Silahlar, Sessizlik ve Uyum
Hindistan’ın, İsrail’in en güvenilir silah ortaklarından biri olarak ortaya çıkışı, yalnızca savunma tedariki ya da stratejik pragmatizmle açıklanabilecek bir hikâye değildir. Bu durum, çok daha derin bir ahlaki ve jeopolitik değişime işaret etmektedir—öyle ki, Hindistan’ın dış politikasının etik konumlanmadan ve bağlantısızlık ilkesinden uzaklaşarak, ciddi uluslararası hukuk ihlallerine dahi yol açabilecek düzeyde çıkar temelli güç ittifaklarına yöneldiğini göstermektedir.
On yıllar boyunca Hindistan, dikkatle dengelenmiş bir dış politika kimliği inşa etti. Stratejik gerçekçilik, retorik düzeydeki—ve çoğu zaman ilkesel—sömürgecilik karşıtlığı, uluslararası hukuka bağlılık ve Filistin’in kendi kaderini tayin hakkına yönelik taahhütle bir arada var oluyordu. Ancak bu denge bugün gözle görülür biçimde bozulmuş durumda. Avrupa hükümetleri, Gazze’deki yıkım bağlamında İsrail’e silah ihracatı nedeniyle hukuki itirazlar, parlamento direnci ve kitlesel kamuoyu baskısıyla karşı karşıya kalırken, Hindistan bu boşluğun bir kısmını sessizce doldurdu—yalnızca İsrail silahlarının alıcısı olarak değil; giderek artan biçimde ortak üretici ve tedarik zinciri ortağı olarak da.
Bu ayrım hayati önemdedir. Silah ticareti bir şeydir; silah entegrasyonu ise bambaşka bir şey.
“Make in India” (Hindistan’da Üret) çerçevesinde yürütülen ortak girişimler, teknoloji transferleri ve yerli üretim süreçleri, etik mesafeyi ortadan kaldırmaktadır. İsrail yapımı insansız hava araçları, gözetleme sistemleri ya da füze bileşenleri kısmen Hindistan’da üretildiğinde—ya da Hintli firmalar İsrailli savunma şirketlerine bileşen tedarik ettiğinde—sorumluluk artık soyut bir mesele olmaktan çıkar. Hindistan, askeri teknolojinin pasif alıcısı olmaktan çıkmakta; İsrail’in savaş ekonomisinin altyapısına doğrudan entegre olmaktadır.
Jeopolitik açıdan bakıldığında ise bu uyum, gerçekçilik olarak gerekçelendirilmektedir. İsrail, ileri düzeyde askeri teknoloji, savaş alanında test edilmiş sistemler ve Washington’a ayrıcalıklı siyasi erişim sunmaktadır. Hindistan ise ölçek, üretim kapasitesi, diplomatik kalkan ve geniş, güvenilir bir pazar sağlamaktadır. Ortaklık verimli, karşılıklı yarar sağlayan—ve son derece siyasi—bir nitelik taşımaktadır.
Ancak sınır tanımayan bir gerçekçiliğin bedeli vardır.
Hindistan’ın İsrail ile derinleşen savunma ilişkileri, Gazze konusunda dikkat çekici bir diplomatik sessizlikle eş zamanlı ilerlemiştir. Birleşmiş Milletler’de çekimser oylar, özenle ayarlanmış açıklamalar ve işgal, toplu cezalandırma ya da savaş suçları gibi hukuki kavramlardan kaçınılması; tarafsızlıktan ziyade bir risk yönetimi stratejisini yansıtmaktadır. Silah ilişkileri söylemi sınırlar. Ahlaki alanı daraltır. Ne söylenebilir ne söylenemez sorusunun sınırlarını yeniden çizer.
Bu sessizliğin, Hindistan’ın Küresel Güney’deki konumu açısından ciddi sonuçları vardır. Hindistan, uzun süredir sömürge sonrası uluslar arasında liderlik iddiasında bulunmuştur; bu ülkelerin birçoğu Filistin’i ikincil bir mesele olarak değil, tamamlanmamış bir dekolonizasyonun canlı bir sembolü olarak görmektedir. Eşi benzeri görülmemiş düzeyde bir sivil acının yaşandığı bir dönemde İsrail’in savunma sektörüne maddi destek sağlamak, Hindistan’ın dengeleyici bir güç olarak değil; cezasızlığın önünü açan bir aktör olarak algılanma riskini doğurmaktadır.
Avrupa ile yapılan karşılaştırma öğretici niteliktedir. Avrupa hükümetleri elbette masum aktörler değildir; ancak mahkemeler, sivil toplum, araştırmacı gazetecilik ve uluslararası hukuki denetim gibi mekanizmalar tarafından sınırlandırılmaktadırlar. Silah ihracat lisansları yargıya taşınır. Parlamento tartışmaları patlak verir. Silah transferleri ertelenir, askıya alınır ya da yeniden değerlendirmeye tabi tutulur. Hindistan ise benzer bir iç baskı ile karşı karşıya değildir. İsrail ile olan silah ilişkisi, büyük ölçüde parlamenter denetimden ve kalıcı medya sorgulamasından izole edilmiş, şeffaf olmayan bir siyasi zeminde yürütülmektedir. Tam da bu sınırlandırma eksikliği, Hindistan’ı küresel izolasyonun giderek arttığı bir dönemde İsrail açısından benzersiz derecede değerli kılmaktadır.
En az bunun kadar önemli olan bir başka unsur ise, bu teknik iş birliğinin arka planında yatan ideolojik yakınlaşmadır.
İsrail, Hindistan’daki iktidar çevrelerinin belli kesimlerinde yalnızca askeri gücü nedeniyle değil; din, toprak, gözetim ve kesintisiz olağanüstü hâl anlayışını birleştiren “güvenlikçi milliyetçilik” modeliyle de hayranlık uyandırmaktadır. Bu bağlamda savunma iş birliği iki düzeyde işlemektedir: yurt dışında maddi kapasite, yurt içinde ise ideolojik pekiştirme. İşgal altındaki topraklarda mükemmelleştirilen teknolojiler küresel dolaşıma girmekte; nüfus kontrolü, dijital gözetim, öngörücü polislik ve militarize yönetişim gibi uygulamaları normalleştirmektedir.
Keşmir’den kent güvenliğine, insansız hava aracı gözetiminden veriye dayalı güvenlik sistemlerine kadar İsrail’e ait teknolojiler ve doktrinler, Hindistan’ın iç güvenlik mimarisiyle giderek daha fazla bütünleşmektedir. “Terörle mücadele uzmanlığı” olarak ithal edilen unsurlar, çoğu zaman “vatandaşa karşı yönetişim” biçiminde geri dönmektedir.
İşte etik kopuşun artık kaçınılmaz hale geldiği nokta tam da burasıdır.
Hindistan–İsrail savunma iş birliğinin destekçileri, Hindistan’ın Gazze’de kullanılmak üzere doğrudan “ölümcül” silahlar tedarik etmediğini sıkça öne sürerler. Ancak bu, dar kapsamlı ve yanıltıcı bir savunmadır. Modern savaş, ölümcül sistemler ile destekleyici sistemler arasında net bir ayrım yapmaz. Gözetleme platformları, hedefleme yazılımları, insansız hava araçları, radar sistemleri, elektronik harp teknolojileri ve veri entegrasyonu—öldürme eylemlerinin ayrılmaz parçalarıdır. Bu tedarik zincirlerine katılım, dolaylı da olsa sorumluluk doğurur.
Ortaya çıkan ironi son derece çarpıcıdır. Bir zamanlar askeri bloklardan ve dış müdahalelerden uzak durmaya özen gösteren Hindistan, bugün antlaşmalar yoluyla değil, üretim hatları üzerinden bu karışıklığın içine çekilmiş durumdadır. Bu, örtük bir uyumdur. Resmi ittifaklardan kaçınır; fakat benzer sonuçlar üretir: ortak çıkarlar, sessiz eleştiri, stratejik bağımlılık ve ahlaki uzlaşma.
Hindistan’ın ödediği bedel yalnızca itibarla sınırlı değildir; bu bedel yapısal ve uzun vadelidir.
İlk olarak, Hindistan’ın Küresel Güney’in sesi olma yönündeki güvenilirliği sessizce oyulmaktadır. Dünyanın en yerleşik sömürgeci yerleşim rejimlerinden biriyle askeri ortaklık kurarken, sömürgecilik karşıtı dayanışmadan inandırıcı bir şekilde söz edemezsiniz. Uluslararası hukuku seçici biçimde savunarak onun anlamını tümüyle aşındırmadan koruyamazsınız.
İkinci olarak, Hindistan’ın Orta Doğu politikası tehlikeli biçimde dengesizleşme riski taşımaktadır. Arap devletleriyle ekonomik ilişkiler güçlü kalmaya devam ederken, İsrail ile kurulan stratejik yakınlık Batı Asya’daki kamuoyunu—özellikle genç kuşaklar ve sivil toplum aktörleri nezdinde—yabancılaştırmaktadır. Hükümetler pragmatik davranabilir; fakat halklar unutmaz.
Üçüncü olarak, iç politikada geri tepme söz konusudur. İsrail’in güvenlik uygulamalarının—profil oluşturma, yoğun gözetim, muhalefete yönelik militarize müdahale gibi—normalleşmesi, Hindistan’daki demokratik erozyona doğrudan katkı sağlamaktadır. İşgal altında geliştirilen teknolojiler ithal edildiğinde tarafsız kalmaz; siyasi kültürü yeniden şekillendirir.
Son olarak, tarihsel yargı sorunu vardır. Kitlesel zulüm dönemlerinde kurulan silah ilişkileri zamanla yıpranır. Arşivler, izler ve sorumluluklar bırakırlar. Bugünün ticari gerekçeleri, yarının ahlaki yüzleşmelerine dönüşür.
Tüm bunlar, İsrail’in varlığına düşmanlığı ya da Hindistan’ın meşru güvenlik ihtiyaçlarının reddini gerektirmez. Çok daha basit ve aynı zamanda çok daha zor bir şeyi gerektirir: ahlaki tutarlılık.
Hindistan, İsrail’in silah ortağı olarak Avrupa’nın yerini daha güçlü ya da daha akıllı olduğu için almadı. Avrupa’nın yerini aldı çünkü etik, siyasi ve kurumsal olarak daha az kısıtlanmış durumda. Bu bir iltifat değildir. Bu bir uyarıdır.
Mesele, Hindistan’ın kendi çıkarlarını gözetme hakkına sahip olup olmadığı değildir. Elbette sahiptir. Asıl mesele, Hindistan’ın nasıl bir güç olmak istediğidir: İsrail’in savaş ekonomisinde yalnızca Avrupa’nın yerini alan bir ikame güç mü, yoksa kısıtlamayı bir güç biçimi olarak gören bir aktör mü?
Tarih, stratejik kazanç ile ahlaki sessizliği birbirine karıştıranlara karşı acımasızdır. Silah anlaşmaları bilanço tablolarından silinir; ancak suç ortaklığı hafızalarda kalır. Bir zamanlar adaletin dilini akıcı biçimde konuşabilen bir ülke için, bu dili unutmanın bedeli, herhangi bir savunma sözleşmesinin meşrulaştırabileceğinden çok daha ağır olabilir.
