Ekonomik Entegrasyon Rüyasının Sonu
Çok da uzun olmayan bir süre önce, akademisyenler ve politika yapıcılar, küreselleşmeyi dünyayı birbirine yakınlaştıran, ekonomik refahı ve istikrarı artıran güçlü bir amil olarak görüyorlardı. Malların, hizmetlerin, paranın, doğal kaynakların ve insanların serbest dolaşımının tüm ülkelere fayda sağlayacağı; bilgi, fikir ve teknolojinin ulusal sınırları aşmasını mümkün kılacağı düşünülüyordu. Küreselleşme, gelişmiş ve gelişmekte olan ekonomiler arasındaki ayrılıkları ortadan kaldırmayı ve onları ortak çıkarlar ağı içinde bir araya getirmeyi vaat ediyordu. Bu durumun jeopolitik istikrarı bile teşvik edeceği, çünkü kolektif refahın ülkeleri ekonomik ilişkilerini bozabilecek çatışmaları azaltmaya teşvik edeceği varsayımı makul görünüyordu.
Bugün, küreselleşmeye duyulan bu büyük umut suya düşmüştür. Küreselleşmenin gelişmiş ekonomilerdeki işler üzerindeki yıkıcı etkileri, Amerika Birleşik Devletleri de dâhil olmak üzere birçok demokrasiyi anarşinin eşiğine itmede rol oynamıştır. Küreselleşmeye karşı oluşan tepkiyi kendi çıkarları için kullanmak isteyen politikacılar, onu ülkelerinin şirketlerini ve çalışanlarını yıkıcı yabancı rekabete maruz bırakan kötü niyetli bir güç olarak sundular. Ticaret ve sermaye akışlarının örüntüleri, tarafların aralarındaki uçurumları aşmak yerine jeopolitik ittifakları yansıttığından entegrasyon hayali parçalanma gerçeğine yerini bırakmıştır. Başlangıçta jeopolitik rekabete çare olarak tasarlanan küreselleşme, artık bizzat anlaşmazlıkların kaynağı hâline gelmiştir.
Küreselleşmenin geniş ve adil faydalar yaratma vaadini yerine getirememesi, pozitif toplamlı ekonomik güçlerin, 1990’lardan bu yana olduğundan daha az ölçüde, jeopolitiğin sıfır toplamlı güçlerine karşı koyabildiği bir dünya yarattı. Son on yılda Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki agresif rekabet bu değişimin bir örneğidir. Bu iki süper güç, ekonomik ve jeopolitik üstünlük için açıkça mücadele etmektedir. Karşılıklı fayda sağlayan ekonomik ve finansal bağların rekabetin kontrolden çıkmasını engelleyecek dengeleyici bir güç olmaması nedeniyle, iki ülke arasındaki ilişki yalnızca Pekin ve Washington’a değil, aynı zamanda yol açtığı yan hasarlardan muzdarip olan dünyanın geri kalanına da zarar verir hâle gelmiştir. Bu çatırdayan ilişki, ekonomik entegrasyon tarafından daha az dizginlenen yeni dünya düzeninin istikrarsızlığının simgesidir.
Ancak küreselleşmenin değişen doğası, onun için bir ölüm ilanı vesilesi olmamalıdır. Bunun yerine, ekonomistler ve politika yapıcılar, küreselleşmenin işbirliğini teşvik eden bir güçten çatışmayı körükleyen bir güce nasıl dönüştüğü, yani nasıl yoldan çıktığı üzerine derinlemesine düşünmelidir; böylece olumlu etkilerini bir kez daha verimli bir şekilde yönlendirebilirler. Küreselleşmenin ekonomik sonuçları ve yaşam koşullarını iyileştirme potansiyelini kullanmak, aynı zamanda yıkıcı etkilerini hafifletmek, giderek artan parçalanmanın tehlikeli devletlerarası çatışma riskini yükselttiği bir dönemde her zamankinden daha gerekli hâle gelmiştir.
Pek de güzel olmayan eski günler
Uluslararası ticaret ve finansal akışlar, hükümetlerin aralarındaki engelleri kaldırmasıyla 1980’lerin ortalarından itibaren hızla genişlemeye başladı. Nakliye konteynerlerinin yaygın kullanımı ve ticaret lojistiğindeki gelişmeler de dâhil olmak üzere teknolojik gelişmeler, ulaşım maliyetlerini düşürdü ve uluslararası ticareti canlandırdı. Her ülkenin göreceli olarak daha iyi üretim yaptığı alanlarda uzmanlaşabileceği birleşik bir küresel pazar fikri artık hayal ürünü görünmüyordu. Küresel tedarik zincirleri kurmak ve ürünlerini dünya çapında satmak isteyen ticari çıkarların dünyayı birbirine daha sıkı bağlayacak bir yapıştırıcı görevi göreceği konusunda geniş bir mutabakat oluştu.
Bu düzenleme, gelişmiş ve gelişmekte olan piyasa ekonomilerini karşılıklı yarar sağlayan ilişkiler ağı içinde birbirine bağladı. Yabancı mal talebi, birçok gelişmekte olan ülkede imalat sektörlerinin büyümesine yardımcı oldu ve bu da gelişmekte olan ülkelerin orta sınıflarının genişlemesini sağladı. Ticaret genişledikçe, bu ülkelerin çoğu ihracatlarının ithalatlarını aşmasıyla ticaret fazlaları verdi. Bu arada, Avustralya, İspanya, Birleşik Krallık ve en önemlisi Amerika Birleşik Devletleri gibi bazı zengin ülkeler, ticaret açıklarını finanse etmek için dünyanın geri kalanından borç almaya başladı.
Ancak herkes küreselleşmenin, zengin ülkelerin iç ekonomilerini yeniden şekillendirme biçimindeki işleyişini takdir etmedi. Serbest ticaretin yarattığı büyük toplam faydalar eşit şekilde dağılmadı; ayakkabı, mobilya ve tekstil gibi emek yoğun sektörler yok olurken, diğerleri yabancı rekabetin baskısı altında küçülmek zorunda kaldı. Örneğin, 1970’lerde ABD otomobil pazarlarının Japonya’dan gelen ithalata açılması, Amerikalı tüketicilere daha fazla seçenek ve daha düşük fiyatlar şeklinde önemli faydalar sağladı. Ancak Detroit’teki otomotiv işçileri için durum farklıydı; yabancı rakipler Amerikan şirketlerini geride bırakınca işlerini kaybettiler. Gerçekten de, küreselleşmeden fayda sağlayanların, onun doğrudan maliyetlerine katlananların gördükleri zararı telafi etmelerinin basit bir yolu yok. Zengin ülkelerdeki zayıflayan sosyal güvenlik ağları, imalat firmalarının iş gücünü azaltmasına olanak tanıyan teknolojik gelişmelerle birleşince, işçilerin sıkıntılarını daha da artırdı.
Kamuoyundaki memnuniyetsizlik, zengin ülkelerin iç siyasetinde yıkıcı bir söylem değişikliğine yol açtı. Kusurlu iç politikalar veya teknoloji yerine küreselleşmeyi ya da belirli ticaret ortaklarını suçlamak, hayatları sanayisizleşmeden etkilenen seçmenlerin öfkesini kullanmak isteyen politikacılar için politik olarak avantajlı bir yol hâline geldi. Zenginleri kayıran vergi politikaları ve gevşek düzenlemeler, servetin yoğunlaşmasına katkıda bulunurken, sosyal harcamalardaki kesintiler ekonomik umutsuzluğu derinleştirdi. Küreselleşme, artan eşitsizlik, azalan iş fırsatları ve beraberinde gelen ekonomik umutsuzluk duygusunu hafifletmede başarısız olan hükümet politikaları için uygun bir günah keçisi haline geldi. Amerika Birleşik Devletleri’nde küreselleşmeye karşı oluşan tepkinin iç siyasi sonuçları nihayetinde Donald Trump’ın başkan seçilmesiyle sonuçlandı.
Küreselleşme karşıtı hoşnutsuzluk dalgasını kullanarak iktidara gelen politikacılar, söylemlerini politikaya dönüştürme baskısı hissettiler. Trump’tan ilham alarak, ithalata uygulanan gümrük vergileri gibi korumacı politikalar izlediler; ithalata uygulanan bu yüksek vergilerin yerli üretimi canlandıracağını ve istihdamı artıracağını iddia ettiler, ancak bu politikalar aslında ticareti bozup ekonomik büyümeye zarar verirken, tüketiciler için yalnızca fiyatları yükseltti ve seçenekleri azalttı. Küreselleşmenin geniş ve adil faydalar sunamadığı koşullarda, iç siyasetteki küreselleşme karşıtı yönelim ülkeler arasındaki ilişkileri gererek jeopolitik rekabetleri yoğunlaştırdı.
Şok Doktrini
Son yirmi yıldaki ABD-Çin ilişkisi, küreselleşmenin siyasi konumunun olumlu bir güçten zararlı bir güce dönüşmesinin en iyi örneğini teşkil etmektedir. ABD’nin desteklediği Çin’in 2001’de Dünya Ticaret Örgütü’ne katılmasının ardından iki ülke de ticaret ilişkilerinin karşılıklı fayda sağlayan bir pozitif-toplam oyuna dönüşebileceği fikrini benimsedi. Ticaret hızla arttı ve ABD kısa sürede Çin’in başlıca ihracat pazarı oldu. 2010’dan sonra Pekin ekonomisini ve piyasalarını yabancı yatırımcılara açtıkça ABD’den Çin’e sermaye akışı da arttı. ABD’li şirketler düşük işçilik maliyetlerinden yararlanmak ve hızla büyüyen Çin pazarında ürünlerini satmak için tedarik zincirlerinin bir kısmını Çin’de kurmaya hevesliydi. ABD finans kuruluşları da, devlet bankalarının sunduğu hizmetlerden daha yüksek kaliteli hizmetler talep eden ve hızla büyüyen Çin orta sınıfına hizmetlerini sundu.
Ancak sorunlar birikmeye başlamıştı. ABD’nin Çin ile ikili mal ticaret açığı 2000 yılında 83 milyar dolardı. Bu açık yıllar içinde düzenli olarak artarak 2018’de 418 milyar dolara ulaştı; bu, ABD GSYH’sinin yüzde 0,8’inden yüzde 2’sine yükselmesi anlamına geliyordu. ABD ticaret açığının Çin tarafından görünürde cömert bir biçimde finanse edilmesi, büyük ölçüde Çin’in ABD’ye ucuz mal ihraç ederek elde ettiği gelirlerden kaynaklanıyordu. Çin’in küçük, düşük gelirli bir ekonomiden dünyanın en büyük ticaret ülkesi konumuna yükselişi, bu uyum döneminin altında gizlenen gerilimleri hızla gün yüzüne çıkardı.
“Çin şoku” olarak adlandırılan süreçte, yüksek ücretli Amerikan imalat işleri çöktü ve imalat sektörü boşaldı. Pek çok ABD şirketi, Çin’den gelen ucuz malların yarattığı rekabet karşısında dayanamayarak kapandı. Bazı tahminler, 1999–2011 arasında Çin şoku nedeniyle ABD’de kaybedilen iş sayısını iki milyondan fazla olduğunu gösteriyor; bunun yaklaşık bir milyonu imalat işiydi. Teknolojik değişim gibi diğer faktörler de rol oynadı elbette ve Çin, ABD imalatının karşılaştığı tek düşük ücretli rakip değildi. Yine de ABD’li politikacılar, imalatın gerilemesinin büyük kısmı için Çin’i suçlamaktan geri durmadı. Çin’i haksız bir rakip olarak şeytanlaştırmak, iki ülkenin liderlerinin bir zamanlar karşılıklı faydalı olarak gördüğü ilişkiyi yıprattı.
Küreselleşmenin değişken doğası, onun sonunun geldiği anlamına gelmemelidir.
Ancak, bir zamanlar umut vadeden bu ilişkinin bozulmasından yalnızca Washington sorumlu tutulamaz. Çinli liderler küreselleşmenin sağladığı “kazan-kazan işbirliği” söylemini kullanırken, oyun alanını Çinli şirketlerin lehine çarpıttılar. Pekin, özel ve devlet şirketleri dâhil olmak üzere imalat firmalarına ucuz banka kredileri, sübvansiyonlu arazi ve enerji gibi çeşitli destekler sağladı; buna karşılık ABD’li şirketlere kendi pazarlarına serbest ve sınırsız erişim tanımayı reddetti. Çin’de faaliyet kurmak isteyen yabancı şirketlerin yerli firmalarla ortak girişimler kurması zorunlu tutuldu; bu da Çinli şirketlere yabancı ortaklarından teknoloji ve bilgi birikimi aktarma ve sonunda onlarla doğrudan rekabet etme fırsatı sundu.
Hem imalat hem de hizmet sektöründeki ABD firmaları, Çin’de özgürce faaliyet gösterememekten giderek daha fazla hayal kırıklığına uğruyor. Bu nedenle ticari çıkarlar artık ABD-Çin ilişkilerinde güçlü bir dengeleyici unsur değil. Bu durum, Trump’ın 2018’de Çin ithalatına uyguladığı yüksek gümrük vergileri ve bunların sonraki yıllarda artırılması ile Biden yönetiminin bu tarifeleri koruyup ticaret ve yatırıma ek sınırlamalar getirmesine karşı ABD iş dünyasından sınırlı tepki gelmesini açıklıyor. Bugün ABD şirketleri ilişkiyi dengede tutmak için eskisi kadar çaba göstermiyor; Washington’da Çin karşıtlığının iki partili bir ortak tutum hâline gelmesine neredeyse hiç karşı koymuyor.
Çin ile ABD arasındaki ilişkinin tüm yönleri tamamen rekabetçi hâle gelmiş değil; iki ülke zaman zaman iklim değişikliği gibi konularda işbirliğine istekli oldu. Ancak dengeleyici güçlerin erozyona uğraması ve çatışma alanlarının genişlemesi, daha az uyumlu bir birlikte yaşama ortamı yarattı. Pekin ve Washington’un ihracat kontrollerine artan bağımlılığı, yeni ve istikrarsız dengeyi somutlaştırmaktadır. ABD daha önce Çin ile teknik bilgi, personel, malzeme ve sermayenin serbest iki yönlü akışıyla karakterize edilen daha işbirlikçi, fakat rekabetçi bir teknoloji politikası izliyordu. Biden yönetimi, Çin’in teknolojiye ve gelişmiş bilgisayar çiplerine erişimini sınırlamaya çalıştı; Trump yönetimi ise bu çabayı daha da yoğunlaştırdı. Yıllarca süren ABD ihracat kontrollerinin ardından Trump’ın Nisan 2025’te uygulamaya koyduğu yüksek gümrük vergileri, Çin için bardağı taşıran son damla oldu: Pekin, ABD’nin ileri teknoloji üreticilerinin kritik biçimde ihtiyaç duyduğu nadir toprak elementleri ihracatını kısıtlayarak karşılık verdi. Her hamle ve karşı hamleyle birlikte, karşılıklı fayda sağlayan bir ekonomik ilişki ihtimali, doğası gereği rekabetçi olan jeopolitik ilişkinin arka planında giderek daha görünmez hâle geliyor. Ve bu rekabete karşı ekonomik bir denge unsuru olmadığı takdirde, bir ülkenin artan etkisi kaçınılmaz olarak diğerinin aleyhine oluyor.
Taklit Oyunu
Hem hükümetler hem de şirketler, artan engellerle karakterize edilen yeni bir ekonomik düzenle başa çıkmaya çalışırken, jeopolitik hizalanmalarına uygun bir şekilde ticaret ve finans akışlarını yeniden yönlendirmeye başladılar. Bu durum işleri daha da kötüleştiriyor.
Tarihsel olarak serbest ticareti benimsemiş olmalarına rağmen, gelişmiş ekonomiler artık kazananları ve kaybedenleri piyasanın değil hükümetin seçtiği sanayi politikalarını benimsiyor. Bir zamanlar piyasa odaklı ekonomilere sahip ülkeler için tabu olan sanayi politikası, şimdi birçokları tarafından yerli şirketlerin yerel ve küresel pazarlarda rekabet gücünü artırmak için meşru bir araç olarak görülüyor. Örneğin, Ağustos 2022’de yürürlüğe giren Biden yönetiminin Enflasyonu Düşürme Yasası (IRA) buna örnektir. Yönetim; ABD’nin teknolojik üstünlüğünü koruma ve yeşil teknolojiler başta olmak üzere yeni alanlara yerli yatırımları teşvik etme iddiasıyla, elektrikli araçlar ve yenilenebilir enerji bileşenlerinin ABD’de üretilmesini teşvik etmek için sübvansiyon ve vergi indirimleri uyguladı. Bunu yaparken, fiilen serbest ticarete yeni engeller koymuş oldu.
Başkanlığa geri dönen Trump, IRA’nın bazı kısımlarını ortadan kaldırdı. Ancak endüstriyel politikalardan geri adım atmak yerine, Trump yönetimi kendi engellerini daha da artırdı. Örneğin, Made in America Manufacturing Initiative (Made in America İmalat Girişimi), doğrudan yabancı firmaların aleyhine olacak şekilde, yerli firmaları teşvik etmeye ve yerli alımı özendirmeye yönelik önlemler içermektedir. Yönetim aynı zamanda ticaret politikasını, çoğu zaman ticaretle ilgisi olmayan konularda, ortaklarından taviz koparmak için bir silah olarak kullandı. Gümrük vergileri ise küresel ticaretin geleceğine daha fazla belirsizlik enjekte etti.
Bu yeni küreselleşme biçimi, ekonomik ve jeopolitik oynaklığı daha da artırabilir.
Malların ve hizmetlerin serbest dolaşımına bağımlı hale gelen işletmeler için sonuç son derece yıkıcı oldu. Sınır ötesinde, ülkeler arası faaliyet gösteren firmalar, giderek yaygınlaşan ticaret savaşlarında kayıp vermeye başladı; zira bir ülkenin uyguladığı gümrük vergileri ve diğer ülkelerin buna karşılık olarak başlattığı zincirleme misilleme eylemleri, hızla daha geniş çaplı ekonomik düşmanlıklara dönüşebiliyor. Küresel tedarik zincirinin hassas bir halkasındaki kopmalar bile tüm sektörleri durma noktasına getirebiliyor.
Bu yeni risklere yanıt olarak çok uluslu şirketler “direnç” stratejileri izliyor. Birçokları, üretim tesislerini jeopolitik risklerden görece güvenli olması beklenen yerlere yoğunlaştırmaya çalıştı: üretimi ana vatanlarına geri taşıma, jeopolitik müttefik olarak görülen ülkelerde “dost üretimi”, her bir ülkenin iç pazar ihtiyaçlarını tedarik etmek amacıyla birden fazla ülkede üretim tesisleri kurma ya da bu üç stratejinin bir kombinasyonu. Diğerleri ise üretim tesislerinin konumlarını, hammadde kaynaklarını veya nihai ürün pazarlarını çeşitlendirmeye çalışıyor. Örneğin Apple, üretiminin bir kısmını Çin’den uzaklaştırarak Hindistan’a yatırım yapmaya başladı. ABD’nin uyguladığı yüksek gümrük vergilerinden kaçmaya çalışan Çinli üreticiler ise Meksika, Vietnam ve ABD pazarlarına daha kolay erişimi olan diğer ülkelere yatırımlarını artırdı. Artık işçilik, arazi ve enerji dâhil olmak üzere maliyetleri en aza indirmek, fiziksel tesislerin veya diğer işletme faaliyetlerinin nerede kurulacağına ilişkin kararları yönlendiren ana faktör olmaktan çıktı.
Şirketlerin jeopolitik çalkantıya karşı kırılganlıklarını azaltmak amacıyla daha az riskli görülen küresel ticaret biçimlerine yönelmesi, paradoksal olarak dünya genelinde diğer riskleri artırabilir. Küreselleşme, ekonomileri birbirine bağlayarak ülkelerin çatışma nedenlerini azaltmayı amaçlıyordu. Ancak şirketler kendi ülkelerinin jeopolitik rakipleri olarak görülen ülkelerin pazarlarından çekildikçe, işletmeler iyi ilişkileri sürdürmeye yardımcı olan köprüler olmaktan çıkıyor. Küreselleşmenin önceki dönemlerindeki karşılıklı faydaya dayalı ticari ağlar olmadan, bu yeni küreselleşme biçimi ekonomik ve jeopolitik oynaklığı azaltmak yerine artırabilir.
Gittiğimde beni özle
Küreselleşme sona ermedi. Ancak son hali, jeopolitik çalkantılara panzehir olmaktan ziyade katkıda bulunma riski taşıyor. Gelişimlerinin erken aşamalarında olan düşük gelirli ülkelerin, imalat sektörlerini geliştirmek için küresel pazarlara erişime ihtiyaçları vardır. Tarım ve diğer birincil üretim sektörlerine göre daha yüksek ücretler ödeyen iş imkânları sunan, genişleyen bir imalat sektörü, ülkelerin canlı bir iç ekonomiyi destekleyebilecek bir orta sınıf oluşturmasına yardımcı olabilir. Ancak küresel ticaret ve finansal akışlar parçalanmaya devam ederse, bu kalkınma yolu kapanabilir ve dünya nüfusunun büyük bir kısmı küreselleşmenin ilk refah dolu on yıllarının faydalarından mahrum kalabilir. Bu tür bir ekonomik daralmanın uzun vadede yol açacağı siyasi etkiler, yirmi birinci yüzyılın başlarındaki tepkileri görece oldukça önemsiz gösterebilir.
Küreselleşme projesi, yıpranmış haliyle bile kurtarılmaya değerdir. Politika yapıcılar, ülkeleri daha güvenli hale getireceği ve dış risklere ve dalgalanmalara karşı daha az savunmasız kılacağı yanılgısıyla küreselleşmeden geri çekilmek yerine, onun daha az olumlu etkilerini ele almanın yollarını bulmalıdır. Gelişmiş ekonomilere sahip ülkelerin, işini kaybeden işçiler için daha güçlü gelir destek mekanizmaları oluşturmalarının yanı sıra, yeni ekonomik fırsatlardan yararlanmalarını sağlayacak yeniden eğitim ve beceri kazandırma programları da uygulamaları gerekmektedir. Bazı gelişmekte olan piyasa ülkelerinde, hükümetlerin ekonomi ve bankalar üzerindeki sıkı kontrolü devam ettirdiği durumlarda, bu durum, yerli firmaların uluslararası arenada daha etkili bir şekilde rekabet edebilmesi için müdahaleci hükümet düzenlemelerinin yeniden şekillendirilmesini ve işlevsiz finansal sistemlerin düzeltilmesini gerektirecektir. Küresel ticaret ve finansı denetleyen uluslararası kurumlar da kendilerini yenilemenin yollarını bulmalıdır. Meşruiyetlerini korumak için, Dünya Ticaret Örgütü gibi ticaret kurumları, Çin ve Amerika Birleşik Devletleri gibi güçlü ülkeler de dâhil olmak üzere tüm ülkelerin haksız ticaret uygulamalarını ortaya koyarak, oyunun kurallarını tutarlı ve şeffaf bir şekilde uygulamak için daha çok çaba göstermelidir. Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi finans kuruluşları, gelişmekte olan piyasa ülkelerine ekonomik güçleriyle orantılı adil oy payları verecek şekilde yönetim sistemlerini yeniden yapılandırarak bu ülkelerin desteğini yeniden kazanabilirler.
Bunların hiçbiri kolay olmayacak. Ancak etkili bir şekilde yönetilirse, küreselleşme, küresel parçalanma ve çatışmaya karşı bir denge unsuru olarak bir zamanlar övülen potansiyelini hâlâ gerçekleştirebilir. Şimdi bundan vazgeçmek, dünyayı ekonomik, siyasi ve jeopolitik güçlerin birbirlerinin en kötü yönlerini ortaya çıkardığı bir kısır döngüye sokacaktır.
*Eswar Prasad, Cornell Üniversitesi Dyson Uygulamalı Ekonomi ve Yönetim Okulu’nda Ticaret Politikası Kıdemli Profesörü, Brookings Institution’da Kıdemli Araştırmacı ve The Doom Loop: Why the World Economic Order Is Spiraling Into Disorder adlı kitabın yazarıdır.
Kaynak: https://www.foreignaffairs.com/united-states/how-geopolitics-overran-globalization
Tercüme: Ali Karakuş
