İsrail’in Bölgesel Güvenlik Vizyonu Arap Devletlerini Zayıf Tutmaya Dayanıyor

İbrahim Anlaşmaları bölgesel barışa giden bir yol olarak pazarlandı. Altı yıl sonra Hayman’ın İsrail’in güvenlik doktrinine dair analizi, normalleşme yoluyla güvenlik arayan Arap hükümetlerinin bunun yerine kendi güvenliklerini baltalamaya yardım ediyor olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor.
Ekim 23, 2026
Screenshot
image_print

2020’deki İbrahim Anlaşmaları, ABD Başkanı Donald Trump’ın vaat ettiği yeni bölgesel barış dönemini getirmedi. Bunun yerine, anlaşmalar imzalandığından beri İsrail Gazze’de bir soykırım, Batı Şeria’da ise eşi görülmemiş bir yerleşim genişlemesi gerçekleştirdi.

Bu, kimseyi, hele hele uzmanları hiç şaşırtmıyor.

Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn ve Fas’ın 2020’de İsrail’le ilişkilerini resmen normalleştirdiği andan itibaren bu anlaşmalar — ABD Başkanı Donald Trump bunlara İbrahim Anlaşmaları adını vermişti — eleştirmenlerce yaygın biçimde maskaralık sayılıp ciddiye alınmadı.

Anlaşmalar imzalanmadan önce bile Orta Doğu uzmanları bunların, “İbrahim’in oğulları” arasında barış ve kardeşlik kuruyormuş gibi yaparken görünüşe göre Filistin davasını harcayan bir siyasi tiyatro ve aldatmaca olduğunu savunmuştu.

İmzalardan kısa süre önce İngiliz-Filistinli akademisyen Kamel Hawwash, İsraillilerin Emiratlileri, İsrail’in işgal ve apartheid politikalarının sürmesini ve hızlanmasını vaat eden bir oyunla “kandırdığını” söylemişti.

Aynı sıralarda modern Arap siyaseti profesörü Joseph Massad, anlaşmaları “Siyonizmin ve İsrail’in korkunç sömürgeci gerçekliğini dinî ve kardeşler arası bir çekişme üzerinden” yeniden yazmanın bir yolu olarak nitelemişti.

Yeni bir İsrail güvenlik raporu, İsrail’in anlaşmaları imzaladığı sıradaki stratejik düşüncesine ve o zamandan bu yana izlediği politikalara dair önemli ipuçları sunabilir.

İsrail’in Ulusal Güvenlik Araştırmaları Enstitüsü (INSS) tarafından 12 Ekim’de yayımlanan raporda, İsrail askerî istihbaratının eski başkanı ve şu anda enstitünün yöneticisi olan Tamir Hayman, İsrail’in “yeni güvenlik politikası” olarak adlandırdığı şeyi ortaya koyuyor.

Rapora göre İsrail, Arap ülkelerini gerçek uluslar olarak değil, yalnızca “kabileler ve etnik gruplar topluluğu” olarak görüyor. Bu nedenle bu ülkelerin istikrarının baltalanması “doğal bir süreç olarak görülüyor” ve İsrail’in bunu “teşvik etmesi bile gerekiyor”.

Nitekim bu politika, zayıf ve parçalanmış Arap devletlerini bir güvenlik kaynağı sayıyor; çünkü istikrarsızlık, İsrail’in “güçlü ulus devletlerle başa çıkabildiğinden daha etkili biçimde yönetebileceği” bir şey.

Ayrıca İsrail’in yaklaşımını “sürekli önleyici savaş” olarak tanımlıyor; bu yaklaşımda İsrail’in Suriye ve Lübnan’ı da kapsayan genişlemesi, Arapların “istikrarsızlaştırılması” yönündeki geniş bir amaca hizmet ediyor.

Uygulamada istikrarsızlaştırma

Hayman, İsrail’in Orta Doğu barış anlaşmalarını özünde “ulaşılamaz” saydığını öne sürüyor. Anlaşmalar imzalandığında bunlar, İsrail’in stratejik hedeflerine hizmet etmek üzere tasarlanmış “yalnızca teknik ve geçici düzenlemeler” oluyor.

Bu, yalnızca İsrail’in İbrahim Anlaşmaları’na nasıl yaklaştığını değil, Gazze ve Batı Şeria’dan Suriye ve Lübnan’a kadar bugünkü bölgesel tutumunu da anlamanın anahtarı.

Suriyeliler Aralık 2024’te uzun yıllardır iktidardaki diktatör Beşar Esad’ı devirdikten neredeyse hemen sonra İsrail ülkeyi istikrarsızlaştırmaya çalışmaya başladı.

Bildirildiğine göre İsrail ordusu Suriye topraklarına yüzlerce saldırı düzenledi, Suriye’nin savunma kapasitesinin büyük bölümünü yok etti, geniş toprak parçalarını işgal etti ve yeni hükümete karşı çıkan milis gruplarını silahlandırdı.

Lübnan’da ise İsrail’in daha da saldırgan davrandığı söylenebilir. Burada Lübnan topraklarının %6 ile %20’si arasındaki bir bölümünü işgal ediyor.

İsrail, Kasım 2024’te Hizbullah’la ateşkes anlaşması imzaladığından bu yana Lübnan’a defalarca saldırdı ve binlerce kişiyi öldürdü.

İsrail son birkaç aydır Lübnan hükümetiyle barış görüşmeleri yürütüyor. Amerikalı arabulucular haziranda, İsrailli ve Lübnanlı liderlerin imzaladığı geçici bir çerçevenin iki ülke arasında “kapsamlı bir barışa” yol açacağını söylemişti.

Ne var ki Hayman’ın ana hatlarını çizdiği güvenlik doktrini, İsrail’in bu anlaşmayı işgalini sürdürmek ve Lübnan’ı daha da istikrarsızlaştırmak için bir paravan olarak imzalamış olabileceğini düşündürüyor. Eldeki işaretler, İsrail’in işgal ettiği Lübnan topraklarından çekilme niyetinde olmadığını gösteriyor.

Hayman, raporunun kısmen öznel olduğunu ve İsrail yönetiminin, ortaya koyduğu yeni güvenlik doktrinini resmen kabul etmediğini teslim ediyor.

Ancak İsrail’in son dönemdeki davranışları, Hayman’ın analizini kesinlikle akla yatkın, belki de muhtemel kılıyor. Askerî istihbaratın eski başkanı olması da yorumuna ağırlık kazandırıyor.

Genişleyen bir savaş

Hayman’ın temel öncülleri doğruysa, bunun Orta Doğu açısından sonuçları son derece kaygı verici olabilir.

İsrail, Gazze ve Batı Şeria’da toprak genişletme ve Filistinlileri yerinden etme peşinde koşmayı sürdürürken Suriye ve Lübnan’daki mevzilerini de sağlamlaştırabilir. İran’la çatışması da bölge için yıkıcı sonuçlar doğuracak biçimde tırmanabilir.

ABD ile İsrail’in İran’a karşı savaşı, Yemen ve Suudi Arabistan’a hâlâ süren taşma etkisi de dâhil olmak üzere şimdiden ciddi bir kaos yarattı.

İsrail, Suudi Arabistan öncülüğünde Yemen’deki Husilere karşı yürütülen savaşın bölgeye daha da yayılmasından memnun olur; hele genişleyen çatışma önemli Arap ülkelerinde daha fazla istikrarsızlığa yol açarsa.

Bu açıdan Mısır’ın Suudi Arabistan’ın yanında Yemen savaşına girme ihtimali İsrail’in stratejik çıkarlarına hizmet edebilir.

Mısır Cumhurbaşkanı Abdulfettah es-Sisi 17 Ekim’de, Riyad talep ederse Suudi Arabistan’a askerî yardım sağlamak için parlamentodan onay istedi. Parlamento ardından oylamayı 26 Ekim’e erteledi.

Mısır gerçekten savaşa katılırsa İsrail iki yoldan biriyle kazançlı çıkabilir.

Bir yandan, Husilerin hızla ezilmesi İsrail için bir tehdidi ortadan kaldırır ve İsrailli liderlerin bu yenilgiyle, 28 Şubat’ta İran’a düzenledikleri saldırının başarılı bir devamı olarak övünmesini sağlar.

Öte yandan, Mısır’ın yardımı Husilerin işini bitirmezse savaş daha da genişleyebilir. En azından, Mısır’ın uzun süreli müdahalesi kaynakları tüketebilir ve İsrail’in kapısının dibindeki büyük ve önemli bir Arap ülkesini bataklığa saplayabilir.

Ayrıca İsrail’in BAE ile stratejik ortaklığı yakından incelenmeyi hak ediyor. Daha önce de savunduğum gibi, iki ülkenin Arap devletlerini zayıflatma ve parçalama konusunda ortak çıkarları var. Her iki ülke de bölge genelinde devlet dışı ayrılıkçı aktörleri destekledi.

Paravan olarak normalleşme

İsrail’le onlarca yıl önce ilişkilerini normalleştiren iki ülkenin — Mısır ve Ürdün’ün — bile endişelenmek için nedeni var.

Gazze soykırımının başından beri İsrail, Mısır’la yaptığı Camp David anlaşmasını ihlal etmekle suçlanıyor. Soykırım sırasında İsrail Philadelphi Koridoru’nun kontrolünü ele geçirdi; daha yakın zamanda ise Mısır sınırına birkaç kilometre uzaklıktaki Refah’ta yeni askerî tahkimatlar inşa etti.

Bu ayın başlarında İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, Mısır’ı açıkça tehdit ederek İsrail’e saldırması hâlinde “Sina’nın kalmayacağı” uyarısında bulundu.

Geçen yıl İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu “Büyük İsrail”e desteğini dile getirmiş ve Ürdün’de, İsrail’in Filistin topraklarının ötesine yayılmayı planladığı yönünde endişelere yol açmıştı.

Bütün bunlara rağmen Arap hükümetleri İsrail’le iş birliğini sürdürüyor. Fas geçen ay İsrail’le diplomatik ilişkilerini bir üst düzeye çıkardı; Netanyahu da eylül sonunda, bildirildiğine göre başka birkaç Arap ülkesinden yetkililerin de katıldığı görüşmeler için BAE’ye gitti.

2023’te normalleşmeye yakın görünen Suudi Arabistan, bağımsız bir Filistin devleti kurulmadıkça İsrail’le ilişki kurmayacağı konusunda ısrar etmeyi sürdürüyor.

Ne var ki İsrail basını 16 Ekim’de, Trump’ın Suudi Arabistan-İsrail normalleşmesinin “yeniden masada” olduğuna inandığını bildirdi. İsrail’in i24 haber kanalı, Trump’ın, İsrail’in Riyad’a Yemen’deki Husilere karşı sürdürdüğü savaşta yardım sağladığını söylediğini aktardı.

Peki o hâlde herhangi bir Arap hükümeti neden İsrail’le ilişki kurmayı düşünsün? Ekonomik teşvikler, Amerikan baskısı ve güvenlik kaygıları kuşkusuz bu hesapları açıklamaya yardımcı oluyor.

İsrail’le normalleşme, iş birliği ve görüşmeler İsrail’e önemli bir diplomatik paravan da sağlıyor. Netanyahu, İbrahim Anlaşmaları’nın Arap liderlerinin Filistin davasını umursamadığının ve bazı Arap liderlerinin İsrail’in Gazze’ye karşı savaşını desteklediğinin kanıtı olduğunu defalarca savundu.

Güvenlik doktrini komşu devletlerin zayıflığını stratejik bir avantaj sayan bir devletten Arap hükümetleri nasıl bir barış bekleyebilir?

İbrahim Anlaşmaları bölgesel barışa giden bir yol olarak pazarlandı. Altı yıl sonra Hayman’ın İsrail’in güvenlik doktrinine dair analizi, normalleşme yoluyla güvenlik arayan Arap hükümetlerinin bunun yerine kendi güvenliklerini baltalamaya yardım ediyor olabileceği ihtimalini gündeme getiriyor.

*Mohamad Elmasry, Doha Lisansüstü Çalışmalar Enstitüsü’nde medya çalışmaları profesörüdür.

Kaynak: https://www.middleeasteye.net/opinion/israels-vision-regional-security-rests-keeping-arab-states-weak