Orta Doğu’da Otoriter İstikrar Efsanesi

Trump, İran’da Venezuela tarzı bir sonuç ummuş olabilir. Ancak İran, Venezuela değildir: yalnızca katı bir İslam ideolojisiyle hareket eden bir rejime sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda uzun bir geçmişe sahip çok katmanlı kurumları barındıran kadim bir medeniyettir. Zorlamanın otoriter rejimleri itaatkâr hale getirebileceği varsayımı, dış baskının çoğu zaman rejimleri daha da sertleştirdiği Orta Doğu’da defalarca yanlışlanmıştır.
Mart 29, 2026
image_print

İran’da Uysal Bir Otokrasi, Amerika’nın Bölgedeki Sorunlarını Çözmeyecek

Son birkaç hafta içinde, ABD Başkanı Donald Trump ve ekibi, İsrail ile birlikte İran’a karşı başlattıkları savaşa ilişkin çelişkili hedefler dile getirdi. Ancak, dinî lider Ali Hamaney öldürüldükten sonra Trump’ın, çıkar temelli bir otoriter figürle muhatap olmayı umduğu açıktır. Trump, “Venezuela’da yaptığımız şeyi” —bir otokrat olan Başkan Nicolás Maduro’nun bir başkasıyla, Delcy Rodríguez ile zorla değiştirilmesini—İran için “mükemmel bir senaryo” olarak nitelendirdi ve Hamaney’in halefinin “atanmasına dahil olmak” konusunda, “Venezuela’daki Delcy gibi” ısrar etti. Bir buçuk hafta önce ise, şartların “henüz yeterince iyi” olmadığından şikâyet etmesine rağmen, İran’ın dinî rejiminin geri kalan unsurlarıyla müzakere etmek istediğini yeniden ifade etti.

Trump, otoriter yöneticilere karşı özellikle açık bir takdir besliyor olabilir. Ancak otoriterliğin Orta Doğu’da istikrarı garanti ettiği inancı, uzun süredir Amerika Birleşik Devletleri’nin dış politikasını—ve daha az ölçüde Avrupa’nınkini—şekillendirmiştir. 2010–11’de Arap Baharı’nı izleyen kaosun ardından, Batılı hükümetler, bölgeyi pasif ve kontrol altında tutabileceklerini umdukları otokratlarla çalıştı—komşularının büyümesini finanse edebilecek zengin Körfez monarşileri ya da Mısır gibi ülkelere belirli bir ölçüde istikrar getirebilecek güçlü liderler. Aynı mantık, 2022–23 yıllarındaki protesto dalgası sırasında ABD ve Avrupa’nın İran’a yönelik politikasını da şekillendirdi; bu dönemde Washington büyük ölçüde sözlü destek, hedefli yaptırımlar ve diplomatik kanalları açık tutma çabalarıyla yetindi. Güvenlik, enerji ve jeopolitik hedeflerin ilerletilmesi, insan hakları ve demokratik aktivizme yönelik sürdürülebilir desteğin önüne geçti.

Ancak otoriter yönetimin Orta Doğu’daki istikrarı desteklediği fikri tehlikeli bir efsanedir. Neredeyse tüm ölçülebilir göstergelere göre, Arap Baharı ayaklanmalarından bu yana Orta Doğu daha otokratik bir yöne doğru ilerlemektedir. Otoriterliğin bu şekilde pekişmesi istikrara yol açmamıştır. Bunun yerine, mevcut savaştan önce İran’da halk protestolarını tetikleyen koşulların aynısı—yüksek genç işsizliği, aşırı yoksulluk, artan eşitsizlik, sistematik yolsuzluk, su kıtlığı, sürdürülemez borç, hızlanan ekolojik tehditler ve umut eksikliği—bölgenin büyük bir kısmında mevcuttur. Zengin Körfez monarşileri bir istisnaydı; ancak küçük nüfuslu bu ülkeler demografik ya da toplumsal açıdan hiçbir zaman bölgeyi temsil etmedi. Bu ülkelerin başarısı, varsa bile, daha geniş Orta Doğu’daki istikrarsızlığı gizlemiştir.

Amerika Birleşik Devletleri, politikasını otoriterler etrafında şekillendirerek şu anda özellikle ciddi bir riskle karşı karşıyadır. Böyle bir strateji, Amerika Birleşik Devletleri’ni, varlıklarını halklarını ikna etmekten ziyade zorlamaya dayandıran kırılgan rejimlere daha sıkı bağlama riski taşır ve ani istikrarsızlık olasılığını artırır. Ayrıca bu durum, bu rejimler iç krizlerle karşı karşıya kaldığında Washington’u savunmasız bırakır ve onu, ya popüler olmayan ortaklara verdiği desteği artırmak ya da bu rejimlerin çöküşünün sonuçlarıyla yüzleşmek arasında bir tercih yapmaya zorlar.

KAPATILAN BİR FIRSAT

2003 yılında ABD’nin Irak’ı işgali ve ardından gelen işgal süreci, devlet çöküşünü, iç çatışmaları ve militan İslamcılığın yükselişini tetikleyerek, ABD ve Avrupa politika çevrelerinde Orta Doğu’nun demokrasiye uygun olmadığı ve istikrar ile düzenin öncelikli olması gerektiği yönündeki yanlış inancı pekiştirdi. Bu yüzyılın ilk on yılının sonuna gelindiğinde, bir zamanlar demokratik dönüşümü açıkça yönlendirmeye çalışan ABD’li yetkililer bile hedeflerini yumuşatmıştı. (Örneğin, 2005–9 yılları arasındaki Dışişleri Bakanlığı görev süresinin başlarında Condoleezza Rice, otoriter müttefiklerin yalnızca “sahte istikrar” vaat ettiğini defalarca vurgulamıştı; ancak görev süresinin sonuna doğru “sorumlu yönetişim” ihtiyacını öne çıkardı.) Irak savaşı, aynı zamanda Orta Doğu halkları arasında liberal demokrasiye yönelik algıları da zehirledi. Bu durum, reformcu olma potansiyeli taşıyan aktörleri imkânsız bir konuma yerleştirdi: Bu aktörlerden ABD’nin tercih ettiği savaşı desteklemeleri beklendi, ancak şiddet içeren aşırılık yayılırken ve Washington reform taahhütlerinden geri adım atarken terk edildiler. Demokrasi giderek, kendi kaderini tayin etmenin bir aracı olarak değil, ABD’nin bölgenin enerji kaynaklarını kontrol etme arzusunu gizlemek için kullanacağı bir retorik olarak görülmeye başlandı.

Tunus ve Mısır’da başlayan Arap Baharı ayaklanmaları, kısa süreliğine halk gücü fikrini yeniden canlandırdı ve otoriter yönetimi ayakta tutan korku duvarını deldi. Protestolar, Irak’ın marjinalleştirilmiş Sünni toplulukları da dahil olmak üzere bölge geneline yayıldı. Ancak bu hareketler, güçlü bölgesel devletlerin öncülük ettiği ve dış destekçiler tarafından pekiştirilen koordineli bir karşı devrim tarafından neredeyse doğar doğmaz bastırıldı. Şiddet Libya, Suriye ve Yemen’i sararken, Batılı liderler Orta Doğu’da demokrasiyi yenilenme ile değil, istikrarsızlıkla özdeşleştirmeye başladı. Mart 2011’de Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri, siyasi reform talep eden Bahreyn’deki protestoları bastırmak için asker gönderdiğinde, ABD ve Avrupa hükümetleri buna göz yumdu. ABD’nin zımni desteğiyle Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri Mısır’da askerî yönetimin yeniden tesis edilmesini finanse ederken, Rusya’nın Suriye’ye müdahalesi (İran ile yakın koordinasyon içinde) Beşar Esad rejiminin hayatta kalmasını sağladı. Washington’da, istikrarı önceliklendiren, bölgesel müttefiklere öncelik veren ve statükoyu bozabilecek demokratikleşme çabalarına anlamlı destek vermekten kaçınan bir itidal politikası hâkim oldu.

Orta Doğu’daki diğer ülkelerdeki otoriter yöneticiler, siyasi açılımın kaçınılmaz olarak İslamcı hareketleri güçlendireceği uyarısında bulunarak bu yeni Batılı yorumu aktif biçimde pekiştirdiler. Bu söylem, demokratik katılımı hesap verebilir yönetişime giden bir yol olarak değil, kargaşaya açılan bir kapı olarak yeniden çerçeveledi. Hiçbir toplumun, onlarca yıl süren kişiselleştirilmiş ve zorlayıcı bir yönetimden bir gecede yerleşik bir demokrasiye dönüşemeyeceği doğrudur. Ancak yeni anlatı, demokratik geçiş ihtimalini bütünüyle göz ardı ederek, otoriterliğe geri dönüşü daha güvenli bir seçenek gibi göstermiştir.

OTORİTER BİR DALGA

Arap Baharı’nın şiddetli sonuçları, Kuveyt, Katar, Suudi Arabistan ve Birleşik Arap Emirlikleri’ni karşılaştırmalı olarak daha iyi bir konumda gösterdi. Orta Doğu uzmanları, Körfez monarşilerinin dayanıklılığını uzun süre hafife aldılar. Ancak bu ülkelerin kalıtsal yöneticileri, hanedan sürekliliği ve toplumsal hoşnutsuzluğu yatıştıran muazzam petrol zenginliğiyle pekiştirilen geleneksel bir meşruiyet biçimini sürdürdüler. Arap Baharı’nın ardından, ABD ve Avrupa hükümetleri Körfez monarşilerini, aksi takdirde dalgalı bir bölgede istikrar adaları olarak—ve Orta Doğu’nun yeni ekonomik ve jeopolitik ağırlık merkezi olarak—giderek daha fazla görmeye başladı. 2022’de Rusya’nın Ukrayna’yı işgali, Avrupa’nın Rus enerjisine bağımlılığını azaltmak için çabalarken petrol ve doğalgaz zengini Körfez’e yeniden yönelmesiyle bu değişimi pekiştirdi. Bu yeniden ayarlama, seleflerine kıyasla gücü daha açık ve kararlı biçimde yansıtan iddialı genç yöneticilerin yükselişiyle örtüştü: Suudi Arabistan’da Muhammed bin Selman, Birleşik Arap Emirlikleri’nde Muhammed bin Zayed ve Katar Emiri Tamim bin Hamad el-Sani.

Trump’ın Suudi veliaht prensini coşkuyla kucaklamasından çok önce (“O inanılmaz bir adam… Onun gibisi yok”), ABD ve Avrupa liderleri bölgede zaten yakın güvenlik ortaklıkları, devasa silah anlaşmaları ve yoğun bir askerî üs ağı kurmuştu. 2011 ile 2020 yılları arasında, ABD’nin tüm silah ihracatının neredeyse yarısı Orta Doğu’ya gitti; bunun yaklaşık dörtte birini tek başına Suudi Arabistan oluşturdu. Washington, bu bağları Başkan Barack Obama döneminde 100 milyar doların üzerindeki devasa silah anlaşmalarıyla ve Trump döneminde buna ek olarak 110 milyar dolarlık bir anlaşmayla daha da güçlendirdi. ABD, İbrahim Anlaşmaları gibi girişimlere öncülük ederek Körfez devletlerini bölgesel düzenin merkezi sütunları haline getirdi. Öncelik siyasi reform değil, rejim istikrarıydı.

Bu arada, bölgenin diğer kısımlarında otoriterlik daha da derin kökler saldı. Bugün Mısır’da insan hakları örgütleri, kapsamlı terörle mücadele yasaları kapsamında 60.000’den fazla siyasi tutuklunun, birçoğu yargılanmadan, gözaltında tutulduğunu tahmin ediyor. Bağımsız medya kuruluşları engellendi ya da devlet yanlısı mülkiyet altına alındı. 2019’da halk ayaklanması Sudanlı diktatör Ömer el-Beşir’in iktidarını sona erdirdikten sonra, Ekim 2021’de kırılgan sivil geçiş süreci askerî bir darbeyle devrildi; bu darbe Batı’nın kınamasına yol açsa da demokratik güçlere yönelik sürekli bir baskı ya da destek pek görülmedi. 2010’ların sonu ve 2020’lerin başında Cezayir, gazetecilere, aktivistlere ve muhalefet figürlerine yönelik baskıyı artırdı; “ulusal birliği zedelemek” gibi muğlak suçlamalar muhalefeti suç saymak için kullanıldı.

Tunus—bir zamanlar Arap Baharı’nın en parlak umudu—2021 yılına gelindiğinde yeniden otoriterliğe kaydı; aktivistler ve hatta eski milletvekilleri siyasallaştırılmış suçlamalarla hapse atıldı. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yönetiminde Türkiye’nin demokratik gerilemesi son on yılda hızlandı; Mart 2025’te İstanbul’un popüler belediye başkanının tutuklanması, bağımsız medyaya yönelik kapsamlı baskı, mahkemelerin siyasallaştırılması ve protesto ile siyasi muhalefetin suç sayılması, daha geniş bir baskı örüntüsünün parçalarını oluşturmaktadır. Fas, yolsuzluk ve ekonomik sıkıntılarla ilgili protestolara tutuklamalar, kovuşturmalar ve ölümcül güç kullanımıyla karşılık vererek muhalefete yönelik kısıtlamaları sıkılaştırdı. Irak ise merkezi otoriterliğe geri dönmemiş olsa da, silahlı gruplar ve mezhepçi aktörlerin kilit kurumları ele geçirmesi, hesap verebilirliği zayıflatması ve devlet ile devlet dışı güç arasındaki çizgiyi bulanıklaştırmasıyla devlet otoritesinin giderek aşınmasına sahne oldu.

Birçok analistin uzun süredir Orta Doğu’nun en sağlam demokrasisi olarak gördüğü İsrail bile giderek otoriter bir yöne kaymıştır. Başbakan Benjamin Netanyahu, denge ve denetim mekanizmalarını zayıflatmak amacıyla yargı reformu girişiminde bulunmuştur. Hamas’ın 7 Ekim 2023’teki saldırısının ardından ise olağanüstü yetkiler kapsamında yürütme gücünü genişletmiş, ülkedeki muhalefet alanını daraltmış ve kendi yolsuzluk suçlamalarıyla yüzleşmeyi ertelemiştir.

Bu hızlanan otoriterleşme, elitlerin Arap Baharı tarzı bir seferberlikten duyduğu korku tarafından yönlendirildi. Ancak bu süreç, müsamahakâr bir uluslararası ortam tarafından sürdürüldü. ABD ve Avrupa hükümetleri terörle mücadele, göç kontrolü ve enerji güvenliğini öncelik haline getirdikçe, istikrarsızlık ortaya çıktığında demokrasi aktivistlerini büyük ölçüde terk ettiler. Orta Doğu hükümetleri ise muhalefeti bastırmanın dışsal maliyetinin son derece düşük olduğunu öğrendi.

GÜÇ POZU

Ancak genel olarak, Orta Doğu’nun otoriter liderleri güvenlik sağlayamamıştır. Bunun yerine, artan baskı derinleşen ekonomik sefalet ve toplumsal kırılganlıkla el ele gitmiştir. İran, elbette, en bariz örnektir. Şubat ayındaki ABD-İsrail saldırısından önce, enflasyon zaten düzenli olarak yüzde 40’ı aşıyordu ve riyal dolar karşısında değerinin neredeyse tamamını kaybetmişti. ABD yaptırımları İran ekonomisinin belkemiğini kırdı, ancak yaygın ekonomik kötü yönetim ve Devrim Muhafızlarıyla bağlantılı iş ağlarının hâkimiyeti krizi daha da ağırlaştırdı.

Rejimin ABD-İsrail saldırılarına verdiği yanıt, baskı altındaki otoriter sistemlerin taviz vermek yerine nasıl tırmandırdığını gösterdi. Teslim olmak yerine Tahran, rejimin hayatta kalmasını önceliklendirerek çatışmayı bölge geneline yaydı ve dünya çapında ekonomik sarsıntıya yol açtı. Ancak manşetleri süsleyen mevcut çatışmanın ötesinde, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’daki diğer otoriter devletler de kriz içindedir. Sudan tamamen çökmüş ve yıkıcı bir iç savaşın içine sürüklenmiştir; on binlerce kişi hayatını kaybetmiş ve 12 milyondan fazla insan yerinden edilmiştir.

Mısır’da artan baskı, yükselen ekonomik sıkıntılarla açık biçimde eşzamanlı ilerlemiştir. 2022’den bu yana ülke ardışık para birimi devalüasyonları yaşamış; Mısır lirası dolar karşısında değerinin yarısından fazlasını kaybetmiş; enflasyon 2023’te yaklaşık yüzde 38 ile zirveye ulaşmış ve hâlen yüzde 10’un oldukça üzerinde seyretmektedir. Dış borç 160 milyar doların üzerine çıkmış ve GSYİH büyümesi yüzde dört ile beş arasında olmasına rağmen, Dünya Bankası Mısırlıların yaklaşık üçte birinin—yaklaşık yüzde 33’ünün—ulusal yoksulluk sınırının altında yaşadığını tahmin etmektedir. Siyasi alanın daralması, ekonomi politikası üzerine kamusal tartışmayı sınırlamış ve merkezi karar alma ile hesap verebilirlik eksikliğinin mali kırılganlığı daha da kötüleştirdiği bir döngüyü pekiştirmiştir.

Benzer örüntüler bölge genelinde de görülmektedir. Cezayir’de ekonomik baskı ve azalan gelirler, sıkılaşan siyasi baskı ortamında protestoları körüklemektedir. Tunus’ta mali kriz ve yüksek işsizlik, artan toplumsal huzursuzluğu ve otoriter konsolidasyonun yeniden güçlenmesini tetiklemektedir. Genellikle istikrarlı bir ülke olarak görülen Ürdün bile komşularını etkileyen sorunlardan muaf değildir. Kamu borcu GSYİH’nin yaklaşık yüzde 90’ı seviyesinde seyretmekte, genç işsizliği yüzde 40’ı aşmakta ve büyüme zayıf kalmaktadır.

Artık, Orta Doğu’daki çoğu devletin otokratlarının halklarına temel yaşam standartlarını sağlayamadığı açıktır. İran’ın son dönemdeki gidişatı—iç protesto dalgalarından yıkıcı bir savaşta ısrarlı tırmanışa kadar—net bir uyarı sunmaktadır: kısa vadede baskı muhalefeti bastırabilir. Ancak zaman içinde bu durum, hem süregelen huzursuzluğun hem de krizlere zayıf tepki veren kırılgan bir yönetimin tarifidir.

YANLIŞ GÜVENLİK

2024 yılında Birleşik Arap Emirlikleri, Mısır ekonomisi için bir can simidi olarak sunulan Ras el-Hekme kıyı geliştirme projesine 35 milyar dolarlık bir taahhütte bulundu. Suudi Arabistan ise kendi adına, Kamu Yatırım Fonu aracılığıyla bölgesel kalkınmaya on milyarlarca dolarlık yatırım taahhüdünde bulundu ve Körfez ülkeleri son yirmi yılda Ürdün ve Irak’a kaynak aktardı. Ancak bu tür projeler, gayrimenkul ya da devlet öncülüğündeki mega kalkınma girişimlerinde yoğunlaşmakta ve altta yatan yapısal zayıflıkları gidermek açısından çok az katkı sağlamaktadır.

Hiçbir büyük yabancı yatırım, Cezayir, Mısır, Irak, Ürdün, Suriye ya da Tunus’taki olumsuz görünümü değiştirmeyecektir. Anlamlı siyasi ve ekonomik değişim olmadığı sürece, Orta Doğu’daki kurumlar zayıflamaya devam edecek, yatırım daha az cazip hale gelecek ve yetenekli insanlar bölgeden ayrılacaktır. Asıl tehlike kademeli çürümedir. Birçok Orta Doğu rejimi, bir bütçe krizi, siyasi çalkantı ya da liderlik değişimi, ne kadar kırılgan hale geldiklerini aniden ortaya çıkarana kadar istikrarlı görünecektir.

Trump’ın otoriterleri kucaklaması bu anı daha da tehlikeli hale getirmektedir. Geçmişte ABD başkanları Orta Doğu’da otoriter yönetimi açıkça onaylamaktan kaçınırdı. Trump ise bu gelenekten kesin biçimde kopmuştur. 2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, “bu ülkeleri geleneklerini ve tarihsel yönetim biçimlerini terk etmeye baskı kurarak zorlamaya yönelik Amerika’nın yanlış yönlendirilmiş deneyinden vazgeçilmesini” talep ederek, fiilen otoriter yönetimi Orta Doğu’nun doğal düzeni olarak onaylamaktadır.

Yönetimine göre başarılı bir ABD politikası, “bölgeyi, liderlerini ve uluslarını oldukları gibi kabul eden” bir politikadır—bu mesaj, Orta Doğu’daki güçlü adamlar tarafından vatandaşlarını baskı altında tutmaları için açık bir onay olarak algılanacaktır.

Trump, güçlü adamları alenen övmüş, iç muhalefeti küçümsemiş ve iç meşruiyet krizleriyle karşı karşıya olan liderlerle hizalanmıştır. Eylül ayında Oval Ofis’te Erdoğan ile yaptığı görüşmede Trump, onu “sert bir adam” olarak nitelendirmiş ve “hileli seçimleri herkesten daha iyi bildiğini” söyleyerek şaka yapmıştır. Geçen Ekim ayında ise Trump, Mısır Cumhurbaşkanı Abdülfettah el-Sisi’yi “çok sert” olarak övmüş, suç oranını düşük tutmasını takdir etmiş ve Mısır’ı Amerika Birleşik Devletleri ile kıyaslandığında daha olumlu bir örnek olarak sunmuştur. Ayrıca İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog’a, Netanyahu’ya yolsuzluk suçlamaları nedeniyle af vermesi için defalarca baskı yapmıştır. İma son derece açıktır: baskı işe yarar ve hukuki süreç zayıflıktır.

Trump, İran’da Venezuela tarzı bir sonuç ummuş olabilir. Ancak İran, Venezuela değildir: yalnızca katı bir İslam ideolojisiyle hareket eden bir rejime sahip olmakla kalmaz, aynı zamanda uzun bir geçmişe sahip çok katmanlı kurumları barındıran kadim bir medeniyettir. Zorlamanın otoriter rejimleri itaatkâr hale getirebileceği varsayımı, dış baskının çoğu zaman rejimleri daha da sertleştirdiği Orta Doğu’da defalarca yanlışlanmıştır.

Ve Trump, Tahran’da sözde uysal bir otoriter kadroyla bir tür “anlaşma” yapmayı başarsa bile, böyle bir grubun gücünün sağlam kalacağına—ya da böyle bir ortaklığın uzun vadede Washington’a fayda sağlayacağına—inanmak hatalıdır. Trump’ın bölgede otoriterleri açıkça kucaklaması, Amerika Birleşik Devletleri’ne yönelik halk öfkesini derinleştirmiştir. Otokratik rejimlerle bu denli yakın hizalanarak Trump, Amerika Birleşik Devletleri’ni bu rejimlerin ihlallerine daha fazla ortak etmekte ve Amerikan karşıtı duyguları güçlendirmektedir. Orta Doğu’da halkın eyleme kapasitesi bastırılmıştır, ancak ortadan kaldırılmamıştır. Otoriter rejimler her yerde toplumlarıyla kalıcı bir gerilim içinde var olur ve Orta Doğu da bunun bir istisnası değildir.

 

* FAWAZ A. GERGES, London School of Economics’te Uluslararası İlişkiler Profesörüdür ve The Great Betrayal: The Struggle for Freedom and Democracy in the Middle East (Büyük İhanet: Orta Doğu’da Özgürlük ve Demokrasi Mücadelesi) kitabının yazarıdır.

 

Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/iran/myth-authoritarian-stability-middle-east

SOSYAL MEDYA