“Ma’duma Setr Taalluk Etmez” I: Badiou Okumasına Bir Giriş

Baido okumalarımızda doğrudan Kant üzerinden değil Pavlus üzerinden gitmemizin nedeni ise, bir yandan Pavlus'un Badio'nun bütün projesi için taşıdığı anlam iken Türkiye'deki Badiou literatürünün Badiou'nun Pavlus'unu unutmaya, hatta unutturmaya çalışmasıdır. Öyleyse Pavlus Badio için, nesnesiz ve öznesiz bir matematik tahayyülüne dayanan bir düşünce için neden önemlidir? Badio Pavlus'ta ne bulmuştur?
Eylül 21, 2026
image_print

Alain Badiou, bazı çağdaş düşünürleri anti-felsefi olmakla suçlar. Ona göre çağdaş olmayan düşünürlerde de bulunabilen anti-felsefe felsefeyi öznel bir edime ya da eyleme bağlayan bir çabadır; dolayısıyla filozofun ya da düşünürün kendi edimini veya eylemini (Badiou’nun kelimeye verdiği anlam çerçevesinde) “olay” haline getirir. Örneğin Nietzsche böyledir: “Kendisi bir olay‘dır Nietzsche’nin, ve yazdığı metinle bir ve aynı şeydir”.[i] Aynı şey, kendi eylemini ifade edilebilir olanın (yani mantığın) belirlediği bir dünyanın sınırlarının ötesinde yer alan bir mistik eyleme bağlayan Wittgenstein için de geçerlidir: Wittgenstein, dünyanın sınırında duran öznenin “yalnızlık hissi”ne, “sessiz bir his”se dayanan eyleminin, öznenin dünyayı aşmasına şahitlik eden bir eylemin mistik farkına itibar eder ve bu da ancak Wittgenstein’ın, mantığın önermelerinin öngördüğü dünyayı değil, kendi edimini dikkate aldığı anlamına gelir.[ii] Başka bir anti-felsefe örneği de Lacan’dan gelir. Anti-felsefi olduğunu bizzat kendisi ilan eden Lacan, hakikati dışlayan, hakikat düzleminde yer almayan bir bilgiye ulaşılabilecek bir analiz edimiyle, zaferin önceden edinilmiş kesinliğini garanti eden öznel bir analiz edimiyle hareket eden bir yönelimi olduğu için anti-felsefe yapar.[iii]

Badio, böylece anti-felsefe edimini felsefeyle ilişki içinde de tutarak bu üç isme kendi düşüncelerinin yönelimi dışında ya da düşüncelerini getirip bağladıkları edime veya eyleme dayanarak ikinci bir özellik ekler. Nietzsche düşüncesinin konusunu “sanatsal” olarak seçer; ancak eylemi, ilk-politiktir (archi-political). Yani, Nietzsche, felsefenin iddia ettiği hakikatlerin ancak sanatta bulunabileceğini öne sürerken[iv], kendi eylemine verdiği anlamla dünya tarihini ikiye böler. Böylece felsefenin ilk-politik anlamını açığa çıkarır.[v] Witgenstein ise konusunu lingüstikten, daha doğrusu mantıksal-matematiksel olandan alır; ancak buna çizdiği sınırla birlikte, edimi ya da eylemi mistik olana bağlarken varlığa dair açıklığı da “dile getirilemez olanda ancak bir sanat eserinin düşüncesiz formunda” arar; “Wittgenstein için böyle bir verilişin paradigması kesinlikle müziktir” ve dolayısıyla “Wittgenstein’ın anti-felsefi eylemi, ilk-estetik (archi-esthétique) ilan edilebilir”.[vi] Lacan ise konusunu analize dayalı olarak kurarken, edimini ise “ilk-bilimsel” (archi-scientific) olarak oluşturur.[vii]

Ancak Badiou için başka anti-felsefe yönelimliler de vardır. En başka Pascal, Rousseau, Kierkegaard ve en önemlisi de Pavlus. Örneğin (Pavlus dışında) hepsinin ortak özelliğini sıralarken, onların edimselliğe verdiği aşkınlıktan bahseder: “Pascal’dan Rousseau ve Kierkegaard yoluyla Wittgenstein’a kadarki anti-felsefelerde, edimde her zaman bir aşkınlık [transcendence] dokunuşu vardır; şu sebeple ki edim, programatik olduğu sürece, bilginin gözlemlenebilir veya belirlenebilir biçimlerinin dışına, dolayısıyla henüz gelecek olanın, gelecekteki gelişin konumuna yerleştirilir”.[viii] Tuhaf olanı, Hristiyani yanları güçlü bu isimlerin edimselliğin altında ele almayışı, tam da Badiou’daki anlamıyla, örneğin Nietzsche’nin kendisi yaptığı “olay”a sadakatle ve “olay”ın hakikatine bir şekilde bağlı olmakla açıklanmamasıdır. Bu isimlerde, bir ilk edime bağlayacak bir nitelikten sözedilmez. Nietzsche’de anti-felsefe anlamına da gelen düşüncenin konusu “sanatsal” iken ediminin “ilk-politik”; Wittgenstein’da düşüncenin konusu “mantık” iken ediminin “ilk estetik”; Lacan’da düşüncenin konusu “analiz” iken ediminin “ilk bilimsel” olması gibi bir ilişki, Pascal, Rousseau, Kierkegaard ve en önemlisi de Pavlus örneğinde kurulmaz.

Daha ilginci, Badiou’nun, dörtleme adını verdiği anti-felsefe seminerlerine Nietzsche, Wittgenstein ve Lacan’dan sonra Pavlus’la devam etmedir[ix]. Üstelik, diğer isimleri (belki “teolojik figür” konusu altında verdiği, ancak almayı ihmal ettiğini belirttiği Malebranche istisna[x]) Varlık ve Olay projesinde çeşitli aşamalarda eleştirel bir şekilde kullanır. Lacan, zaten hep vardır, ancak kendisine ayrı projenin ilk ve ikinci aşamasında ayrı bölümler de açılır.[xi] Pascal, daha Varlık ve Olay‘ın ilk cildinde ayrı bir bölüm altında yer edinir[xii]; Kierkegaard Varlık ve Olay‘ın ikinci cildinde kendi başına bir bölüm olur[xiii]; Rousseau ilk ciltte yine ayrı bir bölümün başlığı olarak görülür[xiv]. Kendisine ayrıca bir bölüm açılmasa da Pavlus, özellikle ilk ciltte Badiou’nun sistemini inşa ettiği küme kuramının kurucusu Cantor kadar yer edinir. Öyleyse neden Nietzsche, Wittgenstein ya da Lacan gibi edimselliğin aşkın bir dokuşunu için bir arkhe onlar için de tayin edilmemiştir? Neden anti-felsefe seminerlerinde yer alan Pavlus, projede sık sık adları geçen ve projenin inşasında bir şekilde yer edinen Pascal, Rousseau, Kierkegaard, hatta adı anılmasa da Malebranche için bir arkhe içinde (politik, estetik veya bilimsel olmasına da gerek yok; arkhe-teolojik olarak) tanımlanan herhangi bir özellik sunulmamıştır?

Bu soru aslında doğrudan Badiou’yla, Badiou’nun düşüncesiyle ilgili. Aslında Badiou’da düşüncenin konusu ontolojik iken, ilk edimi de ilk teolojiktir ve bu onun ontolojisinden diyelim ki sayı tasavvurlarına kadar yansır. Burada işte Badiou’daki bu ilk teolojik mefhumunu, belki biraz (şimdilik) üç ciltlik Varlık ve Olay projesinin kıyısından dolaşarak da olsa, özellikle Pavluscu damarı gözeterek ele almaya çalışacağız.

Badiou, anti-felsefe seminerlerinde kendisine yer verdiği Pavlus’la birlikte bu isimleri bir biçimde “Hristiyan” olarak tanımlar. Lacan seminerinde de sık sık vurguladığı bir hususu, hülasa halinde sunar: “Sık sık vurgulamak zorunda kaldım ki din sorunu, Hristiyanlık sorunu, anti-felsefi aygıt için merkezidir. Anti-felsefenin felsefecilerin soyut kavramına karşı yerleştirdikleri olağandışı, benzersiz eylem ile hayatın anlamının etkin verilişi olarak din arasında her zaman aşikar bir bağlantı vardır. Ne var ki Lacan bu anti-felsefi temayülü tersine çevirir veya her halükarda bu meselede Wittgenstencı ya da Rousseaucu veya Pascalcı olmaktan çok Nietzschecidir. İlginç ve ehemmiyeti haiz olan şey şudur ki dinle zınmi ilişkiyi tersine çevirirken matematiğin konumunu da tersine çevirir”.[xv]

Bu aslında bize başka bir noktaya götürür: Anti-felsefe dinle ilişkiden çok matematikle ilişki açısından inşa olunur. Badiou’nun anti-felsefe seminerlerinde ele aldığı isimlerin (dinle ilişkisi bariz olan Aziz Pavlus hariç) konumunu belirleyen matematiğe karşı aldıkları tutumdur. “‘Matematik bir düşünce midir?’ gibi basit bir soru alttan alta felsefe ve anti-felsefe arasındaki tartışmayı düzenlemektedir. Neden? Çünkü eğer matematik önermeler düşünüyorsa bu, şu anlama gelir: bir nesne tecrübesi olmadan dile getirme, idrak edilebilir olana (l’intelligible) öznel olmayan (a-subjective) ve tanzim edilmiş bir erişimin vardır; varlık bütün önermelerden illaki men edilmiş değildir; bizzat edim teorik bir doğayı haizdir. Anti-filozof bütün bunları reddeder. Anti-felsefenin genel çizgisi de bu noktadan çıkar: Matematik bir düşünme biçimi değil, bir hesaplamadır. ‘Hesaplamacı’ boyutuyla veya işaretler üzerindeki saf işlemle değişmez düstur şu olur: Matematik mantığın bir çeşididir”.[xvi]

Bu, basit ve en kaba ifadesiyle şunu söyler: Nesnesiz ve öznesiz bir düşünme tarzı vardır ve bu matematiktir. Matematiğin bu nesnesizliği ve öznesizliği hesaba katılmadığında felsefe, kendi edimine bağlı bir yerden konuşarak anti-felsefeye dönüşür.

Ama o zaman kendilerine bir arkhe, diyelim ki bir arkhe-teoloji tayin etmediği isimlerin matematikle ilişkilerinin farklı mı olduğunu anlayacağız? Elbette onlar da anti-felsefe yaptıklarından böyle bir durum sözkonusu değildir. Lakin şu söylenebilir: Badiou, örneğin anti-felsefe taraftarı olmasına rağmen Lacan’dan da kendi sitemini kurarken çokça yararlanır, hatta projesinin ana kavramlarından olan matheme bizzat Lacan’dan alınmadır; ancak başta Pavlus olmak üzere, Pascal, Rousseau, Kierkegaard gibi anti-felsefe taraftarları, bir şeye (Pavlus, Yahudi şeriatına; Pascal, Descartes’e; Rousseau, Aydınlanmacılara ve Kierkegaard da Hegel’e felsefi olarak) karşı çıkarak aşkın olana dokunan bir edimselliğe yönelirken, bu halleriyle Badiou’nun matematiği gözeten ontolojisinin, hatta matematik=ontoloji eşitliğinin içinden kurulan içkin bir hakikat ve özne öğretisinin bir ucundan tutan bir niteliği haizdir. Ancak mesela Hrsitiyanlığa karşı çıkan Nietzsche’nin ya da Hristiyanlığı Nietzscheci bir minvalde alımlayan Wittgenstein’ın böyle bir niteliği yoktur. Bu, Badiou’nun anti-felsefeci Hristiyanları, kendi projesine doğru çektiği, onları kendi projesi içinde tercümeye tabi tuttuğu anlamına gelebilir mi? Badiou’da elbette böyle bir damar var. Örneğin Badiou Kantçı transandantal felsefenin tamamen dışında bir projeye sahiptir; ancak bu onun Kant’ı kendi projesine doğru çekmediği, dahası Kant’ı kendi projesi içinden tercümeye tabi tutmadığı anlamına gelmez[xvii]. Bu durum bazen konu edinilen düşünür veya filozof ile Badiou’nun onu kendi sistemi içindeki yorumlayıcı arasında ciddi uyumsuzluklar doğmasına yol açar. Ancak Badiou’nun Hristiyan anti-felsefecileri kendi projesine dahil edişinde Kant örneğinde gördüğümüz durumdan fazlası vardır. Badiou onları kendi projesine dahil ederken, kendi matematik (varlık) ve özne (olay) görüşüne de onlardan bir izle taşır. Dolayısıyla Badiou’da diyelim ki Kant yoktur; Badiou’nun matematiğe verdiği anlam çerçevesinde tanımlanan ve felsefeyi de bu tanıma göre yeniden biçimlendiren bir çerçevede Badio tarafından yeniden okunan bir Kant vardır. Bu durumda Kant, bir yandan matematiğin öznesiz ve nesnesiz düşüncesine (son yıllarda entelektüel camiada giderek yer edinmeye başlayan bir ifadeyle, spekülatif materyalizme) doğru çekilirken, Kant’ın bütün kavram seti de dönüştürülür. (Burada bu dönüşümün Descartes’e nasıl bir dönüş içerdiğine girmeyeceğiz). Dolayısıyla Kant’la doğrudan yüzleşilmez; nesnesiz ve öznesiz bir matematik dünyada ne anlama geldiği itibarıyla değerlendirilir (özellikle Varlık ve Olay projesinin ikinci cildi bu doğrultuda hayli emek harcar). Bu noktada ilginç olanı, Kant için ne anti-felsefe ve ne de ilk edim tayin edilmesidir (ki bu Badiou için nadirdir). Burada Baido okumalarımızda doğrudan Kant üzerinden değil Pavlus üzerinden gitmemizin nedeni ise, bir yandan Pavlus’un Badio’nun bütün projesi için taşıdığı anlam iken Türkiye’deki Badiou literatürünün Badiou’nun Pavlus’unu unutmaya, hatta unutturmaya çalışmasıdır (aynı şey, örneğin Agamben için de geçerlidir: sanki Agamben Pavlus’un Romalılara Mektup’una dair uzun bir tefsir yapmamış gibi davranılır).

Öyleyse Pavlus Badio için, nesnesiz ve öznesiz bir matematik tahayyülüne dayanan bir düşünce için neden önemlidir? Badio Pavlus’ta ne bulmuştur?

 

Notlar: 

[i]Alain Badiou, Nietzsche: Anti-Felsefe Seminerleri, 1992-1993, çev. İsmet Birkan, (Sel Yayıncılık, İstanbul: 2019), s. 26.

[ii]Alain Badiou, Wittgenstein’ın Anti-felsefesi, çev. Melis Aktaş, (Ketebe Yayınları, İstanbul, 2022), s. 76.

[iii]Alain Badiou, Lacan: Anti-Felsefe Seminerleri, 1994-1995, çev. Necmettin Kamil Sevil, (Sel Yayıncılık, İstanbul: 2021), s. 14. Bu çevirinin Badiou’ya özgü kimi hassas kavramlara dair yaptığı, kimi zaman aynı kavrama farklı karşılıklar verdiğinden tutarsız tercihleri nedeniyle dikkatli kullanılması gerektiğini belirtelim. Bu nedenle, çeviriyi İngilizce çevirisiyle birlikte tetkit etmek ve daha çok bu çeviriyi tercih ederek atıfta bulunmak durumunda kaldım. Bkz., Alain Badiou, Lacan: Anti-philosophy 3, çev. Susan Spitzer, (Columbia University Press, New York: 2018).

[iv]Bu konuda bir özet için bkz., Badiou, Nietzsche, s. 281-287.

[v]Badiou, Nietzsche, s. 65.

[vi]Badiou, Wittgenstein’ın Anti-felsefesi, s. 21.

[vii]Badiou, Lacan: Anti-philosophy 3, s. 9.

[viii]Badiou, Lacan: Anti-philosophy 3, s. 88.

[ix]Alain Badiou, Saint Paul: The Foundation of Universalism, çev. Ray Brassier, (Stanford University Press, Stanford: 2003).

[x]Alain Badiou, Malebranche: Theological Figure, Being 2, çev. Jason E. Smith ve Susan Spitzer, (Columbia University Press, New York: 2019): “Bu seminer, kariyerimde, kendi sistemimin inşası açısından, benim için kullanılabilir olmayan kuşkusuz tek seminerdir” (s. Xxxvii). Oysa  kendisine projede ayrı bir bölüm açılmamış olsa, göreceğimiz üzere, Malebranche da projeye dahildir.

[xi]Alain Badiou, Being and Event, çev. Oliver Feltham, (Bloomsbury, Londra: 2023), s. 453-458; Alain Badiou, Logics of Worlds: Being and Event II, çev. Alberto Toscano, (Bloomsbury, Londra: 2023), s. 413-417.

[xii]Badiou, Being and Event, s. 223-234.

[xiii]Badiou, Logics of Worlds, s. 365-375.

[xiv]Badiou, Being and Event, s. 362-372.

[xv]Badiou, Lacan: Anti-philosophy 3, s. 98.

[xvi]Badiou, Wittgenstein’ın Anti-felsefesi, s. 67. çeviri biraz değiştirildi; bkz., Alain Badiou, Wittgenstein’s Antiphilosophy, Bruno Bosteels, (Verso, Londra: 2011), s. 137.

[xvii]Badiou Kant’a özellikle projesinin ikinci cildinde önemli bir yer ayırır. Lakin bu tamamen onun dışında bir ontoloji tesis ettiğini göstermek içindir. Bkz., Badiou, Logics of Worlds, s. 57-58 ve 181-191. Ancak bu Kant’ın projesini kendi projesinin çerçevesine çekmesine de engel olmaz. Örneğin Bir üzerine Descartes ile Plato’ya ayırdığı bir seminerinde Kant’ı çokluğu değil, özneyi bir olarak saymaya tabi tuttuğunu iddia eder ve bütün eleştiri projesini buna göre yorumlar. Bkz., Alain Badiou, The One: Descartes, Plato, Kant, çev. Jacques Lezra ve Susan Spitzer, (Columbia University Press, New York: 2023), s. 153: “Kant hem boş nokta olarak öznenin (geriye dönük olarak dahil) ve hem de bir olarak saymanın kurucusudur”. Ama diğer yandan Kant’ın ontolojisinin de “buradaki “geriye dönük” ifadesinden de anlaşılacağı üzere, “çıkarmalı ontoloji” olduğunu iddia eder. Bkz., Alain Badiou, “Kant’s Subtractive Ontology”, Theoretical Writings içinde, çev. Ray Brassier ve Alberto Toscano, (Bloomsbury, Londra: 2015), s. 141-148.

Ahmet Demirhan

Ahmet Demirhan: Ankara’da doğdu. Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji bölümünü bitirdi. Konya Selçuk Üniversitesi Sosyoloji bölümünde Yüksek lisans ve Doktorasını tamamladı. Modernlik ve postmodernlik ekseninde teolojinin aldığı biçimler üzerine çeşitli derlemeler hazırladı. halen batı da vatan fikrinin gelişimi ile doğu’da hakimiyet telakkilerinin teşekkülü üzerinde çalışıyor.
Bazı eserleri: Modernlik (2004), İslamcı ve Puriten (2012), Kuruluş sarmalından kurtulmak; Osmanlı ve hakimiyet telakkileri(2019), Göbeğini kaşıyan adamın psikanalizi (2019)adlı çalışmaları var.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.