İkinci Dünya Savaşı’nın ardından uluslararası sistem yeniden inşa edilirken, ABD ile başta Suudi Arabistan olmak üzere petrol zengini Körfez monarşileri arasında stratejik bir zımni mutabakat tesis edildi. Temeli “petrol karşılığı güvenlik” formülüne dayanan bu gayriresmî mutabakat uyarınca Körfez ülkeleri petrol politikalarını Washington’ın dış ve güvenlik politikalarıyla uyumlu tutacak, karşılığında ise ABD bölgedeki rejimlerin güvenliğini ve toprak bütünlüğünü garanti altına alacaktı. Bu zımni mutabakat, 2010’lu yıllara kadar kayda değer bir başarıyla uygulandı. Körfez ülkelerinin petrol politikalarını ABD çıkarlarıyla uyumlu olarak uygulamaları ABD’nin küresel hegemonyasının en büyük dayanağı olurken, bu ülkeler ABD’nin fiili güvenlik garantileri sayesinde sırasıyla Nasır’ın Arap Sosyalizmi meydan okumasını, Saddam Hüseyin’in yayılmacı emellerini ve Humeyni devrimci meydan okumalarını savuşturdu.
Ancak 2010’lu yıllardan itibaren küresel ölçekte meydan gelen bazı gelişmeler on yıllardır süren bu dengenin sürdürülebilirliğini tehdit etmeye başladı. Küresel enerji piyasalarındaki yapısal kırılmalar, 2008 krizinin ABD hegemonyasında açtığı gedikler ve petrolün ve petro-dolarların hızla Asya pazarlarına yönelmesi “petrol karşılığı güvenlik” mutabakatını zayıflattı. Taraflar arasındaki asıl güven erozyonu ise güvenlik boyutunda patlak verdi. Ukrayna Savaşı nedeniyle Doğu Avrupa’nın tahkim edilmesi, Bab el-Mendeb ve Hürmüz gibi kritik suyollarının açık tutulması çabaları Washington’ın savunma kapasitesini zorlarken, İran kaynaklı asimetrik tehditler ABD için dahi taşınması güç bir yüke dönüştü. Nihayetinde 7 Ekim sonrasında ABD’nin mutlak önceliğini İsrail’in savunmasına kaydırması ve İran saldırıları karşısında Körfez ülkelerini savunmasız bırakması, Körfez’deki ABD müttefiklerinde derin bir terk edilmişlik hissi yarattı. Bugün gelinen noktada bu tarihi mutabakat, yerini tarafların yeni denge arayışlarına girdiği kırılgan ve belirsiz bir döneme bırakmış görünüyor. Suudi-Pakistan Savunma Anlaşması, Mekke Ortak Savunma Anlaşması, Bedir Mutabakat zaptı bu denge arayışının en önemli göstergeleridir.
Petrol Karşılığı Güvenlik Düzeninin Esasları ve İşleyişi
İkinci Dünya Savaşı sonrasında şekillenen “petrol karşılığı güvenlik” mutabakatı, ABD’nin küresel üstünlük arayışı ile Körfez monarşilerinin güvenliklerini sağlama ihtiyacını birbirine bağlayan stratejik bir düzen oluşturdu. Başta Suudi Arabistan olmak üzere bölge ülkeleri, petrol politikalarını ABD çıkarlarıyla uyumlu hale getirirken, Washington, bu kaynakların rakip güçlerin denetimine geçmesini önleyen güvenlik sağlayıcısı konumunu üstlendi. Böylece petrolün üretimi, uluslararası piyasalara kesintisiz ulaştırılması ve üretici rejimlerin devamlılığı, Amerikan stratejisinin birbirini tamamlayan unsurlarına dönüştü. Tarafların ideolojik farklılıkları, ortak çıkarların sağladığı dayanıklılık sayesinde ittifakın sürdürülmesini engellemedi.
Bu düzenin Washington açısından getirisi, Amerikan ekonomisinin enerji ihtiyacını karşılamanın çok ötesindeydi. Körfez petrolünün arzı ve sevkiyatı üzerindeki stratejik nüfuz, ABD’ye müttefiklerinin enerji güvenliğini destekleme ve rakiplerinin hareket alanını sınırlama imkânı sağladı. Özellikle 1970’lerden itibaren petrol ticaretinin dolar üzerinden yürütülmesi ve petrol gelirlerinin Amerikan finansal varlıklarına yönelmesi, doların uluslararası konumunu pekiştirdi. Petro-dolarların yeniden Amerikan piyasalarına dönmesi, ABD’nin finansman kapasitesini destekleyerek ekonomik gücüyle askerî üstünlüğü arasındaki bağı kuvvetlendirdi. Bu mekanizma, Amerikan hegemonyasının tek açıklaması olmamakla birlikte, Soğuk Savaş sonrasında Washington’ın tek kutuplu dünyanın liderliğini üstlenmesini kolaylaştıran önemli dayanaklardan biriydi.
Körfez monarşileri bakımından ise mutabakatın temel kazanımı, askerî kapasitelerini aşan tehditler karşısında güçlü bir dış destek sağlamasıydı. Nasır’ın Arap milliyetçiliği ve sosyalizmi, hanedan yönetimlerinin meşruiyetini sorgularken İran Devrimi, monarşik düzenlere alternatif bir devrimci siyaset ortaya koydu. Amerikan diplomatik desteği, silah tedariki ve savunma işbirliği, bu meydan okumaların oluşturduğu baskının sınırlandırılmasına katkıda bulundu. İç muhalefet karşısında rejimlerin dayanıklılığı yalnızca ABD’ye dayanmıyordu. Petrol gelirleriyle finanse edilen refah ve yerel güvenlik kurumları da içerideki dayanıklılığın artırılmasında belirleyiciydi. Ancak Amerikan desteği, dış müdahale riskini azaltarak hanedanlara iç düzenlerini koruyabilecekleri stratejik alan sağladı.
Mutabakatın en somut askerî sınavı, Irak’ın Kuveyt’i işgalinin ardından yaşanan Birinci Körfez Savaşı oldu. ABD, başta Suudi Arabistan olmak üzer Körfez monarşilerinin savunulması için bölgeye kuvvet konuşlandırdı, ardından öncülük ettiği uluslararası koalisyonla Irak ordusunu Kuveyt’ten çıkardı. Böylece Kuveyt’in egemenliği yeniden tesis edilirken Saddam Hüseyin’in Körfez ülkeleri üzerinde hegemonya kurması engellendi. Washington, bu politikasıyla güvenlik sağlayıcılığı rolünün gerektiğinde doğrudan savaşmayı içerdiğini de göstermiş oldu. Bu müdahale, Körfez başkentlerinin Amerikan caydırıcılığına duyduğu güveni güçlendirirken ABD’nin yeni uluslararası düzenin askerî lideri konumunu da görünür kıldı.
Petrol Karşılığı Güvenlik Düzeninde Sonun Başlangıcı
2008 küresel ekonomik krizi, “petrol karşılığı güvenlik” mutabakatını besleyen ekonomik dengelerin aşınmasında önemli bir dönüm noktası oluşturdu. Batılı ekonomiler finansal istikrarsızlık, borçluluk ve büyüme sorunlarıyla uğraşırken, başta Çin olmak üzere Asya ekonomilerinin artan ağırlığı, Körfez ülkelerinin ticari ve stratejik hesaplarını değiştirdi. Washington merkezli güvenlik düzeni varlığını korusa da bu düzenin ekonomik getirileri ile askerî maliyetleri arasındaki uyum giderek zayıfladı. ABD’nin güvenliğini sağladığı enerji akışının büyüyen kısmı, artık Asya ekonomilerinin üretimini ve yükselişini besliyordu.
Bu dönüşüm, Amerikan güvenlik taahhütlerini doğrudan karşılanamaz hâle getirmekten ziyade, bunların mali ve siyasi sürdürülebilirliğini tartışmalı kıldı. Hürmüz ve Bab el-Mendeb gibi stratejik geçitleri açık tutmak, sürekli donanma konuşlandırılması, istihbarat faaliyetleri, hava savunması ve lojistik destek gerektiriyordu. Düşük maliyetli insansız hava araçları ve füzeler karşısında pahalı savunma sistemlerinin kullanılması, caydırıcılığın ekonomik yükünü artırdı. Ukrayna’nın savunulmasına sağlanan destek ve Avrupa’nın doğu kanadının tahkimi de aynı askerî kaynaklar, mühimmat stokları ve bütçeler üzerinde ilave baskı yarattı. Böylece Washington açısından mesele, yalnızca Körfez’i savunabilmek değil, eşzamanlı yükümlülükler arasında kaynak dağıtabilmek hâline geldi.
Ekonomik karşılıklılık da değişiyordu. Körfez petrolünün başlıca pazarı Asya olurken Çin ve Hindistan gibi büyük tüketiciler, bölge ülkelerinin uzun vadeli gelir beklentilerinde daha merkezi konumlar kazandı. Petrol gelirlerinin değerlendirilmesinde de çeşitlenme belirginleşti. Bununla birlikte, petro-dolarların geçmişte yalnızca ABD’ye aktığını söylemek doğru değildir, Avrupa da öteden beri önemli bir yatırım merkeziydi. Ancak burada yeni olan, Körfez sermayesinin Çin, Hindistan ve Rusya gibi ortaklarla ilişkilerini genişleterek Amerikan piyasalarına bağımlılığını azaltma arayışıdır. Bu eğilim, ABD’nin önemini ortadan kaldırmadan Körfez yönetimlerinin ekonomik seçeneklerini çoğalttı.
Çin’in rolü, petrol müşteriliğinin ötesine geçerek altyapı, sanayi, teknoloji ve enerji ortaklıklarına yayıldı. Son dönemde bölgeye yönelttiği yatırımlarla ABD’yi geride bırakan Çin, Körfez’in en büyük yatırımcısı konumuna yükseldi. Bu sıralama tek başına bir rakamsal gösterge olmaktan ziyade, daha derin bir dönüşümün dışavurumudur: Asyalı ortaklar, “Vizyon” projeleriyle ekonomisini petrole bağımlılıktan kurtarmak isteyen Körfez’in kalkınma gündeminde giderek daha görünür ve belirleyici bir yer edinmektedir. Sermaye ilişkisi tek yönlü de değildi. Körfez varlık fonlarının Çin’e yönelik yatırımları, akışın karşı yönünde de derinleştiğini göstermektedir. Bu karşılıklı genişlemenin önemli bir miladı, 2019’da Muhammed bin Selman ve Muhammed bin Zayed’in Asya turları sırasında imzalanan büyük ölçekli yatırım ve ticaret anlaşmalarıdır. Söz konusu anlaşmalar, Körfez sermayesinin yatırım ufkunu Asya pazarlarına doğru sistematik biçimde genişlettiğinin somut işaretleri arasında sayılabilir.
Sonuçta petrol, sermaye ve güvenliğin aynı Amerikan ekseninde birleştiği eski model gevşemeye başladı. Körfez ülkeleri güvenlikte Washington’a ihtiyaç duymayı sürdürürken, ekonomik geleceklerini giderek daha çeşitli ortaklıklar üzerinden kurmaya yöneldi. ABD ise güvenliğin maliyetini üstlenirken ekonomik kazanımların başka güçlerle paylaşılmasını daha fazla sorgular hâle geldi. Bu durum, tarafların birbirinden tamamen vazgeçmesinden çok, karşılıklı yükümlülüklerin yeniden pazarlığa açılması anlamına geliyordu. Güvenlik sağlayıcısı ile başlıca ekonomik ortakların ayrışması, mutabakatın dayandığı çıkar bütünlüğünü aşındırdı. Dolayısıyla sonun başlangıcı, ani bir kopuştan ziyade, eski karşılıklılığın yerini seçici işbirliğine, çeşitlendirmeye ve stratejik ihtiyata bırakmasıydı.
Petrol Karşılığı Güvenlik Dizeninin Tabutuna Çakılan Son Çivi: 7 Ekim ve Sonrası
7 Ekim 2023’te Hamas’ın başlattığı Aksa Tufanı ve ardından Gazze’de başlayan İsrail soykırımı, “petrol karşılığı güvenlik” mutabakatının güvenlik ayağını doğrudan hedef almasa da Körfez başkentlerindeki güven duygusunu ciddi biçimde sarstı. Washington’ın askerî, diplomatik ve istihbarat önceliğini büyük ölçüde İsrail’in savunmasına kaydırması, Körfez’de ABD garantilerinin her durumda eşit ve otomatik biçimde işlemeyeceği kanaatini güçlendirdi. Bu kanaat, İran’ın ve bağlantılı grupların Körfez ülkelerine yoğun misilleme saldırılarının yıkıcı etkisiyle derinleşti. İran’ın İsrail’e yönelik füze ve insansız hava aracı saldırıları, bölgedeki Amerikan üslerini ve Körfez hava savunmasını doğrudan bir çatışma hesabının içine çekti. Körfez ülkeleri, ABD’nin caydırıcılığından yararlanırken aynı zamanda bu caydırıcılığın kendilerini İran’ın hedef tahtasına yerleştirebileceğini görmüş oldu. Korunmak ile hedef hâline gelmek arasındaki bu gerilim, güvenlik şemsiyesine duyulan güveni aşındırdı.
Bu güvensizliği besleyen en sert gelişmelerden biri, Eylül 2025’te İsrail’in Katar’a düzenlediği saldırı oldu. Körfez ülkeleri, topraklarında Amerikan askerî varlığı bulunmasına rağmen Washington’ın İsrail’i durduramadığını değerlendirdi. Doha saldırısı, gelecekte başka Körfez başkentlerinin de benzer bir saldırıya maruz kalabileceği endişesini güçlendirdi. Böylece ABD’nin sağlayıcısı olduğu güvenlik, artık yalnızca İran tehdidine karşı bir kalkan olarak değil, İsrail’in tek taraflı askerî hareketleri karşısında sınırları belirsiz bir koruma olarak görülmeye başlandı. Bu saldırı, Körfez’in Amerikan güvenlik garantisine duyduğu güvenin büyük ölçüde sarsıldığı bir dönüm noktası işlevi gördü.
Bu ortamda atılan adımlar, Körfez’in Amerikan şemsiyesini tamamen terk ettiğini kanıtlamasa da fiili garantilere olan güvenin zayıfladığını gösteren somut işaretlerdir. Suudi Arabistan ve Pakistan, 17 Eylül 2025’te Riyad’da Stratejik Karşılıklı Savunma Anlaşması imzaladı. Bu çerçeve, 7 Ağustos 2026’da Türkiye’nin katılımıyla Mekke Ortak Savunma Anlaşması’na genişledi. Anlaşmanın, taraflardan birine yönelik silahlı saldırıyı tümüne yapılmış saymasıyla NATO’nun 4. Maddesine benzeyen hükümler içeriyor olması oldukça önemli.
Yemen’deki savaş, petrol karşılığı güvenlik düzenindeki aşınmanın son işaretlerinden biriydi. Suudi Arabistan’ın 2015’te başlattığı müdahalede Washington silah, istihbarat ve lojistik destek sağladı. Ancak bu destek, 1960’larda Yemen’de Abdünnasır liderliğindeki Mısır’a karşı Suudi Arabistan’a verilen doğrudan desteğe kıyasla sınırlı kaldı. Savaşın uzaması ve mühimmat tedarikindeki sorunlar, Riyad’da ABD’nin güvenlik taahhütlerinin koşulsuz olmadığı algısını besledi. Bu güvensizlik, 6 Mayıs 2025’te ABD ile Husiler arasında Umman’ın arabuluculuğunda varılan ateşkesle daha da görünür hâle geldi. Anlaşma, tarafların birbirine ve ABD gemilerine yönelik saldırılarını durdurmayı hedefliyor; Suudi Arabistan’ı kapsamıyordu. Bu anlaşma Washington’ın kendi güvenliğini Körfez müttefiklerinin kaygılarından ayrı ele alabildiğini göstermesi açısından son derece önemliydi.
Riyad ateşkesi resmen memnuniyetle karşılasa da anlaşmanın kapsamı, ABD’nin bölgesel tehditleri ortak bir güvenlik çerçevesinde ele alacağına duyulan güveni zayıflattı. 2019’da Abkayk ve Hureys’teki petrol tesislerine düzenlenen saldırılar da Suudi altyapısının savunmasızlığını gözler önüne sermişti. 2026 Eylül ayında tırmanan gerilimle birlikte Yemen dosyası, petrol karşılığı güvenlik düzeninin tabutuna çakılan son çivi oldu. Çünkü Husiler başta Riyad havalimanı ve kritik petrol tesisleri olmak üzere Suudi Arabistan’a yoğun saldırlar düzenlerken ABD Muhammed bin Selman’ın yardım çağrısına rağmen Suudi Arabistan’a doğrudan yardım etmekten imtina etti.
Sonuç olarak, “petrol karşılığı güvenlik” düzeninin çözülüşü ani bir kopuştan çok, karşılıklı bağımlılığın niteliğindeki dönüşümü ifade etmektedir. Körfez ülkeleri enerji ve sermaye ilişkilerini Asya’ya doğru çeşitlendirirken, güvenlik alanında ABD’ye duydukları ihtiyaç sürmektedir. Ancak Washington’ın her koşulda ve eşit ölçüde koruma sağlayacağına ilişkin beklenti zayıflamıştır. Yemen savaşı, 7 Ekim sonrası bölgesel gerilimler ve Doha’ya yönelik saldırı, bu güvensizliği pekiştiren farklı örnekler olarak öne çıkmıştır. Suudi-Pakistan savunma anlaşması, Mekke Ortak Savunma Anlaşması ve Bedir Mutabakat Zaptı Körfez ülkelerinin petrol karşılığı güvenlik düzenine alternatif arayışını yansıtmaktadır. Bu gelişmeler, ABD’nin Körfez’deki etkisinin sona erdiğini değil, artık tek başına belirleyici olmadığını gösterir. Yeni dönemin temel özelliği, tarafların eski mutabakatı sürdürmekten ziyade çıkarlarını yeniden tanımladığı, işbirliğinin ise daha seçici, çok ortaklı ve ihtiyatlı bir zeminde şekillendiği belirsiz bir denge olarak tanımlanabilir.
