İzzeddin Kassam İstiklal Harbine Katıldı Mı?

Maalesef geçen uzun zamanın ardından Türkiye’nin ve Suriye’nin bu ortak milli mücadelesini unuttuk. Ne var ki coğrafyamız unuttuğumuz tarihi bize hatırlatıyor. İsyanın coğrafyasına bakarsanız Suriye İç Savaşında muhaliflerin uzun süre hapsolduğu bölgeyi görürsünüz. Yüzyıl sonra aynı yerde Türklerin ve Arapların kanları yine birbirine karıştı. 5 Mart 2020'da İdlib'te rejim mevzilerini bombalayan Türk uçakları, 27 Kasım 2024'deki Şam'a yürüyüşün yolunu açtılar. Bugünkü Özgür Suriye Bahar Kalkanı Harekâtının meyvesidir desek yanlış konuşmuş olmayız. Özgür Suriye'nin de Özgür Filistin'e giden yolu açtığını ümid ediyoruz.
Ağustos 2, 2026
image_print

İzzeddin Kassam’ın İstiklal Harbi’nde savaştığını söylesem ne dersiniz? Muhtemelen ilk defa duyduğunuz için şaşıracaksınız, fakat bu doğru. Türkiye’de İzzeddin Kassam’ın hayat hikâyesi anlatılırken en önemli parçası ne yazık ki göz ardı ediliyor: Hananu İsyanı, ya da diğer adıyla Kuzey Suriye İsyanı. Bu İsyan, Kassam’ın hayatındaki tek ciddi askerî tecrübeydi ve teknik olarak İstiklal Harbi’nin parçasıdır. Bugün İstiklal Harbimizin kayıp, fakat önemli parçalarından birini anlatacağım.

SURİYE KUVAYI MİLLİYESİ

Fransızlar 1918’in sonunda Lazkiye, İskenderun, Mersin, Adana ve çevresine asker çıkarmaya başladılar. Buna karşı şehirlerde birbirinden bağımsız yerel direniş hareketleri ortaya çıktı. Şeyh İzzeddin Kassam da, Fransız işgalini takiben, Lazkiye sahilindeki evini satıp parasıyla silah satın aldı ve askeri açıdan gerilla savaşına müsait olduğunu düşündüğü Hafe’ye taşındı. Ömer el-Bitar’la birlikte Lazkiye’deki direnişin liderliğini üstlendi. ¹ Şeyh Yusuf es-Sadun da Antakya’da, Cisr el-Hadid’de (şimdiki adıyla Demirkapı) Fransızlara karşı silaha sarıldı.

1919 yılı boyunca kendiliğinden ortaya çıkan bu çeteler, Fransız müfrezelerine yönelik gece baskınları düzenlemeye, demiryolu ve telgraf hatlarına sabotajlar yapmaya başladı. Gerilla saldırıları, bir süreliğine de olsa Fransız ilerleyişini yavaşlatmayı başarsa da, direniş dağınıktı ve koordinasyondan yoksundu.

İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gözde bürokratlarından İbrahim Hananu yerel çeteler arasında koordinasyon sağlamaya çalışıyordu. Hem Halep’teki Milli Müdafaa Komitesi’nin sağladığı silah ve fon desteğiyle hem de bölgedeki yerel liderlerle kurduğu bağlarla bu süreçte merkezî bir figür hâline geldi. Halep, Antakya ve Lazkiye çevresinde faaliyet gösteren çeteler, tam anlamıyla tek bir komuta altında olmasa da, giderek onun liderliğini tanıyan gevşek bir yapı içinde hareket etmeye başladı.²

Bu sırada Şam’da, Şerif Hüseyin’in oğlu Faysal’ın liderliğinde, Arap bağımsızlığını savunmak amacıyla Suriye Ulusal Kongresi kurulmuştu; başlangıçta Hananu da bu yapıya bağlıydı. Ancak Suriye Ulusal Kongresi de kısa süre içinde büyük güçlerin baskısıyla yüzleşmek zorunda kaldı.

18 Nisan’da İtalya’nın San Remo şehrinde düzenlenecek bir konferansta Arap topraklarının kaderi belirlenecekti. Konferanstan bir ay önce, 8 Mart’ta Şam’da toplanan Suriye Ulusal Kongresi, Faysal’ı kral ilan etti. Bu açık emrivaki, İngiltere ve Fransa tarafından ivedilikle reddedildi; her iki güç de bağımsız bir Arap devletinin sömürgelerdeki halklara kötü örnek teşkil edeceğini düşünüyordu. Nitekim San Remo’dan tam da bu düşünceye uygun şekilde, Arap bağımsızlığını reddeden bir karar çıktı. Arap milliyetçileri büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı.³

14 Temmuz’da General Gouraud, Faysal’a Arap ordusunu dağıtıp Fransız mandasını tanımasını içeren bir ültimatom verdi. 18 Temmuz’da acil olarak toplanan Arap kabinesi, Harbiye Nazırı Yusuf el-Azma’nın muhalefetine rağmen ültimatoma boyun eğerek Arap Krallığı’nı ilga ettiklerini duyurdu. Faysal önce Dera’ya çekildi, ardından İngiltere’ye sığındı.

Yusuf Azma’nın teslim olmaya hiç niyeti yoktu. Kendisine sadık askerlerden ve gönüllü milislerden oluşan bir müfreze kurdu ve Fransız ordusunu karşılamak üzere Beyrut-Şam yolu üzerindeki Meyselun Geçidi’ne hareket etti. Karşısında tank, uçak ve toplarla desteklenen 12.000 askerden müteşekkil bir Fransız ordusu vardı; Azma’nın kuvvetlerinin mevcudu ise 5 bin kişinin altındaydı.

24 Temmuz sabahı başlayan çarpışma dört saat sürdü. Suriyeli mücahitler ilk saatlerde güçlü bir direniş göstermeyi başardıysa da, Fransız topçusu ve tanklarının karşısında daha fazla tutunamadı. Yusuf el-Azma, bir topu ateşlemeye çalışırken bir Fransız tankının makineli tüfek ateşiyle şehit düştü; muharebe onun ölümüyle sona erdi.

Azma’nın şehadeti, Hananu’yu en büyük destekçisinden mahrum bıraktı. Düzenli birliklerden ve ağır silahlardan yoksun Kuzey’in mukavemet gücü çoktan tükenme noktasına gelmişti. Halep, Meysalun’dan bir gün önce Fransız kontrolüne geçti. Meysalun ise Hananu’nun umutlarına ağır bir darbe anlamına geliyordu.

Fakat bu sırada, hemen İdlib’in birkaç kilometre kuzeyinde, Maraş’ta başlayan ayaklanma Urfa’dan Çukurova’ya kadar çok geniş bir bölgede yayılmıştı. On binlerce askerin kuşattığı Antep şehri, ağır topçu ateşine rağmen aylardır direnmeye devam ediyordu. Türkler Kilikya’yı Fransızlar için cehenneme çevirmişti.

Ankara’da Millet Meclisi’nin açılmasıyla Anadolu direnişi, Mustafa Kemal Paşa’nın liderliğinde tek merkezden yönetilmeye başlanmıştı, böylece İtilaf Devletleri’ne karşı güçlü bir siyasi ve askerî direniş merkezi ortaya çıktı.

Halep’in 23 Temmuz’da düşmesinin ardından Kafr Takharim’e çekilen Hananu, Necib Üveyd ile birlikte isyanı yeniden örgütlemeye karar verdi. Armanaz merkezli sivil hükûmetin temsilcisi sıfatıyla, yardım istemek üzere Cemil İbrahim Paşa’yı Türk bölgesine gönderdi. Halep’in büyük toprak sahiplerinden ve aynı zamanda Birinci Dünya Savaşı gazisi olan Cemil İbrahim Paşa, Maraş’ta 2. Kolordu Komutanı Selahattin Adil Paşa ile bir araya geldi. Bu görüşmede, Fransız işgaline karşı Ankara’nın finanse edeceği yeni bir hareket başlatılması konusunda anlaşmaya varıldı.

Ankara silah ve mühimmat desteğinin yanında, Türk subaylarını ve askerlerini de Hananu’nun komutasına verdi. Bu yoğun destekle birlikte hareket, artık dağınık çeteler toplamı olmaktan çıkıp dört ayrı cepheden müteşekkil askeri bir yapıya dönüşmüştü. Antakya bölgesinde Şeyh Yusuf es-Sadun, Harim bölgesinde Necib Üveyd, Cebel Zaviye’de Mustafa Hac Hüseyin ve Cebel Sahyun’da Ömer el-Bitar komuta ediyordu; isyancıların mevcudu bu dönemde beş bine yakın gönüllüye ulaşmıştı.

Kasım 1920’nin sonlarına doğru, sahil dağlarındaki Nusayri isyanının lideri Şeyh Salih el-Ali, Hananu’ya bir elçi göndererek iki hareketi birleştirme teklifinde bulundu. Plana göre, kuzey kuvvetleri Cisr eş-Şuğur’u ele geçirecek, böylece iki isyan bölgesi coğrafi olarak birbirine bağlanacaktı. Hananu, Halep ve Kafr Takharim’den 250, Selkin ve İskenderun’dan 400, sahil dağlarından gelen 150 mücahitle birlikte harekete geçti. 27-28 Kasım gece yarısında, Cisr eş-Şuğur’a üç kilometre uzaklıktaki Mezraatü’ş-Şagarne’ye ulaşan kuvvet, karşı çiftlikte konuşlanmış bir Fransız müfrezesiyle karşılaştı. Yusuf Sadun düşmanın arkasına sarkarken Hananu da cepheden saldırdı; kıskaç taktiği işe yaradı ve bir subayla yirmi beş askerden oluşan Fransız müfrezesi silahlarıyla birlikte teslim oldu.⁵

Bu zaferle birlikte Harim ve Cisr eş-Şuğur kasabaları, çevrelerindeki köylerle birlikte ay sonuna kadar isyancıların eline geçti. Zaferin aşkıyla yüreklenen Arap milisler, güneye inen Türk çeteleriyle birleşerek Harim, Cisr eş-Şuğur ve İdlib hattında geniş çaplı bir taarruza girişti. Fransız ordusunun bölgeden tamamen sökülüp atılması artık işten bile değildi.

Bu gelişmeler üzerine Kilikya Komutanlığı bölgeye takviye kuvvet istedi. Fransız askerî mevcudu önce 30 binden 40 bine, ardından 80 bine kadar çıktı. Takviye kuvvetlerin intikaliyle birlikte Fransa geniş çaplı bir taarruz başlattı. Aralık ayı boyunca üç kasabada hakimiyetini yeniden tesis etti. Yine de zirve döneminde isyan, Halep ile Lazkiye sahili arasında uzanan geniş bir bölgede defacto bir devlet kurmayı başarmıştı.

Aynı dönemde Antep de uzun bir direnişin ardından Şubat ayında düştü. Fakat Türkiye’nin pes etmeye niyeti yoktu. BMM, Antep direnişinin lideri Özdemir Paşa’yı savaşı bu sefer Suriye içlerine taşımakla görevlendirdi. Özdemir Paşa bu vazifeyi yerine getirmek için “Suriye ve Filistin Kuva-yı Milliye-i Osmaniyesi” adında yeni bir teşkilat kurdu. Diyarbekir’deki kolordu ona fon ve silah tahsis etti; aldığı cephanenin dörtte birini de Suriye’deki isyancı gruplara dağıttı. Türkiye’nin bu hamlesi sahada etkisini hemen gösterdi ve isyan tekrar alevlendi.⁶

Mart 1921’de Cisr eş-Şuğur’dan Derkuş’a doğru harekete geçen Fransız birliği, Şeyh Yusuf es-Sadun’un komuta ettiği mücahitler tarafından Düveyle köyü yakınlarında pusuya düşürüldü; çarpışmada aralarında bir albayın da bulunduğu çok sayıda Fransız askeri hayatını kaybetti. General de Lamothe, kendi özel uçağını göndererek albayın cesedini bölgeden çıkarabildi.

Fransa’nın Kilikya’da iki yıllık kaybı, sekiz binden fazlaydı. Bölgeye gönderdiği takviyeler yüzünden Fas’ta ve Balkanlar’da neredeyse hiç kuvveti kalmamıştı. Buna rağmen Maraş ve Urfa’dan çekilmek zorunda kaldı. Çukurova’ya düzenlediği sefer ise büyük bir hezimetle neticelendi; Karboğazında kırk mücahit, Fransız taburuna iki yüzün üzerinde kayıp verdirip altı yüz seksene yakın askeri de esir almıştı. Üstelik gerilla harbi daha güneye, Suriye içlerine yayılmaya başlamıştı. Fransa’da Kilikya’dan çekilmeyi savunanların sesi artık daha gür çıkıyordu. Nihayet 1921’in Ağustos’unda Sakarya Meydan Muharebesi’ndeki Türk zaferiyle Fransızlar için yenilgiyi kabul etme vakti geldi.

20 Ekim’de imzalanan Ankara Antlaşması’yla Fransızlar Kilikya’dan çekilmeyi kabul ettiler. Böylece Halep’teki isyana yoğunlaşabileceklerdi. Türkiye için de benzer bir durum söz konusuydu. Güney Cephesi’nin kapanması Batı Cephesi’ne yoğunlaşma imkânı veriyordu. İstanbul hâlâ İngiliz işgali altındayken, Türkiye için güney cephesinin kapanması elzemdi.

Aslında isyan, fiilen Sakarya’dan önce, Temmuz’da Cebel Zaviye’nin düşmesiyle son bulmuştu. Bu yenilgide, Fransa’nın artan askeri baskısı kadar isyanın toplumsal tabanını hedef alan stratejileri de etkili oldu: Fransa, isyana milis, para ve lojistik sağlayan ağaları bazen tehditle bazen tavizle ikna ederek desteklerini kesmeyi başardı; boşalan yerel güvenliği de yine bu unsurlardan devşirdiği milislerle sağlama yoluna gitti.

İbrahim Hananu, 12 Temmuz 1921’de elli beş askerle birlikte Hama kırsalındaki Selemiye’ye çekildi; 10 Ağustos’ta ise Kudüs’e gitmek üzere Ürdün’e geçti. Ne var ki Fransızlar, İngiliz makamlarıyla bir “suçlu iadesi” anlaşması yapmıştı ve hedeflerinde doğrudan Hananu vardı. 13 Ağustos 1921’de, kaldığı Kudüs Oteli’nin önünde tutuklandı ve Halep’e nakledildi. 15-18 Mart 1922’de görülen dört günlük yargılamada, genç avukat Fetullah es-Sakkal’ın savunmasıyla beraat etti; ev hapsinde tutulduğu birkaç yılın ardından, 1925 Suriye İsyanı sırasında serbest kaldı ve siyasete atılarak milliyetçi Kütle-i Vataniyye partisinin kurucuları arasında yer aldı. 1935’te Halep’te öldü.

Necib Üveyd ile Yusuf Sadun, 1926’ya kadar Türkiye’de üslenerek Fransızlara saldırmayı sürdürdüler. 1926’da Türkiye’nin isteğiyle saldırılarını sonlandırdılar. 1937’de Hatay meselesinde, Fransızların çekilmeyi kabul etmemesi durumunda, Atatürk tarafından kendilerine mücahitleriyle saldırıya hazır olmaları söylendi. Sadun, yıllar sonra parti çalışmaları için gittiği Halep’te; Üveyd ise memleketi Kafr Takharim’de öldü.

Ömer Bitar, genel affın dışında bırakılan otuz iki mücahidiyle Türkiye’ye kaçtı; Fransız askeri mahkemesi onu gıyaben idama mahkûm etti ve Türkiye’den iadesini istedi fakat Türkiye iade etmeyi kabul etmedi. Bitar kısa bir süre sonra Irak’a geçip Kürt Barzani aşiretinin reisi Şeyh Ahmed’e katılarak İngilizlere karşı savaştı. 1936 Antlaşması’nın ardından memleketine döndü; 1937’de Kütle-i Vataniyye listesinden Lazkiye mebusu oldu. Fransızların baskısı yüzünden 1939’da yeniden Türkiye’ye döndü. 1945’te Antakya’da öldü ve Kimsesizler Mezarlığına defnedildi.

İzzeddin Kassam, Fransızlar tarafından gıyaben idama mahkûm edildi ve 1921 yazında birkaç arkadaşıyla birlikte Filistin’e kaçtı. Hayfa’ya yerleşti ve İstiklal Camii’nde imamlık yapmaya başladı. 1926 yılında Müslüman Gençler Derneği’nin başkanı oldu; 1932’de ise kendi teşkilatını kurdu. 1935’te İngiliz kuvvetleriyle girdiği çatışmada şehit düştü; ölümü, Büyük Filistin İsyanı’nın fitilini ateşledi.

SONUÇ: “KUVVETLERİMİZ”

Hananu İsyanı bugün literatürde Türk destekli bir Suriye isyanı olarak kabul edilse de, bunun retrospektif bir bakışın ürünü olduğu açıktır. İsyan ilk olarak, bugün Türkiye toprağı olan Hatay’da başladı. İsyan sahası, Kuzey Suriye olduğu kadar Güney Anadolu’ydu ve teknik açıdan Kilikya’daki savaşın bir parçasıydı. Bu da onu İstiklal Harbinin parçası kabul etmemiz gerektiğini gösteriyor. Nitekim Hananu’nun kendisi de, mahkemede Türkiye’ye bağlı hareket ettiğini ve emirleri Ankara’dan aldığını söyledi.⁷  Aynı şekilde Fevzi Çakmak, 14 Şubat 1921’de BMM’nin gizli oturumunda “Kuvvetlerimiz” demişti, “Halep bahçelerine, İdlib ve Cisr-i Şuğur cihetlerine kadar yayılmıştır.“⁸  Bahsettiği kuvvetler arasında İzzeddin Kassam ve mücahitleri de vardı.

Maalesef geçen uzun zamanın ardından Türkiye’nin ve Suriye’nin bu ortak milli mücadelesini unuttuk. Ne var ki coğrafyamız unuttuğumuz tarihi bize hatırlatıyor. İsyanın coğrafyasına bakarsanız Suriye İç Savaşında muhaliflerin uzun süre hapsolduğu bölgeyi görürsünüz. Yüzyıl sonra aynı yerde Türklerin ve Arapların kanları yine birbirine karıştı. 5 Mart 2020’da İdlib’te rejim mevzilerini bombalayan Türk uçakları, 27 Kasım 2024’deki Şam’a yürüyüşün yolunu açtılar. Bugünkü Özgür Suriye Bahar Kalkanı Harekâtının meyvesidir desek yanlış konuşmuş olmayız. Özgür Suriye’nin de Özgür Filistin’e giden yolu açtığını ümid ediyoruz. Hepsi bizim “Kuvvetlerimiz”; dün olduğu gibi, bugün de kaderlerimiz bir.

Kaynaklar:

1) Abdullah S. Schleifer, “The Life and Thought of Izz al-Din al-Qassam,” The Islamic Quarterly, cilt 23, sayı 2 (1979), syf. 61-81.

2) Philip S. Khoury, Syria and the French Mandate: The Politics of Arab Nationalism, 1920-1945 (Princeton University Press, 1987), syf. 103-106

3) Hasan Kayali, Imperial Resilience: The Great War’s End, Ottoman Longevity, and Incidental Nations (Berkeley: University of California Press, 2021), syf. 130-131.

4) Hasan Kayali, Imperial Resilience: The Great War’s End, Ottoman Longevity, and Incidental Nations (Berkeley: University of California Press, 2021), syf. 136.

5) Philip S. Khoury, Syria and the French Mandate: The Politics of Arab Nationalism, 1920-1945 (Princeton: Princeton University Press, 1987), syf. 109.

6) Hasan Kayali, Imperial Resilience: The Great War’s End, Ottoman Longevity, and Incidental Nations (Berkeley: University of California Press, 2021), syf. 139.

7) Philip S. Khoury, Syria and the French Mandate: The Politics of Arab Nationalism, 1920-1945 (Princeton: Princeton University Press, 1987), syf. 110.

8) TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt 1, İ:15, C:13, syf. 482-483.

Enes Gündoğdu

Enes Gündoğdu; 1994 yılında Samsun’da doğdu. Lisans eğitimini İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümünde tamamladı. Mesleki hayatına bir reklam ajansında konsept danışmanı olarak devam ediyor. Başlıca çalışma alanlarını askeri tarih ve jeopolitik oluştururken, yoğunlaştığı konular İttihat Terakki Cemiyeti, I. Dünya Savaşı, İstiklal Harbi, Pan İslamist ağlar ve cihat hareketleridir.

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.

SOSYAL MEDYA