Birinci Dünya Savaşı sırasında, başta Enver Paşa olmak üzere İttihatçıların öncülüğünde yürütülen ve hem Osmanlı ülkesindeki hem de imparatorluk sınırları dışındaki Müslümanlar, özellikle de Araplar, arasında geniş yankı bulan İttihad-ı İslam siyaseti, İslam dünyasının millî ve modern siyasal kodlarını besleyen güçlü bir maya olmuştu. Ne var ki “tarihi galipler yazar” darbımeselinde ifadesini bulan hakikat burada da hükmünü yürüttü: Savaşı İtilaf Devletleri kazanınca, Osmanlı ordusunda savaşan ve imparatorluk uğruna ağır bedeller ödeyen milyonlarca Arap Müslümanın gayretleri geri plana itilirken, Arap toplumunun çok küçük ve sınırlı bir kesimine dayanan Şerif Hüseyin ve şürekası, müttefiklerinin zaferi sayesinde tarihin kazanan tarafına yerleşti. Bu küçük grubun hikâyesi, Osmanlı saflarında Türklerle omuz omuza çarpışan yüz binlerce Arap Müslümanın hikâyesini gölgelemek için kullanıldı. Türkiye’nin Batılılaşma süreci içinde üretilen ve Müslüman Arapları yeni rejimin antagonisti (kötü adamı) olarak kuran anlatıların aksine, 1916’da başlayan Hicaz İsyanı bütün bir Arap milletinin Osmanlı Devleti’ne başkaldırısı değildi. Savaş sırasında Anadolu’da yüz binlerce asker kaçağının bulunması, Rusya tebaası bazı Türk topluluklarının Çarlık ordusu saflarında Osmanlı Türklerine karşı savaşması yahut Millî Mücadele yıllarında Çapanoğlu ve Bozkır isyanlarının patlak vermesi nasıl bütün Türk milletine teşmil edilemezse, Şerif Hüseyin’in İngiliz desteğiyle giriştiği isyan da bütün Araplara mal edilemeyecek bir olaydı. Bunların her biri, büyük savaşların ve devlet otoritesinin sarsıldığı dönemlerin doğurabileceği askerî, siyasi ve toplumsal çözülmelerdi. Hiçbiri tek başına bir milletin toplu sadakatinin veya ihanetinin göstergesi sayılacak olaylar değildi.
Savaşın bitimiyle birlikte İtilaf Devletlerinin Arap coğrafyasını paylaşmaya yönelmesinin, savaş sırasında Şerif Hüseyin’le birlikte hareket eden Arap çevrelerinde dahi ciddi bir hayal kırıklığı yarattığını ve bu çevrelerin bile, belki bir pişmanlık eseri olarak, artık Türklerle birlikte hareket etmek istediklerini Talat Paşa’nın Mustafa Kemal Paşa’ya gönderdiği 22 Aralık 1919 tarihli mektuptan anlayabiliyoruz[1]. Talat Paşa bu mektubunda ileride bir Türk-Arap ittihadını (birliğinin) mümkün kılacak bir teşkilatın kurulmasını ve bütün İslam âleminde Türkiye lehine güçlü bir cereyan uyandırılmasını öneriyordu. Onun tasavvuru Arap coğrafyasıyla da sınırlı değildi. Talat Paşa, Türkistan’da kurulacak teşkilat sayesinde Afganistan üzerinden Hindistan’a erişim sağlanacağını, böylece (içinden daha sonra Pakistan hareketinin de doğacağı) Hint Müslümanları arasında Osmanlı Devleti ve hilafet lehine kuvvetli bir hareket meydana geleceğini öngörüyordu. Görülen o ki Talat Paşa, savaş yıllarında uygulanan İttihad-ı İslam siyasetini yeni şartlara uyarlayarak sürdürüyordu. Mustafa Kemal Paşa’nın 20 Şubat 1920 tarihli cevabı ise bu düşüncenin o sırada onun siyasi stratejisinde de açık bir karşılığının bulunduğunu göstermektedir. Mustafa Kemal Paşa, Suriye ve Iraklılarla temas kurulduğunu, yetkili Arap temsilcileriyle ortak hareket kararları alındığını ve Araplara önerilen formülün “her millet kendi dâhilinde istiklalini kurtardıktan sonra konfederasyon hâlinde birleşmek” olduğunu belirtiyordu. Üstelik bu İslam dünyası perspektifi yalnızca Türklerle Arapların birleşmesinden ibaret değildi. Mustafa Kemal Paşa’ya göre çeşitli Müslüman toplulukların bağımsızlıklarını kazanmak üzere İtilaf Devletleri aleyhine harekete geçirilmesi Türkiye üzerindeki baskıyı hafifletecek; gelecekte ise bağımsızlıklarına kavuşacak bu topluluklarla konfederasyon hâlinde birleşmek mümkün olabilecekti.
Bu noktada Enver Paşa’nın Rusya’da kurduğu İslâm İhtilâl Cemiyetleri İttihadı, söz konusu ajandanın önemli ayaklarından birini teşkil ediyordu. Cemal Paşa ise Afganistan’a giderek Afgan devletinin askerî kapasitesini yükseltmeye çalışıyor ve İngiliz hâkimiyetindeki Hindistan’ın bağımsızlığı için mücadele eden çevrelerle temas kuruyordu. Savaş sonrası dönemde Osmanlı Devleti’ni ve hilafeti savunmak amacıyla ortaya çıkan Hilafet Hareketi’nde yer alan bazı isimlerin daha sonra Pakistan’ın kuruluşunda doğrudan ya da dolaylı rol üstlenmesi tesadüf değildi. Örneğin Pakistan’ın kuruluşunda önemli rol oynayacak olan Çavduri Halikuzzaman, 1912-1913 yıllarında Hint Müslümanlarının Osmanlı ülkesine gönderdiği tıp heyetinin üyelerinden biriydi. Halikuzzaman, Enver Bey başta olmak üzere İttihatçılarla doğrudan temas kurmuştu. Hindistan’a döndükten sonra Hilafet Hareketine katılan ve Merkez Hilafet Komitesinin geçici nizamnamesini hazırlayan Halikuzzaman, 1940’taki Lahor Kararı’nı[2] destekleyen ikinci isim oldu; Pakistan’ın kuruluşundan sonra da Doğu Bengal valiliği yaptı. Tıp heyetinin İstanbul’daki genel müdürü Abdurrahman Sıddıkî de daha sonra Müslüman Birliği yönetiminde yer aldı ve Halikuzzaman’la birlikte Müslümanların hâkim olacağı federasyonlar kurulması fikrini savundu. Heyetin reisi Muhtar Ahmed Ensari ise Hindistan’ın bağımsızlık mücadelesinin önde gelen Müslüman temsilcilerinden biri oldu. Ensari, gazeteci Mevlânâ Zafer Ali Han’la birlikte Rumeli muhacirlerinin Anadolu’ya iskânı konusunda aralarında Talat Paşa’nın bulunduğu İttihatçılarla birlikte çalıştı. Dolayısıyla Pakistan’ın İslamcılık etrafında gelişen fikrî temellerini besleyen ana damarlardan birinin İstanbul’da ve Osmanlı topraklarında şekillendiğini söylemek hiç de isabetsiz değildir.
İttihatçıların İttihad-ı İslamcı yaklaşımı, Cumhuriyet’in kurucu kodlarına da yabancı değildi. 1920-1923 yılları arasındaki kurucu dönemin resmî siyasal dili ve meşruiyet zemini, etnik merkezli bir milliyetçilikten veya dini kamusal kimliğin dışına çıkartan laiklik anlayışından ziyade İslam kardeşliğine ve anasır-ı İslâmiye fikrine dayanıyordu. Nitekim TBMM Başkanı Mustafa Kemal Paşa, 1 Mayıs 1920 tarihli sekizinci birleşimde Meclisin temsil ettiği toplumsal yapıyı şu sözlerle tarif etmişti:
“Burada maksud olan ve Meclis-i Âlinizi teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Kürd değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı İslâmiyedir, samimî bir mecmuadır.”
Bu sözlerde İslam, yalnızca toplumu harekete geçiren bir inanç ve seferberlik dili değil, kurulmakta olan siyasi topluluğun kimlerden meydana geldiğini belirleyen temel aidiyet olarak karşımıza çıkmaktadır. Dolayısıyla İslam topluluğu fikri, Cumhuriyet’in kurucu kodlarının tali değil, asli unsurlarından biriydi.
Birinci Dünya Savaşı sırasında sömürgeci devletlerin Müslüman tebaaları arasında geniş yankı uyandıran ve bu emperyalist devletlerin İslam coğrafyasındaki hâkimiyet hesaplarını zorlaştıran İttihad-ı İslam anlayışı, Millî Mücadele döneminde de Türkiye’nin kurucu kodlarından biri olarak varlığını korudu. Şer‘i hükümlerin uygulanmasını TBMM’nin temel görevleri arasında sayan 1921 Anayasası’nın İslami niteliği, Cumhuriyet ilan edilirken ikinci maddede Türkiye Devleti’nin dininin İslam olduğunun açıkça belirtilmesiyle de teyit edilmişti. Dolayısıyla Türkiye, İslami meşruiyet ve dayanışma zemini üzerinde bir İslam devleti olarak kurulmuştu. Her ne kadar 1924’ten sonra küresel güç dengeleri, Türkiye’deki batılılaşma hareketine germi verilmesi ve çeşitli imkansızlıkların bir araya gelmesiyle İttihad-ı İslam siyasetinden vazgeçilmiş olsa da İslam dünyasının siyasi dayanışması fikri, hem İslam dünyasındaki halklar arasında canlılığını korudu hem de sömürge karşıtı hareketlerden devletler arası iş birliği arayışlarına uzanan geniş bir sahada farklı biçimlerde varlığını sürdürdü.
Dolayısıyla 7 Ağustos 2026’da Mekke’de Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, Suudi Arabistan Veliaht Prensi ve Başbakanı Muhammed bin Selman ile Pakistan Başbakanı Şahbaz Şerif tarafından imzalanan “Mekke Ortak Savunma Anlaşması”, bu tarihî mirasın günümüzdeki bir tezahürü olarak okunabilecek önemli bir gelişmedir. Bu anlaşmayı, içeride yaşanan ekonomik ve toplumsal sorunlara rağmen artık bölgesel bir güç hâline gelen Türkiye’nin, tarihsel bağlara sahip olduğu iki İslam devletiyle geliştirdiği stratejik ortaklığın bir ürünü olarak değerlendirmek gerekir. Yeri gelmişken belirtilmeli ki bugün Suudi Arabistan’ı yöneten ve Vehhâbî-Hanbelî gelenekle özdeşleşen Suud hanedanı, Birinci Dünya Savaşı sırasında Şerif Hüseyin’in başlattığı Hicaz İsyanı’na katılmamıştı. İbn Suud, 26 Aralık 1915’te İngiltere ile imzaladığı Darin (Katif) Antlaşması’yla Necid, Ahsa, Katîf ve Cübeyl üzerindeki hâkimiyetini İngilizlere tanıttı; buna karşılık başka devletlerle ilişki kurmamayı ve yabancılara verilecek imtiyazlarda İngiliz onayını gözetmeyi kabul etti. Antlaşmada İbn Suud’a Osmanlı Devleti’ne savaş açma veya Şerif Hüseyin’in isyanına katılma yükümlülüğü getirilmemişti. İbn Suud da savaş boyunca Osmanlı ordusuna karşı geniş çaplı bir cephe açmadı. Başlıca askerî mücadelesini Osmanlı Devleti’yle birlikte hareket eden Reşidilere karşı yürüttü; ancak bu çatışma savaşın ortaya çıkardığı yeni bir saflaşmadan ziyade Suud ve Reşid hanedanları arasında uzun süredir devam eden hâkimiyet mücadelesinin bir uzantısıydı. Hicaz İsyanı’nın siyasi ve askerî merkezi ise Şerif Hüseyin çevresiydi. Şerif Hüseyin, Sünni bir Arap’tı fakat isyan hareketi Sünni Arap toplumunun geneline yayılmadı ve toplumsal tabanı oldukça sınırlı kaldı. Haddizatında Şerif Hüseyin, İbn Suud kuvvetlerinin Hicaz’ı ele geçirmesi üzerine 1924’te bölgeden ayrılmak zorunda kaldı. Mekke Ortak Savunma Anlaşması’nın diğer tarafı Pakistan ise kurucu kadroları arasında, Balkan Savaşlarından Hilafet Hareketine uzanan süreçte İttihatçılarla doğrudan ilişki kurmuş isimlerin bulunduğu bir devlettir. Dolayısıyla bu ittifak, İttihat ve Terakki’nin savaş yıllarında antiemperyalist bir siyasete dönüştürdüğü İttihad-ı İslam fikrinin günümüz şartlarındaki bir tezahürü olarak okunabilir.
Ne yazık ki Mekke Ortak Savunma Anlaşması hakkındaki bazı muhalif değerlendirmelerde meselenin tarihsel arka planı göz ardı edilmekte ve antlaşma, bölgesel dinamiklerin içinden doğan bir girişimden ziyade ABD tarafından İran’a karşı kurdurulan yapay bir ittifak gibi sunulmaktadır. Oysa buraya kadar sıralanan tarihsel ilişkiler, antlaşmanın bugünkü güvenlik ihtiyaçları kadar uzun süreli bir siyasi birikimin de ürünü olduğunu gösteriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Anadolu Ajansı Editör Masası’nda verdiği bilgiler de bu kanaati destekler niteliktedir. Fidan, anlaşmanın fikir aşamasından imzaya ulaşan hazırlıklarının iki yıl sekiz ay sürdüğünü ve bugünkü ABD-İsrail-İran savaşından önce başladığını açıkladı. Ona göre temel amaç, “dışarıdan gelen hegemonların” müdahalesine bağımlı kalmadan bölge devletlerinin kendi güvenliklerini sağlayabilecekleri kalıcı bir yapı kurmaktı. Antlaşmada herhangi bir devletin ortak tehdit olarak tanımlanmadığını ve İran’ın hedef alınmadığını da özellikle vurguladı. İmza heyetinde Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Millî Savunma Bakanı Yaşar Güler’in yanı sıra MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın da bulunması anlaşmanın entelektüel hazırlıklarına dair sembolik bir ipucu da teşkil ediyor.
Yine antlaşmaya mesafeli yaklaşan kesimlerce dillendirilen antlaşmanın İran’a karşı İsrail’in elini güçlendirmek amacıyla imzalandığı iddiası da somut olgularla desteklenmiyor. İran’ın mevcut ittifakın dışında kalması kökleri tarihte yatan bir mesele olarak ele alınabilir. İran, Pehlevi döneminde ABD merkezli bölgesel güvenlik sisteminin temel ayaklarından biri olmuş ve İsrail’le yakın ilişkiler kurmuş; İran Devrimi’nin gerçekleştiği 1979’dan sonra ise Lübnan, Irak, Suriye ve Yemen’de çoğunlukla Şii silahlı yapılar üzerinden Sünni halklara karşı nüfuz üretmeye yönelmiştir. Bu iki farklı dönem, İran’ın bölgedeki güvenlik anlayışının Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan’ın öncelikleriyle neden kolaylıkla örtüşmediğini açıklamaktadır. Bununla birlikte Fidan, anlaşmanın hazırlık sürecinde İranlı yetkililerle de görüşüldüğünü ve İran’ın ileride bölgesel iş birliğine yapıcı biçimde katılmasına ihtiyaç duyulduğunu belirtiyor. Dolayısıyla İran’ın bugün imzacılar arasında bulunmaması, onun anlaşmanın hedefi olduğu ya da anlaşmanın kapısının İran’a tamamen kapalı olduğu anlamına gelmiyor. Üstelik Pakistan’ın başlıca güvenlik rakibi olan Hindistan, İsrail’in savunma ve güvenlik alanındaki en önemli stratejik ortaklarından biridir. Pakistan’ın caydırıcılığını güçlendiren bir ittifakı doğrudan İsrail’in çıkarlarına hizmet eden bir gelişme olarak sunmak bu bakımdan da tutarlı değildir.
Türkiye kritik bir eşikte ve dünya siyasetinde hükümferma olan ciddi bir belirsizlik ortamı var. Türkiye 36’ncı NATO zirvesine ev sahipliği yaparak ve hemen ardından Mekke Ortak Savunma Anlaşması gibi tarihî bir diplomatik girişimi somutlaştırarak bölgesel ve küresel ölçekte etkili bir aktör olma iddiasını güçlendiriyor. Rusya-Ukrayna Savaşı’nın devam etmesi, İsrail’in Filistin topraklarındaki işgal ve saldırılarını sürdürmesi, Çin’in ekonomik ve teknolojik bir güç olarak yükselmesi, Trump yönetimindeki ABD’nin küresel nüfuzu ile güvenlik taahhütlerinin giderek daha fazla sorgulanması, Türkiye açısından yeni stratejik arayışları zorunlu kılıyor. İttihatçı tarihsel mirasta belirgin bir yer tutan bölge halklarının bağımsızlığı merkezli siyaset, Müslüman dayanışması ve stratejik özerklik arayışları dikkate alındığında Mekke Ortak Savunma Anlaşması, uluslararası sistemdeki mevcut krize karşı Türkiye bakımından tarihsel zemini güçlü ve tutarlı bir seçenek sunuyor. Bu tabii ki Türkiye’nin İttihatçı bir dış politika yürüttüğü anlamına gelmiyor. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki Türkiye dış politikasında etkili olan Hakan Fidan ve İbrahim Kalın gibi isimler, stratejik şartların gerektirdiği durumlarda İttihatçı mirasla örtüşen politikalara yönelmekte tereddüt etmiyorlar. Mekke Ortak Savunma Anlaşması bu türden bir refleksin günümüzdeki en somut tezahürlerinden biri olarak okunabilir. Anlaşmanın kalıcı bir güvenlik mimarisine dönüşüp dönüşmeyeceğini ise kurulması planlanan sekretaryanın işlerlik kazanması, ortak askerî kapasitenin geliştirilmesi ve tarafların ilk ciddi kriz karşısında gösterecekleri dayanışma belirleyecektir.
[1] Bu mektubun tam metni için bkz. İlhan Tekeli ve Selim İlkin. “Kurtuluş Savaşında Talat Paşa ile Mustafa Kemal’in Mektuplaşmaları.” Belleten 44, no. 174 (Nisan 1980): 301–346.
[2] Lahor Kararı: Hindistan Müslüman Birliğinin 22–24 Mart 1940 tarihlerinde Lahor’da düzenlenen toplantısında kabul edildi. Bengal Başbakanı A. K. Fazlul Huq tarafından sunulan ve Çavduri Halikuzzaman tarafından desteklenen karar, Hindistan’ın kuzeybatı ve doğusundaki Müslüman çoğunluklu bölgelerin “bağımsız devletler” hâlinde teşkilatlanmasını öngörüyordu. Metinde “Pakistan” kelimesi geçmemesine rağmen karar kısa sürede “Pakistan Kararı” adıyla anılmış ve Pakistan’ın kuruluş sürecinin temel siyasi belgesi kabul edilmiştir.
Konu hakkında daha ayrıntılı bilgi için bkz. Choudhry Khaliquzzaman, Pathway to Pakistan (Lahore: Longmans, 1961), 208–215; Venkat Dhulipala, Creating a New Medina: State Power, Islam, and the Quest for Pakistan in Late Colonial North India (Cambridge: Cambridge University Press, 2015), 217–227.
