Libya’da Yeni Denklem: Türkiye-ABD Mutabakatı

Suriye’de yaşanan değişim ile Libya’daki gelişmeler arasında yapısal bir benzerlik var: ABD, bölgede kendi başına hareket edebilen ve dosyayı fiilen dönüştüren Türkiye’yle artık birlikte çalışmanın yollarını arıyor. Bunun Libya’da somut bir ortaklığa ne ölçüde dönüşeceği, Hafter-Dibeybe pazarlığının nasıl ilerleyeceğine ve Türkiye’nin kendi önceliklerinden — istikrar, bütünlük, halkın meşru temsil talebi — taviz vermeden bu süreçte nasıl bir rol üstleneceğine bağlı olacak.
Temmuz 30, 2026
image_print

Arap devrimleri Tunus, Mısır ve Suriye’den sonra Libya’ya da sıçradığında, halk Kaddafi rejimini devirmek için bir fırsat yakalamıştı. 2011’de NATO’nun desteklediği ayaklanma rejimi devirdi, ancak yerine güçlü bir devlet bırakmadı; müdahalenin bıraktığı şey bir iktidar boşluğuydu. On beş yıldır Libya, Birleşmiş Milletler’in tanıdığı Trablus merkezli Ulusal Birlik Hükümeti (Abdülhamid Dibeybe) ile doğuda Hafter ailesinin kontrolündeki Libya Ulusal Ordusu arasında bölünmüş durumda. 2020’de Türkiye’nin askerî müdahalesi, Hafter’in Trablus’u ele geçirme girişimini durdurdu ve o tarihten beri kırılgan bir askerî denge sürüyor. 2026’ya gelindiğinde ise tablo ilginç biçimde değişti: Nisan ayında çatışan tarafların ortak kararıyla 13 yıl sonra ilk kez birleşik bir bütçe imzalandı; 18 Haziran’da ise üçlü güç paylaşımı anlaşması, BM sürecinin dışında, doğrudan ABD arabuluculuğuyla ortaya çıktı. Bu gelişme, ABD’nin Libya politikasındaki dönüşümü, İran ile savaşın bu sürece etkisini ve Türkiye’nin bu resimde nerede durduğunu tartışmaya açıyor.

ABD ve Petrol

ABD’nin Libya politikasının merkezinde petrol var, ama bu tek başına yeterli bir açıklama değil. Washington’ın yürüttüğü plan, çatışan tarafları tek bir çatı altında birleştirmeyi hedefliyor. Çünkü BM’nin tanıdığı hükümet Trablus’ta, ama sahadaki petrol yatakları fiilen Hafter’in kontrolünde. Taraflar anlaşmadan büyük yatırım ve istikrar da mümkün değil. Bu yüzden plan, klasik bir “demokratikleşme” hikâyesinden çok, iki rakip ailenin gücünü paylaşacağı bir formül inşa etmeyi amaçlıyor. Kamuoyuna kapsayıcı bir hükümet olarak sunulsa da ABD’nin asıl çabası iki aile arasında resmi bir uzlaşı sağlamak. Bu da neden seçim takvimi ilan edilirken asıl ağırlığın ailelerin anlaşmasına verildiğini açıklıyor: yeni düzen, doğuda ve batıda hâlâ hâkim olan güçlerin komuta ve yönetimi aralarında bölüşmesine dayanıyor — yani kurumsal değil, kişisel bir mimari.

Bu hedefe ABD üç koldan ilerliyor. Diplomatik olarak, geçen yılki gizli görüşmelerden Haziran’daki anlaşmaya uzanan bir süreç yürütüldü. Ekonomik olarak, büyük Amerikan ve Avrupalı enerji şirketleriyle milyarlarca dolarlık üretim ve keşif anlaşmaları imzalandı. Askerî düzeyde, sembolik de olsa, doğu ve batı güçleri ilk kez ortak bir tatbikatta bir araya geldi. Ama siyasi destek tek başına Libya’yı yatırım için güvenli kılmıyor: bütçe onaylanamıyor, ulusal para birimi sürekli değer kaybediyor, akaryakıt kaçakçılığı milyarlarca dolarlık kayba yol açıyor, altyapı çürüyor. ABD’nin niyeti net, ama zemin hâlâ kırılgan; bu da anlaşmanın gerçek bir kurumsal reforma dönüşmeden “aileler arası pazarlık” seviyesinde donup kalması riskini taşıyor. Nitekim birçok Libyalı bu girişimi kurumlardan çok kişiler etrafında kurgulanmış bir anlaşma olarak eleştiriyor; kadınlar ve sivil toplum örgütleri de sürece dâhil edilmediklerini vurguluyor.

İran Savaşı ve Petrolde İstikrarsızlık

ABD’nin tam bu dönemde Libya’ya yönelmesinde İran ile savaşın önemli bir payı olduğu söylenebilir. ABD-İsrail ortaklığında İran’a karşı başlatılan savaş, Hürmüz Boğazı’nda ciddi bir kriz doğurdu; küresel petrol arzının önemli bir bölümü bu boğazdan geçtiği için fiyatlar hızla yükseldi ve ABD stratejik petrol stoklarından büyük miktarda satış yapmak zorunda kaldı. Bu da rezervleri onlarca yılın en düşük seviyesine indirdi. Bu tabloda Libya, Hürmüz’e bağımlı olmayan, Avrupa’ya yakın ve kalitesi yüksek petrolüyle öne çıkan alternatif bir kaynak olarak görülüyor: Libya’nın sorunu jeoloji değil, yönetişim; siyasi istikrar sağlanabilirse üretim önemli ölçüde artabilir ve bu, Körfez’deki kesintilere karşı bir tampon oluşturabilir. Dolayısıyla İran savaşı, ABD’nin Libya’ya olan ilgisini hızlandıran ve meşrulaştıran bir etken olarak görülebilir. Ama bunun sınırları var: Libya’nın üretimi kısa vadede küresel arzı tek başına değiştiremez; asıl etki, fiyat beklentileri ve piyasa güveni üzerinden dolaylı biçimde işliyor.

Türkiye’nin Libya Vizyonu ve ABD’nin Yeniden Konumlanması

Türkiye’nin Libya’daki motivasyonu ABD’ninkinden köklü biçimde farklı. Ankara için öncelik petrol değil; Libya’nın istikrara kavuşması, ülke bütünlüğünün korunması ve halkın taleplerinin — özellikle seçim ve meşru temsil beklentisinin — hayata geçirilmesi. Bu fark, son on yılda Libya dosyasının nasıl bir seyir izlediğine bakıldığında daha iyi anlaşılıyor.

2019’da Hafter’in Trablus’u kuşatması ve meşru hükümeti devirmeye yaklaşması karşısında Türkiye, Libya’daki Ulusal Birlik Hükümeti ile askerî işbirliği ve deniz yetki alanları konusunda mutabakat imzaladı; 2020’de gönderdiği askerî destekle Hafter’in ilerleyişini durdurdu. Bu müdahale sadece Trablus’u kurtarmakla kalmadı, aynı zamanda o güne kadar Yunanistan, Fransa gibi aktörlerin Doğu Akdeniz’de şekillendirmeye çalıştığı EastMed hattı temelli düzeni de bozdu; Türkiye, Libya ile imzaladığı deniz yetki alanları anlaşmasıyla bu hattı hukuken de fiilen de devre dışı bıraktı. Aynı dönemde Suriye’de halkın devrim talebini destekleyen Türkiye, sınır ötesi askerî operasyonlarla PKK’nın kuzeyde bir yapı kurma girişimini engelledi; Esed rejiminin nihayetinde devrilmesiyle bu dosya da Ankara’nın öngördüğü doğrultuda ilerledi. Kafkasya’da Azerbaycan’a verdiği destekle bölgesel dengeleri değiştirdi; Körfez’de Katar’a yönelik ablukanın kırılmasında da aktif rol oynadı.

Bu adımların toplamı, Libya dosyasını başlangıçta Ankara’nın çıkarına olmayan bir zeminden, Türkiye’nin sahada belirleyici aktör hâline geldiği bir zemine dönüştürdü. ABD açısından Ankara’nın bu politik kazanımları net bir sonuç doğurdu. Buna göre Libya’da kalıcı bir düzenleme, Türkiye’nin fiilen kurduğu askerî ve siyasi denge hesaba katılmadan mümkün değil. Washington’ın bunu anlaması, Boulos süreci ile somutlaşan bir yaklaşım değişikliğine yol açtı — Ankara’yı devre dışı bırakan değil, onunla iş tutan bir hat. Bugün MİT Başkanı İbrahim Kalın’ın Bingazi’de Hafter’le görüşmesi, Hakan Fidan’ın Kahire’de ABD temsilcisi Boulos’un da bulunduğu bir toplantıda yer alması, Türk Deniz Kuvvetleri’nin Bingazi’yi ziyareti ve doğu-batı Libya birliklerinin ilk kez ortak tatbikatlarda buluşması, bu yeni işbirliği hattının somut yansımaları. Bunlar çatışan değil, aynı masada birlikte hareket eden bir görüntü çiziyor.

Bu noktada altı çizilmesi gereken nokta, ABD ile Türkiye’nin Libya’da rakip projeler yürütmemesi; ABD’nin, on yıl boyunca Türkiye’yi çevreleyerek yürüttüğü stratejinin sahada karşılık bulmadığını, Libya dosyasının artık Ankara’sız yönetilemeyeceğini görmüş olması. Bu da iki ülke arasında Suriye’de başlayan yakınlaşmanın Libya’da da bir karşılığı olduğunu gösteriyor. Türkiye’nin önceliği hâlâ petrol değil, Libya’nın bütünlüğü ve istikrarı; ABD’nin önceliği ise enerji güvenliği ve yatırım ortamı. Ancak bu iki farklı öncelik, artık çatışma değil tamamlayıcılık ilişkisi üretiyor: istikrarlı bir Libya hem Ankara’nın hem Washington’ın işine yarıyor, ve ABD bunu sağlayacak sahadaki gerçek gücün Türkiye olduğunu kabul etmiş görünüyor.

Sonuç olarak, Suriye’de yaşanan değişim ile Libya’daki gelişmeler arasında yapısal bir benzerlik var: ABD, bölgede kendi başına hareket edebilen ve dosyayı fiilen dönüştüren Türkiye’yle artık birlikte çalışmanın yollarını arıyor. Bunun Libya’da somut bir ortaklığa ne ölçüde dönüşeceği, Hafter-Dibeybe pazarlığının nasıl ilerleyeceğine ve Türkiye’nin kendi önceliklerinden — istikrar, bütünlük, halkın meşru temsil talebi — taviz vermeden bu süreçte nasıl bir rol üstleneceğine bağlı olacak. Şimdilik ortada, savaşmanın artık bir anlamı kalmadığını gören iki aktörün, farklı önceliklerle de olsa aynı hedefe — istikrarlı bir Libya — doğru birlikte ilerlediği bir tablo var ve Libya, bu yeni işbirliği modelinin en görünür sınav alanı olmaya devam ediyor.

Doç. Dr. Mehmet Rakipoğlu

Dr. Mehmet Rakipoğlu, 2016'da Sakarya Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümünden mezun oldu. Doktorasını 'Dış Politikada Korunma Stratejisi: Soğuk Savaş Sonrası Suudi Arabistan'ın ABD, Çin ve Rusya ile İlişkileri' konulu teziyle tamamladı. Mokha Center for Strategic Studies düşünce merkezinde Türkiye Çalışmaları Direktörü olarak çalışan Rakipoğlu, Mardin Artuklu Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde öğretim üyesidir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA