Avrupa artık uluslararası düzende tam egemen bir ortak değil. Gerçek bir tehdit de oluşturmuyor. Bunun yerine, gerçeklikten ziyade gücün hatırasıyla yaşayan ve eşitlikten çok korku pozisyonundan müzakere eden askıya alınmış bir siyasi varlık haline geldi.
Amerika Birleşik Devletleri ile yapılan ve Emmanuel Macron’un “Avrupa’nın karanlık günü” olarak tanımladığı vergi anlaşmasından bu yana, Avrupa Birliği’nin açıkça ilan edilmiş bir zayıflık evresine girdiği aşikâr. Bu zayıflık artık diplomatik ifadelerin ardına gizlenmiyor, ortak açıklamalarda gömülü kalmıyor; görüntülerde, zoraki gülümsemelerde ve kaldırılan başparmaklarda alenen sergileniyor.
Turnberry Golf Sahası’nda Ursula von der Leyen, Donald Trump’ın yanında gülümseyerek duruyor ve başparmağını kaldırıyordu. Avrupa, herhangi bir gerçek müzakere yürütmeden, Amerika Birleşik Devletleri’ne yaptığı ihracata yüzde 15 oranında gümrük vergisi uygulanmasını kabul etmişti. Bu bir anlaşma değildi. Güvenlik baskısı altında gerçekleşen ekonomik bir boyun eğmeydi. İşte tam da bu noktada “Avrupa’nın yumuşak gücü” fikri çöktü. Avrupa, müzakere eden bir aktör olmaktan çıkıp, korumayı kaybetmekten korkan bir tarafa dönüştü.
Avrupa’nın endişeleri yalnızca ekonomik değildi. Temelde güvenlik kaynaklıydı. Brüksel’in ticaret anlaşmazlığını tırmandırması halinde Trump yönetiminin savunma taahhütlerini azaltabileceğinden duyulan korku, AB’yi geri çekilmeye zorladı. Ticaret anlaşması, askeri şemsiyenin rehinindeydi. Ekonomik egemenlik, hava üssünün rehinine dönüştü. Böylece güvenlikteki zayıflık, ticari gücü geçersiz kıldı. Bir zayıflık, bir diğerini doğurdu.
Yeni ABD ulusal güvenlik stratejisi açıklandığında, Avrupa stratejik bir ortak olarak değerlendirilmedi. Bunun yerine, çeşitli semptomlar gösteren bir hasta gibi tasvir edildi: azalan özgürlükler, muhalefetin bastırılması, kimlik krizi, güvenin çöküşü ve popülist kargaşanın yükselişi. Bu bir ittifak dili değil; bu, bir tıbbi raporun dili.
Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, şoku hafifletmeye çalıştı. Belgenin “içerik bakımından şaşırtıcı olmadığını”, ancak bazı bölümlerinin “Avrupa perspektifinden kabul edilemez” olduğunu söyledi. Ardından en çarpıcı ifadeyi dile getirdi: “Amerikalıların Avrupa’da demokrasiyi kurtarma görevini üstlenmelerine gerek görmüyorum.”
Bu ifadenin sertliğinin ardında tehlikeli bir itiraf yatıyor: Avrupa artık siyasi kurtarılmaya muhtaç bir bölge olarak görülüyor.
Merz, Amerikalılara şöyle dedi: “Amerika Önce politikası anlaşılabilir, ancak Amerika’nın tek başına hareket etmesi sizin çıkarlarınıza hizmet etmez.” Bu diplomatik bir ifade değildi. Bu sözler, stratejik bir endişenin işaretiydi. Avrupa, Washington’un artık kendisini Batı düzeninin temel taşı olarak değil; jeopolitik bir yük, güvenilmez bir ortak ve bir deneme sahası olarak gördüğünün farkına varıyor.
Donald Trump sözünü sakınmadı. Politico’ya verdiği bir röportajda, Avrupa’yı “zayıf insanlar tarafından yönetilen, çökmekte olan bir grup devlet” olarak tanımladı.
Kıtayı; göçü kontrol edememekle, Ukrayna’daki savaşı sona erdirememekle ve kendini yönetememekle suçladı. Ardından da, “kendi vizyonuyla örtüşen” Avrupalı siyasetçileri desteklemeye hazır olduğunu ima etti. Bu bir dil sürçmesi değildi. Bu, ilişkinin yeniden tanımlanmasıydı: Washington artık Avrupa’nın müttefiki değil — onu içeriden yeniden şekillendiriyor.
Trump Avrupa’daki aşırı sağa destek verdiğinde, bunu yalnızca ideolojik nedenlerle yapmıyor; aynı zamanda Birliği parçalamaya yönelik sistematik bir stratejinin parçası olarak hareket ediyor. Onun perspektifine göre, AB dostane bir blok değil; potansiyel bir ekonomik rakip ve Amerikan hakimiyetine yönelik siyasi bir sınırlama. Onu içeriden parçalamak, dışarıdan yüzleşmekten daha ucuz.
Tam o anda, Vladimir Putin sahneye çıktı. Rusya’nın, eğer Avrupa isterse “Avrupa ile savaşa hazır” olduğunu ilan etti. Avrupalıları barış sürecini sabote etmekle suçladı, deniz saldırılarını artırma tehdidinde bulundu ve Ukrayna’yı denizden koparma önerisini dile getirdi. Avrupa, kendisini iki zıt güç arasında sıkışmış halde buldu: Batıdan gelen Amerikan şantajı ve doğudan yükselen Rus tehdidi.
Volodymyr Zelensky’nin Trump ile ilişkileri, Avrupa’nın içinde bulunduğu açmazı simgeliyor. Ülkesinin hayatta kalması için savaşan bir cumhurbaşkanı, Trump’ın telefon numarasını aldığını gururla ilan ediyor. Ardından diktatör olarak yaftalanıyor. Alenen aşağılanıyor. Sonrasında da kendi halkı tarafından hor görüldüğü suçlamasıyla karşı karşıya kalıyor. Aşağılanan yalnızca Zelensky değildi. Onunla birlikte, “Batı ittifakı” fikrinin kendisi de aşağılandı.
Der Spiegel dergisi, Macron’un Zelensky’yi ABD’nin Ukrayna’ya ihanet edebileceği konusunda uyardığını ortaya çıkardı. Bu açık bir uyarıydı; ancak hiçbir caydırıcı araç içermiyordu. Macron, Trump ile yaptığı görüşmeden eli boş ayrıldı — ne bir güvence ne de bir takvim aldı. Trump yalnızca “Zayıf bir anlaşma değil, güçlü bir anlaşma istiyoruz” dedi. Ancak Trump dilekleri müzakere etmez; o güç dengelerini müzakere eder.
Alman analist Tobias Vella bu durumu açıkça ortaya koyuyor: “Amerika Birleşik Devletleri artık Avrupa için güvenilir bir ortak değil.” Trump, savaşın sorumluluğunu Ukrayna’ya yüklüyor, Zelensky’nin meşruiyetini elinden alıyor ve başkan yardımcısı J.D. Vance’in Münih’te Avrupalılara ifade özgürlüğü konusunda ders vermesine izin veriyor. Bu gerçekçilik değil; bu sistematik bir aşağılama politikasıdır.
Giorgia Meloni, Washington’la yakın ilişkilerini sürdürmeye güvendiğini iddia ediyor. Ancak bir büyük AB devletinin liderinden ziyade, gruptan atılmaktan korkan biri gibi konuşuyor. Peki, onun sözünü ettiği “Birliğin düşmanları” tam olarak kimler? Putin mi? Oysa bugün Putin, Brüksel’den çok Trump’a yakın görünüyor.
Avrupalı elitler artık açıkça görebiliyor ki Amerika Birleşik Devletleri, sert çıkarlarını demokratik retoriğin arkasına gizleme zahmetine dahi katlanmıyor. Trump bu ilkeleri Gazze’de terk etti; eğer işine gelirse, kalanlarını da Ukrayna’da toprağa gömecek. Değerler sadece birer süse dönüştü. Asıl sahneye çıkan ise çıkarlar oldu.
Hasta Avrupa bir teşhistir, bir hakaret değil.
Bugün Avrupa; askeri yetersizlik, Washington’a aşırı bağımlılık, derin iç bölünmeler, aşırı sağın yükselişi, ekonomik kırılganlık ve stratejik yön kaybı gibi sorunlardan muzdarip. Birlik, Ukrayna’daki savaşın geleceğine ilişkin müzakerelerden dışlanmış durumda. Artık bir aktör değil. Kendisini doğrudan ilgilendiren bir kaderi sadece seyrediyor.
Bir dizi hayati soru hâlâ cevap bekliyor:
Avrupa toparlanabilir mi?
Bağımsız bir savunma kapasitesi inşa edebilir mi?
Washington’la olan güvenlik bağlarını koparacak cesareti var mı?
Amerika ile ittifakını yeniden tanımlayabilir mi?
Moskova ile korku yerine eşitlik temelinde yüzleşebilir mi?
Birliğin siyasi anlamını yeniden canlandırabilir mi?
Şimdiye dek, bu soruların tamamının yanıtı ertelendi. Her karar yalnızca yarım bir karar niteliğinde. Bugün Avrupa, yalnızca Trump’ın baskısı altında değil. Aynı zamanda Putin’in tehdidiyle de karşı karşıya. Avrupa şu anda varoluşsal bir sınavdan geçiyor; ya gerçek bir siyasi güce dönüşecek ya da kameralar karşısında gülümseyip, bedelini kapalı kapılar ardında ödeyen bir kıta olarak kalacak. Avrupa’nın ağrı kesicilere değil; sisteme bir şoka ihtiyacı var. Bir uyanış çağrısına ihtiyacı var. Bu sorunun cevabını yalnızca önümüzdeki günler verecek: Eski kıta yeniden ayağa kalkabilecek mi? Yoksa Washington onun kalıcı adresi mi olacak?
Kaynak: https://www.middleeastmonitor.com/20251209-sick-europe/
