Bunalım Çağında Hukuk Felsefesini Yeniden Düşünmek

Bugün Türkiye’de hukuk fakülteleri, felsefi düşünceye, toplumsal gerçekliğe ve bireysel ahlaka dayanan bir hukukçudan çok, yönetmelik uzmanı ve uygulama teknisyeni üretmektedir. “İyi bir hâkim, iyi bir savcı, iyi bir avukat nasıl olur?” sorusu, mülakat puanları ve sınav ezberleri arasında kaybolmuştur. İşte bu yüzden Türkiye’de hukukun temel problemi kişilerden çok, bu kişileri “belli bir forma” sokan sistemik zihniyettir. Bu zihniyet değişmeden, en idealist hukukçular bile zamanla o makinenin dişlisine dönüşmesi mukadderdir. Eleştirimiz ve kaygımız, yalnızca bireylerin yetersizliklerine değil, bu yetersizlikleri sürekli yeniden üreten sistemik zihniyet yapısına dikkatleri çekmektedir.
Ocak 26, 2026
image_print

“Sana durlanmış kelimeler getireceğim
Pörsümüş dünyayı kahreden kelimeler

İsmet Özel

İçinde yaşadığımız dünya derin bir bunalım yaşamaktadır. Bu bunalımın felsefi, sosyolojik, etik, psikolojik ve ekonomik gibi pek çok nedeninden söz edilebilir. Bunlar arasında bir de hukuki nedenden söz etmek gerekir. Zira bugünün dünyasında bunalımın ve krizin en önemli sebeplerinden birini hukuk oluşturmaktadır. Hukuk sadece belirli bir ülkenin kendi vatandaşlarına uyguladığı ve yaptırım gücü taşıyan özel bir yasa değil, dünyada bir arada anlamlı ve adil bir yaşam sürdürmenin de atmosferidir. Atmosferini kaybeden bir dünya nefes alamaz, canlılığını sürdüremez, hayatı yaşayamaz. Bugünün dünyasında insanlık atmosferini kaybetmiş, ümidini yitirmiştir. Hukukun olmadığı bir dünyada derin bir bunalım yaşanmaktadır. Söz konusu bunalımdan kurtulmanın yollarından birisi hukuku basit yasa teknisyenliğinden çıkarıp varoluşun felsefi dayanaklarından birisi haline getirebilmektir. Hukukun içine düştüğü derin bunalımın en önemli sebeplerinden birisinin varoluşa anlam veren felsefi bağlarını kaybetmesidir. Felsefe ile bağını koparmış hukuk siyasetin hesapçı iknasına hukukun mekanik ispatına yenilmiş ve felsefesini yani hakikatini kaybetmiştir. Zira Dücane Cündioğlu’nun da bir vesileyle ifade ettiği gibi, siyaset’te esas olan ikna, hukuk’ta ispat, felsefe’de hakikat. İspat karşısında ikna’nın, hakikat karşısında da ispatın bir değeri yoktur. Bu durumu ülkemizin mümtaz hukukçularından Emir Kaya şöyle dile getirir: “Hukukun düşünce katmanı yeterince işlenmediğinde işlem‐ eylem katmanı bir yandan hacim olarak şişerken diğer yandan zihniyet arızalarına yakalanır. Sorunların da aynı maddeci frekansta ele alınmasından ötürü, arızaların kaynağı olan zihniyet yeterince dikkat çekmez. Böylece kendisi sorunlu olan hukukta çözüm arama çözümsüzlüğü kesintisiz bir döngü haline gelir. Bu, hastanenin hastalık yaymasına benzer.” (Hukuk Zihniyeti, s. 2.) Avukatlık mesleği idealde adaletin üç temel sacayağından biridir. Ancak Türkiye’de sıklıkla bir ticaret ofisine, bir tür adalet simsarlığına dönüşmüştür. Bugünün tipik avukatı, müvekkilin duygusal tatminini “adalet” zanneder, gerçekle değil, kazançla ilgilidir, Kendini yargının aktörü değil, “dış kapının mandalı” gibi görür. Duruşmalarda konuşmayan, mahkeme koridorlarında mübaşirle idareci arasında mekik dokuyan avukat tipolojisi, “hukukun öznesi” olma niteliğini yitirmiştir. Liyakatsizlik, ezbercilik ve “form doldurma uzmanlığı” avukatlık zannedilmektedir. Barolar ise giderek politik figüranlara ve sahte etik söylemlere sığınan bir adalet arayışının yılmaz savunucularına değil meslek sendikasına dönüşmüştür.

Asılısın konu komşu ne der endişesine
Değildir umurunda hazır yiyen adalet
Hazırdan yiyor adalet Ömer-ül Faruk’tan beri
Sana düştü hazırı sermayeye çevirmek
Hendeğe deveyi hamutuyla devirmek

İsmet Özel

Şiirin şuura yansıttığı üzere insan artık toplumsal gözetim altında yaşamaktadır. İnsan artık Tanrı’nın değil, “komşunun bakışı”nın şahitliğine göre hareket etmektedir. Ahlaki sorumluluk içerden, yürekten değil, dışardan (bakıştan, dedikodudan, el âlem korkusundan) baskı yapmaktadır. Adalet, artık aranan, sorgulanan, hakkın değil, hazırdan yiyen, yani geçmişin meşruiyetine sığınan, tembel ve mirasyedinin bir retorik nesnesi haline gelmiştir. Bugünkü hukuk, “hazır reçeteler”le hüküm verir; müktesebata dayanmak, temellük etmek yerine, taklit eder. Mevcut sistem, tarihin mirasını tüketmekte ama onu yeniden üretememektedir. Madem her şey hazırdan yürüyor, sen de hazır mirası sermayeye çevir düsturuna göre hareket etmektedir. Bunun en önemli sebebinin hukukun, varlığa dair insani bir anlam iddiası taşıma kudretini yitirerek, araçsallaştırıcı aklın eylemci bir enstrümanına dönüşmesi; normatif yapıların içkin anlamını dumura uğratan köklü bir iktidar sorununa kapı aralaması olduğu söylenebilir. Bu dönüşüm, hukuku yalnızca düzenleyen değil, aynı zamanda düzenlenenin dilinden ve tarihinden koparan bir işleyişe mahkûm etmiş; böylece hukuki anlamın “otantik ifşâsı”, yani kendi bağlamında ve varoluşsal derinliğinde açığa çıkması, sistematik olarak bastırılmıştır. “Bilimsellik” adı altında el altında tutulan ve nötrleştirilmiş bir bilgi rejimi içinde araçsallaştırılan hukuki düşünce, hem normun amaçsal telos’una hem de onun tarihsel ve toplumsal bağlamdaki ruhuna yabancılaşmıştır. Bu yabancılaşma, hukuku yalnızca teknik ve pozitivist bir çerçeveye indirgeyerek, onu metafizik anlam boyutundan, adaletin ontolojik ve etik derinliğinden tecrit etmiştir. Hukukun bu “teknolojik ifşâya” maruz kalması, onu sadece yürürlüğe konulabilir prosedürel bir araç hâline getirirken, anlamın açılımına imkân tanıyan hermeneutik (yorumlayıcı) boyutları görünmez kılmıştır. Egemen modern paradigma, bu indirgemeci ifşâ yolunu tek geçerli bilgi biçimi olarak sunmakta; böylece anlayan özne, artık varlığın ne olduğuna değil, neyi gerçekleştirebileceğine yönelmekte; araçların hakikatini değil, işlevselliğini esas almaktadır. Hukuk felsefesi üzerine entelektüel çalışmaları ile bildiğimiz Muharrem Kılıç’a göre hukuk, burada artık bir logos değil, bir ergon (araç) hâline gelmiştir. Bu durum, hukuki bilgi evreninin kendi üzerine düşünme imkânını, yani reflektif bir bilinç alanı olma potansiyelini ciddi biçimde sınırlandırmaktadır. Zira normların içsel teleolojisiyle değil, yalnızca dışsal düzenlemeleriyle ilgilenen bu teknokratik zihniyet, hukukun öznel-tarihsel bağlamını kavrayacak kavramsal araçlardan da yoksundur. Böylece fikri bir oto-limitasyon/kendini sınırlara hapsetme doğar; hukuk kendi sınırlarını tayin eden, fakat bu sınırları aşan anlam arayışlarını dışlayan bir yapıya evrilir. Anlamın inkişafına elverişli düşünsel iklimin yerini, teknik formüllerle işlem gören normlar dünyası almış; bu da toplumsal bağlamla bağ kuramayan, soyut ve kopuk bir hukuk anlayışını beraberinde getirmiştir. Anlamla bağını yitirmiş bu kurumsal yapı, sadece düzenin değil, aynı zamanda adaletin de inkârına zemin hazırlar. Dolayısıyla bu yapısal ve anlamsal açmaz, ancak normların dayandığı temel felsefi zeminin yeniden düşünülmesiyle aşılabilir. Yöntemsel çerçevesi önceden belirlenmiş, disipliner sınırlarla çevrilmiş bir bilgi teknokrasisinin ürettiği dogmatik hukuk anlayışı, bu derinlikli krizi çözmekten ziyade onu tahkim etmektedir. Hukuku, sadece işleyen bir mekanizma olarak değil, anlamı inşa eden bir varlık deneyimi olarak yeniden düşünmek; yalnız hukukun değil, hukuka konu olan insanın da özgürlüğü açısından elzemdir. (“Hukuk-poiétiké: Poiesis Olarak Hukukun Estetik Açığa-Çıkarımı/İfşâsı”, s. 239.) Bugün ülkemizde hâkim, bir yargılama öznesi olmaktan çok, teknik prosedürlerin mekanik uygulayıcısı olmaya zorlanmıştır. Kendi iç tutarlılığı olmayan, çoğu zaman kararlarını “dosya olgunlaştı mı?” refleksiyle veren, hukuk değil prosedür bilen bir figüre dönüşmüştür. “Tarafsızlık” ilkesi, çoğu zaman kişiliksizlikle veya sorumluluktan kaçmakla karıştırılır. Dahası, bazı hâkimler kararlarında kişisel komplekslerini adalet süsüyle servis eder. Genç hâkimler arasında ise “ne derler?” korkusu, cesur içtihat üretme iradesini boğmuştur.

Felsefe yani düşünce hukukun yalnızca normatif bir sistem değil, aynı zamanda insanın etik, politik ve metafizik varoluşuyla derinden ilişkili bir yapı olduğunu savunur. Hukuk, ilk bakışta bir kurallar ve yaptırımlar sistemi olarak görülebilir; fakat bu görünüş, onun ardındaki derin anlam boyutlarını gizler. Yasalar neden itaat edilmesi gereken kurallar olarak kabul edilir? Bir yasanın adil olup olmadığını neye göre belirleriz? Adaletle yasa arasında zorunlu bir bağ var mıdır? Bu sorular, hukuku sadece uygulayan değil, onun meşruiyetini sorgulayan bir düşünce düzeyine taşır. İşte bu düzey, hukuk felsefesidir. Hukuk felsefesi madde ile mana dengesinin yeniden kurulması, hukukun kaybettiği derinliği yeniden bulması meselesidir. “Madde ile mana dengesi hukukta nasıl söz konusu olabilir? Günümüzde yaygın kanaate göre hukuk; maddi verilerle, maddi kurallarla, maddi süreçlerle ilgilenir. Konular soyutlaştıkça hukukun eylemsel odağından uzaklaşır. Hukukçunun ilgisini kaybeder. Zira soyut olanı tartışmak, ispatlamak, dayanak kılmak mümkün görülmez. Hukukta yoruma dahi verilerin somut bir disiplin içinde algılanmasından sonra izin verilir. Alışılanın dışındaki yorum çizgilerine izin verilmez. Yani hukukun soyut kısmı bile somut olana bağımlı kılınmıştır. Bu eğilimin aşırı kuvvet kazanması yüzünden hukuk derinliğini kaybetmiştir. Fikir zenginliği sunmayan, insanı tatmin etmeyen bir mekanikliğe hapsolmuştur. Hukukta madde ile mananın dengesinin bozulmuş olduğu açıktır.” (Kaya, Hukuk Zihniyeti, s. 1)

Bugün Türkiye’de hukuk fakülteleri, felsefi düşünceye, toplumsal gerçekliğe ve bireysel ahlaka dayanan bir hukukçudan çok, yönetmelik uzmanı ve uygulama teknisyeni üretmektedir. “İyi bir hâkim, iyi bir savcı, iyi bir avukat nasıl olur?” sorusu, mülakat puanları ve sınav ezberleri arasında kaybolmuştur. İşte bu yüzden Türkiye’de hukukun temel problemi kişilerden çok, bu kişileri “belli bir forma” sokan sistemik zihniyettir. Bu zihniyet değişmeden, en idealist hukukçular bile zamanla o makinenin dişlisine dönüşmesi mukadderdir. Eleştirimiz ve kaygımız, yalnızca bireylerin yetersizliklerine değil, bu yetersizlikleri sürekli yeniden üreten sistemik zihniyet yapısına dikkatleri çekmektedir. Dosya kültü, empati eksikliği, etik duyarsızlık ve prosedürcülük üzerinden şekillenen bu sistemin hukuk nosyonunu ne ölçüde aşındırdığı, hem felsefi hem sosyolojik bir bakışla incelenmesi gerekmektedir. Unutulmamalıdır ki; hukuk yalnızca yasalarla değil, o yasaları uygulayan insanlarla işler. Bu bağlamda avukat, hâkim ve savcılar, adaletin teorik ilkesini pratikte ete kemiğe büründüren temel aktörlerdir. Ancak Türkiye’de bu aktörlerin işlevi ve davranış biçimleri, giderek bürokratikleşmiş, adalet değil işleyiş merkezli bir sistem içinde anlamını yani hakikatini yitirmiştir. Bugünkü hukuk eğitimi ve yargı yapılanması, etik öznenin değil, bürokratik görevli tipinin yeniden üretildiği bir döngüye girmiştir. Hâkim, avukat ve savcı rollerinin yozlaşması, sistemin bir sonucu olduğu kadar, yeni kuşak hukukçuların “hukuk ideali”nden uzaklaşmasının da göstergesidir. Bu nedenle reform sadece kurumsal değil, epistemik ve etik bir dönüşüm olarak ele alınmalıdır. Zira mesele, kişisel liyakatten önce, hakikatin tarafı olmayı öğrenmekle ilgilidir.

Emir Vural

Avukat Emir Vural. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezuniyetinin ardından kendi avukatlık bürosunu kurdu. Yozgat’ta başladığı avukatlığa, Bursa’da devam etmektedir. Avukatlığın yanı sıra NAVİ kurumsal Danışmanlık ve Stratejik İş Çözümleri şirketinin kurucusu ve yöneticidir. Hukuk ve işletme felsefesi üzerine okumalar ve araştırmalar yapmaktadır. Evli ve iki çocuk babasıdır.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA