Irkçılık olmadan kapitalizm olamaz.
— Malcolm X
Elon Musk, bir sapmadan çok, eşitsizliği erdeme, sömürüyü gösteriye dönüştüren ve kendi en derin başarısızlıklarını en büyük başarıları sanan kapitalist bir düzenin grotesk bir yan ürünüdür. Musk’ın dünyanın ilk trilyoneri olma ihtimalini çevreleyen medya çılgınlığı, insanlığın ilerlemesini ya da bireysel girişimi kutlamak değildir. Bu, sınıf ayrıcalığının gücünü, gangster kapitalizminin yozlaştırıcı güçlerini ve zenginliği değerden, sömürüyü insanın gelişmesinden ayırt etmekte giderek daha fazla yetersiz kalan bir kültürü açığa çıkaran daha derin bir toplumsal ve siyasal krizin belirtisidir.
Musk, şaşırtıcı eşitsizlikler üreten, buna karşılık servet ve gücü; servetleri yalnızca piyasalara değil, kamu sübvansiyonlarına, kolektif emeğe, toplumsal kurumlara ve ortak kaynaklara dayanan küçük bir elitin elinde toplayan kapitalist sistemdeki çürümenin bir belirtisidir. Tüm bunlar, özellikle Trump döneminde, beyaz üstünlüğü, aşırı milliyetçilik ve faşist siyasetin harekete geçirici tutkularıyla canlanan otoriter bir kültür tarafından ayakta tutulmaktadır. Dan Dinello’nun belirttiği gibi, Musk “kaosun, zulmün ve ölümün bir avatarı” hâline gelmiştir. Bu tanımlamayı göz ardı etmek zordur. Aksi takdirde, onun Trump’ın baş uygulayıcısı olarak üstlendiği rolü başka nasıl anlayabiliriz?
Bu durumda, dünyanın en zengin adamı, ABD insani yardım kurumu (USAID) için yardımların kesilmesinde ve büyük ölçüde azaltılmasında kritik bir rol oynadı. Kuşkusuz, USAID Amerikan gücünün çelişkilerini bünyesinde barındırıyordu. Hayati küresel sağlık ve insani yardım programlarını finanse ederken, aynı zamanda ABD’nin yumuşak gücünün bir aracı olarak işlev görüyor; çoğu zaman Amerikan jeopolitik ve ekonomik çıkarlarıyla uyumlu kalkınma gündemlerini ve siyasi düzenlemeleri ilerletiyordu. Kurumun tarihi bize, kapitalizm altında insani yardımın sıklıkla imparatorlukla iç içe geçtiğini; adalet ve insani ihtiyaçların talepleri kadar, iktidar ve kârın zorunlulukları tarafından da şekillendirildiğini hatırlatmaktadır. Ancak bu çelişkileri kabul etmek, kurumun tasfiye edilmesinin yol açtığı felaket boyutundaki sonuçları hafifletmez. Sonuçlar neredeyse hayal edilemeyecek ölçüdedir. Becky Ferreira şöyle belirtmektedir:
“İzleme modellerine göre, USAID’in çöküşü hâlihazırda 762 bin önlenebilir ölüme yol açmış olabilir; bunların 500 bini çocuktur. Şubat 2026’da yayımlanan bir araştırmaya göre ise, yapılan kesintiler 2030 yılına kadar dokuz milyondan fazla önlenebilir ölüme neden olabilir… Ayrıca, USAID’in kapatılmasının ardından Afrika genelinde yaklaşık bin idari bölgede şiddet olasılığı, çatışmaların şiddeti ve çatışmaların ölümcüllüğü hızla artmıştır.”
Bununla birlikte, Musk’ı çevreleyen mitoloji bu toplumsal temelleri görünmez kılmaktadır. Kendi kendini yaratmış milyarder kahraman bir figüre dönüştürülürken, onun servetini mümkün kılan işçiler, kamu yatırımları ve demokratik kurumlar gözden kaybolmaktadır. Jenni Krithara’nın şu tespiti yerindedir: “Elon Musk bir başarı sembolü hâline geldi! Ancak gerçekte o, eşitsizlik ve sömürünün bir sembolünden başka bir şey değildir. Hiçbir milyarder sahip olduğu serveti tek başına yaratmamıştır. Her şirket imparatorluğunun arkasında işçiler, kamu altyapısı, üniversiteler, araştırma programları, doğal kaynaklar ve bütün toplumlar vardır.”
Aynı zamanda Musk’ın yükselişi, servet ve iktidardaki devasa eşitsizlikleri normalleştiren ve yücelten bir kültürün ve kamusal pedagojinin gücünü ortaya koymaktadır. Girişimci deha ve sınırsız başarı mitleriyle doymuş bir toplumda, servet ve iktidarın aşırı yoğunlaşması öfke uyandıran bir durum olarak değil, hayranlık duyulan bir olgu olarak meşrulaştırılmaktadır. Skandal olan yalnızca, milyonlarca insan hayatta kalmak için mücadele ederken ve yaşamı tehdit eden yoksulluğa ve yeterli sağlık hizmetinden yoksunluğa mahkûm edilirken, tek bir kişinin bütün uluslardan daha fazla servete sahip olabilmesi değildir.
Thomas Piketty’nin Yirmi Birinci Yüzyılda Sermaye adlı eserinde açıkça ortaya koyduğu gibi, insanlara bu grotesk dengesizliği ve şaşırtıcı düzeydeki eşitsizlik ile iktidar yoğunlaşmasını doğal, kaçınılmaz ve hatta arzu edilir olarak görmeleri öğretilmektedir. Burada işleyen şey, ekonomik adaletsizliği normalleştiren, aynı zamanda onu analiz etmeye ve onu yaygınlaştıran sistemi ve bireyleri sorumlu tutmaya yönelik her türlü girişimi siyasetten arındıran bir siyasettir. Musk’ın empatiyi beyaz Hristiyan milliyetçiliğinin otoriter ahlakına yönelik bir tehdit olarak görmesi ve ifade özgürlüğünü yalnızca iktidarın çıkarlarına hizmet ettiği sürece yararlı olan, kolayca gözden çıkarılabilir bir ilke olarak ele alması hiç de şaşırtıcı değildir.
Bu koşullar altında eşitsizlik, sömürünün başarı olarak yeniden markalandığı ve ekonomik gücün siyaseti, kamusal söylemi ve gündelik yaşamı giderek daha fazla şekillendirmesiyle demokrasinin kendisinin tehlikeye atıldığı ölümcül bir kamusal pedagoji tarafından sürdürülen bir gösteriye dönüşmektedir. Medyanın Musk’ın servetini yüceltmesi masum bir habercilik değildir. İnsanlara, önceki kuşakların müstehcen olarak göreceği türden servet yoğunlaşmalarına hayranlık duymayı öğretmektedir. Plütokrasiyi bir özleme, mülksüzleştirmeyi ise kamusal bir adaletsizlikten ziyade bireysel bir başarısızlığa dönüştürmektedir. Bu tür koşullar altında, ünlü kültürü söylemine dayanan özel meseleler, onları üreten daha geniş iktidar ve eşitsizlik sistemlerinden koparılmaktadır. Ancak Musk’ın çekiciliğini anlamak, onun iktidarının örgütlendiği ve meşrulaştırıldığı gösteriyi incelemeyi gerektirir.
Musk çağında gösteri artık yalnızca bir dikkat dağıtma aracı olarak işlev görmemektedir. Bir yönetim biçimi hâline gelmiştir. Musk, günümüzde iktidarın insanları ikna etmekten çok, insanların gerçekliği deneyimleme biçimlerini belirleyen dikkat devrelerini işgal etmeye bağlı olduğunu anlamaktadır. Milyarder artık yalnızca sermaye sahibi değildir. O, dikkatin bir mühendisi, duygulanımın bir küratörü ve kamusal hayal gücünün bir mimarıdır.
Debord’un bir zamanlar “gösteri toplumu” olarak adlandırdığı şey yeni bir evreye girmiştir. Gösteri artık televizyon ekranları, siyasi mitingler veya reklam kampanyalarıyla sınırlı değildir. Artık arzuyu düzenleyen, algıyı şekillendiren ve öfkeyi ödüllendiren algoritmaların içine yerleşmiştir. Musk’ın evreninde görünürlük başlı başına bir güce dönüşmektedir. Her provokasyon, komplo teorisi, ırkçı ima veya teatral jest; şokun düşüncenin yerini aldığı ve kötü şöhretin otoriteden ayırt edilemez hâle geldiği bir dikkat ekonomisini beslemektedir.
Gösteri artık egemenliği gizlememektedir. Onu yüceltmektedir. Zenginlik deha, zulüm özgünlük ve demokratik kurumların tasfiyesi ise cesaretin kanıtı olarak görünmektedir. Siyaset bir performansa dönüşürken, kamusal alan korku, kin ve üretilmiş mağduriyetler etrafında örgütlenen bir duygular pazarına dönüşmektedir.
Bununla birlikte, Musk’ın serveti, mümkün kıldığı siyasetten ayrı düşünülemez. Bu ölçekteki ekonomik güç, yalnızca kamusal yaşamı etkilemekle kalmaz; demokrasinin varlığını sürdürebilmesinin temel koşullarını da yeniden şekillendirir. Musk’ın siyaseti bu tehlikeleri daha da derinleştirmektedir. O, muazzam servetini ve dijital platformlar üzerindeki denetimini; komplo teorilerini yaygınlaştırmak, demokratik kurumlara saldırmak ve ABD’de olduğu kadar yurtdışında da aşırı sağcı ve milliyetçi hareketlere destek vermek için kullanmıştır. Irksal paniğin dilini benimsemiş, antisemitik ve beyaz milliyetçi anlatıları güçlendirmiş, ırkçı komplo teorileri yayan hesapları öne çıkarmış ve X’i, bir zamanlar siyasetin kıyısında kalan nefret biçimlerini normalleştirmek için kullanmıştır. Bu ölçekteki servet yalnızca ekonomik değildir. Aynı zamanda siyasal, kültürel ve pedagojiktir. Demokratik hesap verebilirlikten kendisini yalıtırken kamusal bilinci şekillendirir.
Musk, tarihsel açıdan yeni bir olguyu temsil etmektedir: Ünlü kültürünün, algoritmik gücün ve otoriter siyasetin; etkisi uluslar ve kurumlar boyunca uzanan tek bir figürde birleşmesini. O, yalnızca siyasi görüşleri olan bir kapitalist değildir. Kendisi başlı başına bir gösteri, aşırılık, provokasyon ve sınır ihlali performansı etrafında örgütlenmiş bir markadır. Bu tür figürlerin çekiciliği yalnızca ekonomi üzerinden anlaşılamaz. Aynı zamanda estetik açıdan da anlaşılması gerekir.
Bu kitap boyunca savunduğum gibi, Susan Sontag bir zamanlar faşist estetiğin siyaseti; üslubun, ritüelin ve duygusal yoğunluğun baş döndürücü bir dramına dönüştürdüğünü ileri sürmüştür. Çekicilik, fikirlerden çok duyumlarda yatar: iktidarın heyecanı, gücün baştan çıkarıcılığı ve sınır ihlalinin cazibesi. Musk bu geleneği dijital çağ için yeniden uyarlamaktadır. Kendisini normlar, yasalar veya demokratik hesap verebilirlik tarafından sınırlandırılmayan asi bir dahi, kanun tanımaz bir milyarder olarak sahnelemektedir. Takipçilerine sunduğu şey yalnızca bir siyaset değildir; aynı zamanda duygusal bir deneyimdir: zulmü cesaretle, egemenliği ise özgürlükle karıştıran bir harekete ait olmanın verdiği hazdır.
Gösterinin en büyük aldatmacası, dikkati Musk’ın kişiliğine yöneltirken, yeni bir siyasal ekonominin mimarı olan Musk’ı gözlerden gizlemesidir. Deha ile şehit arasında gidip gelen imgelerin ardında, yalnızca kamusal alanın bazı bölümlerini ortadan kaldırmayı değil, onları özel iktidar etrafında yeniden örgütlemeyi amaçlayan bir proje yatmaktadır: şirketlerini devlet ve askerî altyapılara entegre etmek, bunları denetlemekle görevli kurumları zayıflatmak ve kamu kaynaklarını oligarşik zenginlik ile nüfuzun araçlarına dönüştürmek.
Gösterinin en büyük aldatmacası, dikkati Musk’ın kişiliğine yöneltirken, yeni bir siyasal ekonominin mimarı olan Musk’ı gözlerden gizlemesidir. Deha ile şehit arasında gidip gelen imgelerin ardında, yalnızca kamusal alanın bazı bölümlerini ortadan kaldırmayı değil, onları özel iktidar etrafında yeniden örgütlemeyi amaçlayan bir proje yatmaktadır: şirketlerini devlet ve askerî altyapılara entegre etmek, bunları denetlemekle görevli kurumları zayıflatmak ve kamu kaynaklarını oligarşik zenginlik ile nüfuzun araçlarına dönüştürmek.
Musk’ın yükselişi, bireysel girişimin ya da girişimci dehanın bir zaferi değildir. Bu, kamu kaynaklarının, devlet sübvansiyonlarının, kolektif emeğin ve teknolojik altyapıların özelleştirildiği ve küçük bir oligarşik elitin zenginleşmesine hizmet edecek şekilde yeniden yönlendirildiği bir toplumsal düzenin ürünüdür. Musk, toplumsal sözleşmeden nefret eder; çünkü bu sözleşme servete yükümlülükler getirir ve iktidara demokratik sınırlar koyar. Quinn Slobodian ve Ben Tarnoff’un Muskism: A Guide for the Perplexed adlı eserinde belirttiği gibi, Musk bunun yerine devlet iktidarını teknolojik denetimle birleştiren, algoritmik yönetişimi demokratik hesap verebilirliğin üstüne çıkaran ve ırksallaştırılmış dışlamayı toplumsal düzenin bir ilkesi olarak normalleştiren aşırı sağcı bir vizyonu savunmaktadır. Musk’ın siyasal projesi, yeni bağımlılık biçimleri üretirken özgürlük vaat etmekte; teknolojiyi demokratikleştirdiğini iddia ederken eşi görülmemiş bir gücü özel ellerde yoğunlaştırmaktadır.
Will Bunch’ın belirttiği gibi, Musk X’i ırksal kinin ve beyaz milliyetçi siyasetin küresel bir yankı aracına dönüştürmüştür. “İfade özgürlüğünü” savunma kisvesi altında, defalarca aşırı sağcı influencer’ları öne çıkarmış, nefret söylemi nedeniyle yasaklanan hesapları yeniden etkinleştirmiş ve göçmenleri ile ırksal azınlıkları Batı medeniyeti için varoluşsal tehditler olarak gösteren anlatıları yaygınlaştırmıştır. Musk, 2026 yılında Belfast’ta yaşanan göçmen karşıtı ayaklanmalardan hemen önce, aşırı sağcı kışkırtıcı Tommy Robinson’ın insanlara “sokaklara çıkmaları” yönündeki çağrısını güçlendirmiş ve buna kendi çağrısını eklemiştir: “Ancak TEKRAR TEKRAR ve YÜKSEK SESLE protesto ederek herhangi bir değişim sağlanabilir!!” Sonuçlar ise anında ve korkunç olmuştur: Göçmen topluluklarına yönelik saldırılar, internette yayımlanan göçmen adresleri, ateşe verilen evler ve dünyanın en zengin adamı tarafından meşrulaştırılan ve desteklenen çevrimiçi bir ırksal nefret kültürü.
Zadie Smith, faşizmin propaganda mekanizmasının bir zamanlar afişlere, radyolara ve megafonlara dayandığını; bunların ise Elon Musk’ın bugün elinde bulundurduğu araçlarla karşılaştırıldığında oldukça ilkel kaldığını belirtmiştir. Bu karşılaştırma öğreticidir. Günümüzde tehlike yalnızca aşırılıkçı mesajlarda değil, onları dolaşıma sokan altyapılarda yatmaktadır. Algoritmalar öfkeyi ödüllendirmekte, duyguları eşzamanlı hâle getirmekte ve çoğu zaman görünmez biçimde işleyen uyum biçimlerini dayatmaktadır. Propaganda makinesi artık yurttaşlara uzaktan bağırmamaktadır. Onların ceplerinde yaşamaktadır; arzularını yönlendirmekte ve korkularını sessizce örgütlemektedir.
Musk tam da böyle bir mekanizmanın başında bulunmaktadır. X, yalnızca bir iletişim platformu olarak değil, aynı zamanda dikkat, kin ve ideolojik aidiyet üretmeye yönelik bir aygıt olarak işlev görmektedir. Bunun sonucu, insanların giderek daha fazla yargılama ve eleştirel düşünme yükünü, akışın duygusal ritimlerine teslim ettiği bir kültürdür. Gösteri, toplumsal örgütlenmenin bir biçimine dönüşmekte; bireylere düşünmek yerine tepki vermeyi ve siyasi yaşamı öfke ile düşmanlardan oluşan sonsuz bir tiyatro olarak deneyimlemeyi öğretmektedir.
X artık yalnızca bir iletişim ağı değildir. Irkçılığı normalleştiren, öfkeyi ödüllendiren ve beyazların hoşnutsuzluğunu küresel bir kin ve zulüm gösterisine dönüştüren otoriter siyasetin bir altyapısı hâline gelmiştir. Dünyanın en zengin adamı, beyaz insanların siyahlar, kahverengi tenliler ve göçmenlerden oluşan tehlikeli istilacılar tarafından sürekli kuşatma altında olduğu fikrine dayanan “beyaz mağduriyeti” siyasetinin başlıca mimarlarından biri hâline gelmiştir. Onun ırkçı paylaşımlarını, komplo teorilerine dayalı söylemlerini ve Restore Britain gibi aşırı sağcı göçmen karşıtı hareketlere verdiği desteği başka nasıl açıklayabiliriz?
X, dijital çağın en güçlü pedagojik aygıtlarından biri hâline gelmiş; milyonlara zulmü cesaretle, ırksal hiyerarşiyi sağduyuyla ve nefreti gerçekle eşdeğer görmeyi öğretmiştir. İfade özgürlüğü olarak pazarlanan şey, giderek daha fazla demokratik yaşamın yurttaşlık ve etik temellerini aşındıran otoriter arzunun bir mekanizması olarak işlemektedir. Musk’ı çevreleyen sembolizm giderek daha uğursuz bir hâl almıştır. Bir siyasi mitingde Nazi selamını çağrıştırdığı gerekçesiyle geniş çapta kınanan bir hareket yaptıktan sonra Musk, kendisine yöneltilen eleştirilere düşünsel bir muhasebe yerine alayla karşılık vermiştir. Bu olay, provokasyonun gösteriye, zulmün kamusal bir erdeme ve tarihsel hafıza kaybının ise faşist fikirleri sıradan, hatta sağduyulu gösterebilmenin ön koşuluna dönüştüğü otoriter bir siyaseti açığa çıkardığı için oldukça açıklayıcıdır. Faşizm nadiren toplama kamplarıyla veya askerî darbelerle başlar. Faşizm, hor görmenin normalleştirilmesi, şiddetin sıradanlaştırılması ve etik sorumluluktan kopmuş gücün yüceltilmesiyle başlar.
Musk’ın giderek artan etkisi, muazzam servetin, teknolojik gücün ve siyasi nüfuzun birleşerek demokratik yaşamı içeriden içe boşalttığı yeni bir oligarşik yönetim biçiminin uyarı işareti hâline gelmiştir. Tehlike yalnızca onun yurtdışındaki aşırı sağcı hareketleri ve otoriter figürleri benimsemesinde değil, aynı zamanda tek bir milyarderin kamusal tartışmayı çarpıtma, demokratik kurumları istikrarsızlaştırma ve ulusal sınırların ötesinde siyasi yaşamı şekillendirme konusundaki olağanüstü kapasitesinde yatmaktadır. Asıl mesele Musk değildir. O yalnızca bir belirtidir. Asıl soru, özel servetin kamusal yaşamı ayakta tutan kurumlar ve kültürler üzerinde böylesine büyük bir güç elde ettiği koşullarda, demokrasiden geriye herhangi bir iz kalıp kalmayacağıdır.
Dünyanın en zengin adamının, toplumsal bölünmeleri derinleştiren ve demokratik normları aşındıran bir siyaseti desteklerken hayal edilemeyecek boyutlarda servet biriktirmesi, birikimi ödüllendirirken toplumsal sorumluluğu terk eden gangster kapitalizminin ahlaki iflasını gözler önüne sermektedir. Trilyoner siyaseti yalnızca servetin yoğunlaşması değildir. Aynı zamanda gücün, nüfuzun ve toplumların kendileri hakkında anlattıkları hikâyeleri şekillendirme kapasitesinin yoğunlaşmasıdır.
En büyük tehlike Musk’ın kendisi değil, onu yücelten kültürdür. Yurttaşlar, giderek daha fazla kendi etkilerini azaltan ve toplumsal güvencelerini aşındıran güçleri alkışlamaya koşullandırılmaktadır. Onlara, kendileri üzerinde egemenlik kuranlara hayranlık duymaları, zulmü güçle karıştırmaları ve demokrasiyi milyarderlerin denetimsiz biçimde iktidar kullanma özgürlüğüyle eşdeğer görmeleri öğretilmektedir. Trilyoner siyaseti, “yürüyen ölüler” olarak adlandırılabilecek kişilerin yaşadığı bir toplumun varış noktasıdır: siyasi olarak uyuşturulmuş ve ahlaki olarak duyarsızlaştırılmış yurttaşlar; kendi mülksüzleştirilmelerini alkışlamaya, yalnızlığı özgürlük olarak benimsemeye ve sefaleti büyüklüğün bedeli olarak kabul etmeye alıştırılmış yurttaşlar.
İlk trilyoner, insan başarısının bir anıtı değildir. O, birikimi büyüklükle, zehirli erkekliği liderlikle ve egemenliği başarıyla karıştıran yozlaşmış bir toplumsal düzenin mahkûmiyetidir. Musk’ın empatiyi bir zayıflık, ifade özgürlüğünü ise kolayca gözden çıkarılabilir bir ilke olarak görmesi şaşırtıcı mıdır? Her ikisi de onun giderek daha fazla savunduğu zulüm, beyaz milliyetçiliği ve denetimsiz iktidar siyasetinin önünde bir engel oluşturmaktadır.
Musk, zenginliğe tapınan, gösteriyi gerçekle karıştıran ve giderek daha fazla egemenliği özgürlükle özdeşleştiren bir kültürün ürünüdür. O, kapitalizmin, dijital teknolojilerin ve faşist duyarlılıkların benzeri görülmemiş biçimlerde birleştiği yeni bir otoriter oluşumun ortaya çıkışını temsil etmektedir. O, devlet iktidarının, dijital teknolojilerin ve oligarşik servetin demokratik kurumları aşındırmak ve toplumu yağmacı bir elitin çıkarları doğrultusunda yeniden şekillendirmek üzere birleştiği, neoliberal gangster kapitalizminin güncellenmiş bir biçimi olan tekno-faşist bir düzenin avatarıdır.
Onun yarattığı tehlike yalnızca desteklediği politikalarda veya güç kazandırdığı hareketlerde yatmamaktadır. Tehlike, onun oluşmasına katkıda bulunduğu dünyada yatmaktadır: algoritmaların muhakemenin yerini aldığı, zulmün eğlenceye dönüştüğü, ırkçılığın gerçekçilik kisvesi altında yeniden paketlendiği ve demokrasinin kin gösterileri ile yapay rıza aracılığıyla içinin boşaltıldığı bir dünyada.
Eğer Trump otoriterliğin teatral siyasetini temsil ediyorsa, Musk da onun teknolojik geleceğini temsil etmektedir. O, gezegensel ölçekte bilinci şekillendirebilecek yeni bir gösteri makinesinin mühendisidir. Bu anlamda Musk yalnızca dünyanın en zengin adamı değildir. O, özgürsüzlüğün hazları ve otoriter arzunun estetiği konusunda milyonları eğiten, yirmi birinci yüzyılın en güçlü kamusal eğitimcileri arasında yer almaktadır.
Musk çağımızın bir istisnası değildir. O, zulmün güç olarak yüceltildiği, demokrasinin oligarşik iktidar tarafından içinin boşaltıldığı ve özgürlüğün zenginlerin ayrıcalıklarına indirgendiği bir toplumun en görünür belirtisidir. Bu, başarısız bir toplumdan daha fazlasıdır. Bu, mitlerinden arındırılmış ve bütün gangster, otoriter ve faşist dürtüleriyle açığa çıkmış kapitalizmdir.
*Henry A. Giroux, halen McMaster Üniversitesi İngilizce ve Kültürel Çalışmalar Bölümü’nde Kamu Yararı Bursu Kürsüsü’nün başkanlığını yürütmekte ve Eleştirel Pedagoji alanında Paulo Freire Seçkin Akademisyeni unvanını taşımaktadır. Son yayımlanan kitapları arasında şunlar bulunmaktadır: The Terror of the Unforeseen (Los Angeles Review of Books, 2019), On Critical Pedagogy, 2. baskı (Bloomsbury, 2020); Race, Politics, and Pandemic Pedagogy: Education in a Time of Crisis (Bloomsbury, 2021); Pedagogy of Resistance: Against Manufactured Ignorance (Bloomsbury, 2022); Insurrections: Education in the Age of Counter-Revolutionary Politics (Bloomsbury, 2023) ve Anthony DiMaggio ile birlikte kaleme aldığı Fascism on Trial: Education and the Possibility of Democracy (Bloomsbury, 2025) adlı eserler yer almaktadır. Giroux ayrıca Truthout’un yönetim kurulu üyelerinden biridir.
Kaynak: https://www.counterpunch.org/2026/06/19/elon-musk-and-the-politics-of-trillionaire-fascism/
