Kürtlerin Sahili Selameti

MİT Başkanı sayın İbrahim Kalın’ın sürece dair çabaları, Sayın Cumhurbaşkanı ve MHP Lideri sayın Bahçelinin ve tabi PKK Lideri Öcalan’ın, siyasetin kaypak zemininin pek alışık olmadığı merdane duruşları, devlet aklı ile Kürt sokağının bir noktada kesişmesini sağlamıştır. Bu kesişim, belki maksimalist siyasi duygu durumunda salınan huzursuz ruhları tatmin etmeyecektir ama görünen o ki Kürt halkının çoğunluğu öyle ya da böyle bir sahili selametin gerçekliğine ikna olmuş durumda.
Temmuz 2, 2026
image_print

Yürümekte olan bir süreç olarak ‘Terörsüz Türkiye’ projesinin toplumdaki karşılığına dair son haftalarda kayda değer sayıda ve siyasetin farklı kanatlarında çok sayıda insanla görüşme imkânım oldu. Bu gözlemlerimi siz kıymetli dostlarla paylaşmak istiyorum. Sözün başında, Kürt toplumunda kuşaklar arası muazzam değişimler olduğu, Kürt toplumunun radikal ve tepkisel biçimde sekülerleştiği iddialarının ışığında yapılacak kolaycı okumalardan uzak durmaya dikkat çekmekte yarar var. Sosyolojik her iddia ve gözlemde olduğu gibi söz konusu iddialara da ihtiyatla yaklaşmak lazım.

Dersimden Avrupa’ya göç etmiş ve yıllarca örgütün sosyal ağları içinde yaşamış orta yaşlı ama oldukça dinamik bir ‘gençle’ sohbet ediyoruz. Elâzığ’dan Dersim’e giden yol gidiş geliş ayrılmış, kaymak gibi asfaltlı ve içinden geçtiği köylerin pitoresk görüntüleri eşliğinde, Avusturya plakalı güçlü arabasıyla arkadaşım adeta asfaltı ağlatıyor. Tepkisel ama aramızdaki ilişkinin mehabeti adına itidalli ve nazik durmaya çalışıyor. Arabada herkesin bildiği klasik Kürtçe bir parça çalıyor. (https://music.youtube.com/watch?v=zbEq_d7kQiI&si=LdHGVDa9AkptTgiN) Yapay zekayla yeniden düzenlenmiş olan müzik neredeyse kusursuz ve çok yüksek temposuyla içindeki yürek burkan acıyı adeta ilkel bir duygu patlamasına dönüştürüyor. Elleri ve ayakları, neredeyse bütün bendeni, aracın sürüşüne de yansıyacak biçimde tempolu. Bir ara durup, önümüzdeki Singeç köprüsünü işaret ederek; ‘abe biliyor musun, şimdi bu arabayı şu köprünün uçurumuna son hız sürmek istiyorum, Kürdistan hayalinin ruhumu kavuran devrimci düşüncesi içimde dağ gibi, ama görüyorum ki bu hayal elimin içinde yavaş yavaş eriyen bir buz parçası şimdi. Sanki biri elimden yaşamanın anlamını çaldı.’ Biraz teskin edici konuşuyorum, Avrupa’daki Kürtlerin Türkiye’nin 80’lerinde yaşamakta olduğunu söylüyorum biraz çekinerek, ama o oldukça mutedil, kabulleniyor bunu. ‘Evet’ diyor, ‘99’da bir arkadaşım Serok’un yakalanışının yıldönümünde 3 arkadaşıyla birlikte bedenini ateşe verdi. Ben hep onun anısına, fedasına, cesaretine özenerek yaşadım. Biliyor musun abe bizimkiler haber bile yapmadılar bu eylemi. Ama şimdi biraz beyhude bir işin içindeymişiz gibi geliyor bana.’ Dramatik bir görüşmeydi. Doğrusu biraz içim burkuldu, çünkü on binlerce Kürt gencinin bir mezar taşından bile mahrum, ailelerine nazik bir veda imkanından yoksun, dağ başlarında, barikat ve hendeklerde kurda kuşa yem edildiğini biliyorum.

Emekliliğine aylar kalmış bir memur arkadaşla, Nusaybin’de Zeynel Abidin Mezarlığının hemen dibindeki çay ocağında taburelere kurulmuş, sıcağın biraz rahme gelmesini umarak çay içiyoruz. Hasır tabureler pek rahat değil ama muhabbetin derinliğinde zaten pek akla gelen detaylar değil bunlar. Yine de bu kadim geleneği yaşatamaya çalışan kahveciye plastik sehpalardan şekvacı olmayı ihmal etmedim. Kısa bir hoşbeşten sonra konuyu açıyorum. Üç çocuğunun üçünü de okutmuş, hepsini iş, meslek sahibi yapmış, ikisini evlendirmiş olan arkadaşım biraz tuzu kuru esnaf havasında; ‘yaw begim, Allah çoluk çocuğumuzu korudu yaw. 92’de üniversiteyi bitirip memlekete döndüm, ateşli bir militanım, görsen bizot gibiyim, dokundan yanarsın o kadar yane. Konya’dayken her gün bir Özgür Gündem alır, satır satır okurdum, spor haberlerini bile büyük bir önemle okurdum çünkü onun dili bile ideolojikti. O gazetenin içinden dünyaya baktığında bütün Kürdistan’ın şehir şehir, köy köy yakılmakta olduğunu, ortalığın kan gölüne döndüğünü düşünürdün. Uzun otobüs yolculuğu boyunca askerin, polisin güvenlik, arama adı altında yaşattıkları da bu hissiyatı katmerleştiriyordu. Sonra eve gelir, eş dostu ziyaret eder, hayatın normal biçimde akmakta olduğunu, herkesin çiftinde çubuğunda olduğunu görünce de biraz şaşırırdım. O zaman anladım hem devletin içinden bazı odaklar hem de bizimkiler adeta el ele millete hayatı zehir etmek için ellerinden geleni yapıyorlardı. Yıllarca grevdi, eylemdi, vergiydi ne dedilerse yaptık. Ne oldu sonunda. Şükür devlet biraz aklını başına aldı, bizimkiler de bu kan revanın kimseye bir faydasının olmadığını anladılar. Gördün mü abe, geçen gün Duran Kalkan milli takıma dair enfes bir spor analizi yaptı. Öcalan’ın ve Bahçeli’nin çıkışları milletin yüreğine su serpti yani.’ Muhabbet yan masalardan duyuluyor, kafasında tığ işi, yeşil siyah desenleriyle oldukça heybetli duran yün külahıyla bir amca hararetle tasdik ediyor arkadaşı.

Bu iki anekdot gibi, notlarımda daha onlarca anekdot var, kültürel bağlamı farklı, farklı siyasi kanaatlere sahip, mevzuya din, milliyetçilik, solculuk, sekülerlik vs.yi  merkez alarak yaklaşan. Ama bilginin ve kanaatlerin değişim ve dolaşım hızını düşünürsek bu malzemenin kimsenin yarasına merhem olacağını söylemek da iddialı olur. Bu nedenle bunlarla iktifa ediyorum.

Bu gözlemlerden yola çıkarak, sosyolog üstatların affına da sığınarak birkaç köşeli ifade yazmak istiyorum: toplumsal davranış, hemen her zaman murat ettiğinin uzağına, aksine sonuçlar doğurmaya teşnedir. Kürtlerin önemli kısmı, PKK’nın açtığı acılı yollara tevessül ettiğinde muratları başkaydı şüphesiz. Ancak günün sonunda zamanın, Kürtleri getirip bıraktığı sahil, çoğunun umduğundan epey uzak bir sahil. Oldukça delişmen, yıkıcı ve maksimalist bu yolda yürümenin Kürt toplumunda yarattığı maddi, manevi tahribatın envanteri bir gün çıkarılır mı bilmiyorum. Ama açık ki Türkü ve Kürdü fark etmeksizin memlekete yaşatılan ağır acı ve kayıpların gölgesinde bütün maksimalist argümanlar çökmüştür. Geriye genzi yakan, biraz kekre hınçlar, beyhudelik duygusu ve insanların ağızlarını doldura doldura ifadeden kaçındıkları bir tür ‘buna da şükür’ hissiyatı kalmıştır.

Bu gözlemlere dayanarak şöyle bir tasnif yapılabilir sanırım; Kürt Milliyetçiliğinin içinde siyasallaşmış eski kuşaklar iki sınıftır; biri fedakardır, dalmıştır kavgaya, kafa göz yarmıştır, arkasındaki kan revan enkazın farkındadır. İçi hınçla doludur, içindeki anlaşılması güç aldatılmışlık hissiyle başa çıkmanın yollarını aramaktadır. İkinci sınıf dengecidir. Hesap kitap yapmıştır, çocukça riskler almamıştır, ailesini koruduğunu, gemisini sahili selamete çıkardığını düşünerek içindeki ihanet duygusuyla başa çıkmaya çalışmaktadır. Kabaca Kürt toplumunun ellisini aşmış eski olarak tesmiye edilebilecek ‘elit’ kuşakları bu iki duygu durumunda tasnif edilebilir.

Ve bu iki siyasi temelli duygu durumunun gerisinde devasa halk kalabalığı yatmaktadır. Halk bu ‘elitleri’ takip etmiş, sırtında taşımış, bedelini her iki taraftan yediği ağır baskı ile ödemiştir. Ve günün sonunda bir sahili selameti hak ettiğini düşünmektedir.

Her iki durumda da Kürt milliyetçiliğinin çokça acılı, sert ikliminde büyümüş bu kuşaklar, kendilerinden bir önceki kuşaklara göre nispeten şehirli, şiddetin yarattığı travmaya rağmen nispeten daha iyi yaşam koşullarına sahip olmuşlardır. Şimdi yapay zeka ile yeniden düzenlenen bilindik Kürtçe şarkıları dinlerken birinci gruptakiler hınç ve belli belirsiz bir pişmanlıkla yumruğunu sıkarken ikinci gruptakilerin genzinde kekre bir ihanet duygusunun eşlik ettiği bir şükür ve haz durumu gözlenebilir.

Bu iki duygu ve bilinç durumunun tekabül ettiği siyaset en kaba tasnifle bugün Dem parti içinde yoğunlaşan siyasettir.

Uzun geçmişinde PKK’nın ağır baskısı altında bir siyaset üretmeye çalışan Dem çizgisinin günün sonunda geldiği nokta tıpkı seçmeninde olduğu gibi derin bir boşluk duygusunun eşlik ettiği bir tür sahili selamete çıkış duygusudur. MİT Başkanı sayın İbrahim Kalın’ın sürece dair çabaları, Sayın Cumhurbaşkanı ve MHP Lideri sayın Bahçelinin ve tabi PKK Lideri Öcalan’ın, siyasetin kaypak zemininin pek alışık olmadığı merdane duruşları, devlet aklı ile Kürt sokağının bir noktada kesişmesini sağlamıştır. Bu kesişim, belki maksimalist siyasi duygu durumunda salınan huzursuz ruhları tatmin etmeyecektir ama görünen o ki Kürt halkının çoğunluğu öyle ya da böyle, bir sahili selamet gerçekliğine ikna olmuş durumda.

Yıllar evvel yazdığım bir yazıya, Kürdün Türkiye’den kopma Korkusu diye bir başlık koymuştum. (https://www.star.com.tr/acik-gorus/kurtun-turkiyeden-kopma-korkusu-uzerine-haber-1208097/) Yaşananların ağırlığı altında gelişen bütün süreç, bu korkunun gerçekliğini teyit etmiştir. Gözünü budaktan esirgemeyen ilk gruptakilerin bütün zorlama ve çabalarına rağmen Kürt toplumu sahili selamete, makulün, kapasitenin, gerçekliğin eliyle ulaşılacağı kadim bilgisine ram olmuştur. Dem çizgisinde yoğunlaşan Kürt siyasetinin, radikal ve maksimalist dilden arınarak Kürt toplumunun bu tavrına uygun bir siyaset yürüteceği öngörülebilir.

Dr. Mustafa Ekici

Dr. Mustafa Ekici
1966 Elâzığ’da doğan Mustafa Ekici İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünden mezun olmuştur. Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Araştırmaları Enstitüsü’nde yüksek lisans derecesi alan Ekici aynı enstitüde doktorasını tamamladı. Birçok basın ve yayın kuruluşunda muhabirlik, editörlük ve yöneticilik yapan Ekici, farklı gazete ve dergilere başta Suriye ve Irak olmak üzere Ortadoğu konusunda araştırma, haber ve makaleler yazmaktadır. Mustafa Ekici’nin ‘Sana Benzemek’ ve ‘Gerçek ve Hayalin Kavşağında Kürtler’ adıyla yayınlanmış iki kitabı bulunmaktadır.
Mail: [email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA