Şimdiye kadar bireysel psikolojide fanatizmi ele alıp değerlendirmeye çalıştık. Oysa insan aynı zamanda bir grup-varlıktır; hayatını topluluk yaşantısı içinde sürdürür, kimliğini bir topluluğa aidiyet halinde oluşturur. Kimliğin bireysel boyutunun yanı sıra bir de toplumsal boyutu vardır. Bu nedenle, fanatizmin bir de topluluk psikolojisindeki görünümlerini ele almak gerekiyor.
Toplumsal kimlik, bir grubu oluşturan bireylerin büyüme ve sosyalleşme süreci içindeyken içselleştirerek sahip oldukları kültürel-tarihsel-siyasal kodlardan oluşur. “Kolektif kimlik” adı verilen etnik, dini ve milli kimlikler, toplumsal kimliğin içinde yer alır, onun bir alt-grubunu meydana getirir. Bu kodlar, bireysel kimlikle iç içe geçmiştir; varlıkları özel durumlar dışında fark edilmez. Toplumsal kimliğin kodları, bireylerin yaşamları boyunca işleyen içselleştirme, yansıtma ve yansıtmalı özdeşim gibi birtakım psikolojik savunma mekanizmaları yoluyla, kişisel kimliklerin şekillenmesi sürecinde yerleşir. Bu sürecin sonunda, dışımızdaki dünyayla iç-dünya arasında, tam anlamıyla birbirine denk olmasa da bir paralellik ortaya çıkar. İç-dünyadan dışarıya yansıtılanlar dışımızdaki dünyayı etkileyip biçimlendirirken, dışımızdaki dünyadan gelen uyarımlar da iç-dünyanın süzgecinden geçerek yerlerini alırlar. İç-dünyamız ile dışsal gerçeklik arasında, bu mekanizmalar aracılığıyla sürekli bir alışveriş vardır. Dışsal gerçekliği, iç-dünyamızın süzgecinden geçirerek veya iç-dünyamızın “gerçek”lerini ona yansıtarak anlarız. Yine bu sürecin sonunda dışımızdaki dünya, aslında iç-dünyamızın bir uzantısı haline gelir. Dolayısıyla iç-dünyamızdan bağımsız bir dış gerçeklik algılaması yoktur.
İçimiz ve dışımız, “ben” ve “biz” birbirinden ayrılamazlar
Toplumsal kimlik kodları, bireyleri birbirlerini hiç görmemiş ve görmeyecek olsalar da aralarında bir bağ oluşturarak bir arada tutar; ‘biz’lik duygusunun kaynağını oluşturur. Toplumsal kimliğin oluşturduğu, içeriyi ve dışarıyı belirleyen bu psikolojik sınır, bireylerin ilkel varoluş kaygılarına ve korkularına karşı koruyucu bir kalkandır. Aynı zamanda dışarıdan gelecek tehdide karşı grubu bir arada tutarak hayatta kalma mücadelesinde önemli rol oynar. Lider, toplumsal kimlik ve ‘biz’lik duygusu için önemlidir; grubu ayakta tutan çadır direğidir ve gruba yön veren işaretin taşıyıcısı, rehberdir.
Toplumsal kimliğimiz, bireysel kimlikle iç içe geçmiş olması nedeniyle belirgin bir tehdit yoksa varlığından ve etkisinden pek haberdar olmadığımız bir parçamızdır. Ama her zaman davranışlarımızın bir bölümünü, toplumsal kimliğimizden kaynaklanan, parçası olduğumuz grupla paylaştığımız ortak davranışlar, yani “grup davranışı” oluşturur. İstesek de istemesek de farklı bireysel psikolojilere sahip insanlar olarak içine doğduğumuz, aynı dili paylaştığımız, aynı çocuk yetiştirme pratiklerinden geçtiğimiz toplulukla benzer davranışlar gösteririz. Siyasi görüşü, yaşama tarzı oldukça değişik hatta karşıt olsa bile, Türk ve Müslüman bir toplumda dünyaya gelen, yetişen bir insanın davranış repertuarı, bir ölçüde topluma benzerlikler gösterecektir.
Tüm bu nedenlerle, bir toplumun psikolojisinde fanatizmi veya bir başka olguyu araştırırken öncelikle o topluluğun tarih boyunca sebat etmiş, değişime dirençli, adeta yapısal psikolojik özelliklerine, grup davranışına bakmak gerekir. Çünkü bir toplumun grup davranışında, toplumsal kimliğinin oluşumunda yer alan fanatizme potansiyel olarak yatkın öğeler, bu topluluğun fanatizme düşeceği özel koşullar oluştuğunda, fanatizmin şeklini ve yoğunluğunu belirleyici bir etkide bulunur. Biz “Yedi Düvele Karşı: Türklerde Liderlik ve Fanatizm” kitabımızda; Türklerin lider ve segment (aşiret, boy, parti, ideoloji gibi alanlarda kendi tarafı) fanatizmine yatkın olduğunu göstermeye çalıştık.
Kişiler gibi toplumlarda bazen fanatizme düşerler
Ancak topluluk psikolojisinde fanatizm araştırması, tarih boyunca sebat etmiş yapısal öğelerin araştırılmasıyla sınırlı kalamaz. Zira nasıl bazı bireylerin psikolojik yapıları açıkça fanatizme yatkınlık gösterse bile uygun koşullar oluştuğunda her bireyin fanatizme düşmesi mümkünse, aynı durum toplumlar için de geçerlidir. Bazı toplumlar, yapısal psikolojik özellikleri nedeniyle fanatizme daha yatkın bazı öğeler barındırabilirler ama uygun koşullar oluştuğunda her toplum değişik biçimlerde fanatik özellikler gösterebilir. Her topluluğun, kimliğini, grup davranışını oluşturan yapısal psikolojik özelliklerinin yanı sıra, bir de duruma, koşullara özgü psikolojik özellikleri vardır. Uygun koşullar oluştuğunda, her toplumda değişik biçimde fanatizmler ortaya çıkabilir.
Peki, nedir toplumsal fanatizmin ortaya çıkışına elverişli koşullar? Cevabımızı geçmeden önce bir noktayı belirtmemiz gerekiyor. Bireysel psikoloji için olduğu gibi, topluluk psikolojisinde fanatizm hakkında söylediklerimiz de, en başta yaptığımız fanatizm tanımı ve ölçütlerine göre değerlendirilmelidir. Hatırlayacak olursak, fanatizm sözüyle bağnazlığı kastediyor ve “aşırılık”, “dışlayıcılık”, “karşıtlık” ve “dogmatizm” şeklinde özetlenebilecek sosyopsikolojik bir olgular demetini anlatmak istiyoruz. Buna göre fanatik, fanatiği olduğu şeye aşırı bir biçimde, yani tamamen teslim olacak ve tüm vaktini alacak şekilde bağlı olan kimsedir. Onun bağlılığı militanca, diğer tüm ihtimallerin dışlanması şeklindedir. Fanatik, sürekli olarak kendisi gibi olmayanlarla zıtlaşıp onlara karşı koyar. İnançlarının tartışılması söz konusu değildir; o, sorgusuz sualsiz, kayıtsız şartsız, körü körüne bağlıdır. Demek ki topluluklar da değişik alanlarda ve değişik biçimlerde bağnazlık gösterebilir, fanatizme düşebilir ve bu ölçütlere göre tepkiler verirler. Bir toplumun bir alanda fanatik tepkiler vermesi, ille de şiddet ve saldırganlık göstereceği anlamına gelmez ama fanatizmin şiddete ve saldırganlığa çanak tuttuğu, fanatizm gösteren bir toplumun hem kendisine hem de kötülüklerin boca edildiği “öteki”ne zarar verme potansiyelini hep içinde taşıyacağı da açıktır.
Bunları hatırlattıktan sonra, “Toplumsal fanatizmin ortaya çıkışına elverişli koşullar nedir?” sorusuna dönersek, cevabımızı tek cümlede ifade edebiliriz: “Özellikle yaşanan ortak zorluklar sırasında, toplumsal kimliğin bireysel olanın önüne geçtiği zamanlarda, toplumsal fanatizm psikolojisine en uygun koşullar ortaya çıkar.” Bu cevapta toplumsal fanatizmi ararken bize hep ışık tutacak, anahtar ifade, “toplumsal kimliğin bireysel olanın önüne geçtiği zamanlar”dır.
“Toplumsal kimliğin bireysel kimliğin önüne geçtiği zamanlar” tanımıyla anlatmak istediğimiz olgu, yaşanan toplumsal zorluklar nedeniyle insanların bir türlü kendi hayat planlarıyla, kendileriyle ilgilenmeye vakit bulamadıkları koşullardır. Bazı toplumların –ki biz onlardanız- daha dayanışmacı ve toplulukçu oldukları, cemaat paylaşımına dayalı bir işleyiş gösterdikleri araştırmalarla ortaya konmuştur. Böyle toplumlarda, bireysel kimlikte toplumsal yaşantılar çok daha fazla rol alacak, bireysel kimlik, toplumsal kimlikle iç içe olacaktır. Ama biz “toplumsal kimliğin bireysel kimliğin önüne geçtiği” derken, toplumun yapısı gereği ortaya çıkan bu tür özellikleri değil, bireyin kendi yaşamını hiçe saydığı, kendisi ve ailesi için gelecek planları yap(a)madığı zamanları kastediyoruz.
Toplumsal kimlik, bireysel kimliğin önüne geçerse
Elbette gündelik yaşantımız sırasında bazı anlar vardır ki, o anlarda toplumsal kimliğimiz bireysel kimliğimizin önüne geçer. Bunlar, toplum olarak övünç ve dayanışma veya acı ve utanç hislerinin ön plana çıktığı zamanlardır. Örneğin galibiyetle neticelenmiş önemli milli müsabakalar, atalarımızın bizim için verdiği emekleri minnetle andığımız milli bayramlar, bizimle aynı toplumda yetişmiş bir insanın dünya çapında başarısı gibi olaylar içimizi gururla doldurur… Tam tersi misaller de verebiliriz; trafik kazalarında, sigara içme miktarında, çocuk ölüm oranlarında dünyada ön sıralarda olmamız, bir türlü şehirleşmede başarı sağlayamamamız, yolsuzluk ve dolandırıcılıkla baş edemememiz karşısında hepimizi derin bir utanç duygusu kaplar.
“Toplumsal kimliğin bireysel olanın önüne geçtiği zamanlar” diyerek ifade ettiğimiz, fanatizmin toplum psikolojisinde yeşerip gelişmesi için uygun koşullar, her toplumun başına gelebilecek arızi ve geçici durumlar değildir. “Toplumsal kimliğin bireysel olanın önüne geçtiği zamanlar”, çok daha kronik seyirli, uzun etkili nitelikler gösterir. Sözünü ettiğimiz kitabımızda anlatmaya çalıştığımız, “karizmanın ortaya çıkışı için en uygun dönem” olarak nitelediğimiz “kriz” zamanları, tam da bu tanıma uygun düşer. Böyle zamanlarda koşullar o kadar zorludur ki, toplumun tüm bireyleri için “o toplumdan olmak”, kendi bireysel varlıklarından daha önemli hale gelir. Örneğin bizim Osmanlı İmparatorluğu’nun Gerileme Dönemi’nden beri Batı’yla karşılaşmamızda yaşadığımız zorluklar ve olumsuz hisler, toplumsal kimliğimizi sürekli olarak bireysel kimliğimizden önde tutmamıza neden olmuştur. Elbette neden bu tür zamanlarda toplumların karizmatik liderler etrafında kenetlendiğini anlamak zor değildir.
