin sadece sorun üretmekle kalmadığıdır. Krizleri yönetilebilir kılıyor ve adeta kendini sürdüren bir mekanizma gibi yeniden inşa ediyor. Bu mekanizma, her seferinde bağımlılığı biraz daha derinleştiriyor. Tam da bu noktada iki soru öne çıkıyor: İlki, ‘bu süreç gerçekten kaçınılmaz mı?’ değil. İkincisi ve asıl soru, ‘bu süreç kimler için vazgeçilmez?’ Çünkü bir düzen sürekli aynı sonucu üretiyorsa, tesadüf değil, çıkarların sürekliliği söz konusudur. Bu çıkarlar sorgulanmadıkça, savaşlar yalnızca yıkım üretmeyecek, aynı zamanda yeni bağımlılık ilişkilerinin kurulmasının en etkili aracı olmaya devam edecek.
Kısacası, mesele sadece bugünün krizi değildir. Asıl mesele, krizlerin her seferinde aynı kesimleri ezmesini görmezden gelen siyasi iradenin, küresel sistemin sorumluluğudur. Bu irade ve küresel sistem sorgulanmadıkça, her yeni sarsıntı veya çöküş aynı yüzlere düşecek, aynı toplumlar bedel ödeyecek ve aynı düzen kendini üretmeye devam edecek.
