Demokrasiye Yönelik Tehlikeler

Clifford Angell Bates Jr., Marcel Gauchet'nin modern demokrasiye ilişkin açıklamasını “teolojik-siyasi” sorun bağlamında inceler. Gauchet, sekülerleşmenin kutsalı ortadan kaldırmadığını, onu aşkın dinî otoriteden siyasi yapılara taşıdığını savunur. İlk olarak Nazizm ve Stalinizm, dinî otoritenin yerine “yarı dinî” siyasi hareketleri koymuştur. Bu hareketlerin çöküşünden sonra demokratik toplumda birey kutsal hâle gelmiştir. Ancak toplumun birey etrafında örgütlenmesi, kolektif dayanışmayı zayıflatmakta ve siyasi kimliği parçalamaktadır. Küreselleşme ve neoliberalizm, faaliyetleri bireysel çıkarlar doğrultusunda yönlendirerek bu gerilimleri daha da derinleştirmektedir.
Ekim 21, 2026
image_print

Hâlâ on sekizinci yüzyıl Avrupa Aydınlanması’nın gölgesinde yaşıyoruz. Bu dönemde siyasi otoritenin teolojik ve monarşik gerekçeleri meşruiyetlerini yitirmeye başlamıştı. Bireysel özerklik, açık tartışma ve kanıta dayalı akıl yürütme, demokratik bir düzende siyasi düzenin ve karar alma süreçlerinin temeli olarak geleneklere ve yerleşik otoritelere bağlılığın yerini alacaktı. Ancak bu yeni bakış açısının ortaya konmasından neredeyse hemen sonra hem sol hem de sağ kanattan tepkiler gelişti. Solda, demokratik çoğunlukların iradesine rağmen eşitlikçi toplumsal sonuçlar yaratmaya çalışan Fransız devrimcilerin liberal usulcülüğe yönelik eleştirileri vardı. Sağda ise Joseph de Maistre gibi düşünürler, demokratik karar alma süreçlerinin bütünüyle kişisel çıkarlara dayanmasını önleyen ahlaki sınırlamaların korunması açısından vazgeçilmez görülen yerleşik dinleri ve gelenekleri savunuyordu. Dindar muhafazakârlar sekülerleşme sürecinde sürekli güç kaybederken sosyalizm ve milliyetçilik, dinî teolojilerin yerini alacak seküler teolojiler sundukları ölçüde önem kazandı.

Sosyalizm ve faşizm yirminci yüzyılda önem kazandı ancak daha sonra başlıca siyasi teolojiler olarak itibarlarını yitirdi. Bu arada Soğuk Savaş’ın sonunda liberalizmin kazandığı zafer, aslında onun krizinin habercisiydi. Liberalizm, Aydınlanma projesini nihayet küresel ölçekte hayata geçirme imkânı bulduğunda, akılcı yöntemlere odaklanmanın siyasi meşruiyetin teolojik boyutuna ilişkin soruya yanıt veremediği ortaya çıktı. Yirmi birinci yüzyılda milliyetçilik, din ve yeniden canlanan sosyalizm, siyasi kimliğin mitik temelleri olarak yeniden kendilerini gösterirken liberal akılcılık, insan yaşamını yöneten bürokratlardan oluşan yeni sınıfın ideolojisine dönüşerek geriledi. Liberal yeni sınıfa karşı popülist kimlik siyaseti; milliyetçi, dinî, sosyalist ve antiemperyalist biçimleriyle ya da bunların birleşimleriyle güç kazandı.

Bütün bu durumlarda popülizm, siyasi kimliğin temelini oluşturacak aşkın bir anlamda ısrar edilmesiyle ortaya çıkmıştır. Eğer “düşman, kişinin kendi sorusunun somutlaşmış hâlidir” ise popülizm, liberal usulcülüğün yanıtsız bıraktığı siyasi teolojik soruya fiilen verilmiş bir yanıttır. Milliyetçilik ve din, enerjilerini idari devlete ve enternasyonalizme karşı yönelten sağ kanat popülizmlerin siyasi teolojik temelini oluşturur. İdari devlet ve enternasyonalizm, bu tür esaslı bağlılıkların önemini reddeden, giderek büyüyen uzmanların yönlendirdiği bürokrasiler içinde yerleşmiştir. Ancak popülizmin sol kanat biçimleri, önceden var olan aşkın çerçevelerden yoksun oldukları ve bunları kendi siyasetleri içinde oluşturmak zorunda kaldıkları için bugün liberal demokratik kurumlar açısından potansiyel olarak daha acil bir tehdit oluşturmaktadır. Milliyetçilikten ve dinden uzak duran sol kanat popülizmler, evrenselci hedeflerden uzaklaşıp ahlaki yargıların temeli olarak ırksal kimliğe ve mağduriyet statüsüne odaklanan Maniheist bir dünya görüşüne yönelerek bu siyasi teolojilerin yerini alacak alternatifler üretmiştir.

Nihai anlamı siyasi bağlılıklarına yükledikleri için sol kanat hareketlerin tartışmaları bastırma, ifade kısıtlamaları uygulama ve ahlaki mutlakçılığa yönelme konusunda daha belirgin bir tutum sergiledikleri ileri sürülebilir. Sol, yeni sınıf bürokrasilerini kendi yanına çekmekte de daha başarılı olmuştur; çünkü her ikisi de aşkın anlam bakımından yapısal bir eksikliği paylaşmaktadır. Bu bürokrasiler, esaslı ahlaki bağlılıkların yerine yasaları temel alan liberal enternasyonalizme bağlı kalmayı sürdürdükleri ölçüde siyasi teolojinin önemini küçümsemeye ve toplumsal yaşamı yönetme kapasitelerini olduğundan fazla görmeye devam etmektedir.

Peki, bütün bunların ardından demokrasi nasıl bir konumda kalıyor?

Karar alma süreçlerinde halka dayanan bir yönetim biçimi olarak demokrasi, bir yandan halkın siyasi teolojik hedefler bakımından temel bir birlik içinde olmasını, diğer yandan halkın duygu ve eğilimlerini siyasi kararlara dönüştürebilecek usule ilişkin mekanizmaların bulunmasını gerektirir. Bunlardan ilkinin çökmesi iç savaşa yol açabilir. İkincisinin bozulması ise bağımsız örgütlenmelerin bir demagog ya da bir hizip tarafından bastırılmasıyla sonuçlanabilir. Dolayısıyla demokrasiler gerek birlik eksikliği gerekse aşırı birlik nedeniyle sona erebilir. Burada belirleyici olan, kapsayıcı siyasi teoloji bakımından geniş bir birlik korunurken ortak hedeflere nasıl ulaşılacağına ilişkin karar alma süreçlerinde açık tartışmaya ve farklı seçeneklere imkân tanınmasıdır.

Bu sayfalardaki siyasi incelemelerimiz sıklıkla siyasi teoloji meselesine odaklanmış olsa da Telos’un 216. sayısı, açık tartışmaya, kanıta dayalı akıl yürütmeye ve çoğulculuğa bağlılığın zayıflamasının demokrasi açısından yarattığı tehlikelere ayrılmıştır.

Srđan M. Jovanović, Batı Solu’nun geçirdiği dönüşümü ele alır. Solun bir zamanlar yerleşik otoriteye meydan okumak için kullandığı epistemolojik yöntemler —tartışma, evrensel gerekçelendirme ölçütleri ve kanıtlar karşısında inançları gözden geçirmeye istekli olma— zamanla terk edilmiştir. Bunun yerine sol düşünceye artık ideolojik uyum, kimliğin evrenselliğin önüne geçirilmesi ve ahlaki kesinlik hâkimdir. Sol, eleştiriyi çoğu zaman saldırgan bir söylem olarak değerlendirmekte ve bunun sonucunda ifade kuralları ve güvenli alanlar gibi kısıtlamalar yoluyla tartışmaları bastırmaktadır. Dahası, ırkçılığa odaklanılması, evrensel eşitlik idealinden uzaklaşılarak ırksal özcülüğe yönelinmesine yol açmıştır. Son olarak antiemperyalizm, özellikle 7 Ekim’den sonra Hamas’a yönelik sol kanat tepkilerde görüldüğü üzere, mağdurların idealleştirilmesine neden olmuştur. Bu yaklaşımda Batı gücüne karşı çıkmak, mağdur statüsü atfedilen kişilerin yöntemleri ve hedefleri ne olursa olsun, başlı başına bir ahlaki meşruiyet biçimine dönüşmektedir. Jovanović, aşırı sol ile aşırı sağın farklı hedefler peşinde koşmalarına rağmen benzer ahlaki mutlakçılık ve muhalefeti bastırma yöntemlerine başvurduklarını savunur. Liberalizme bir ideoloji olarak değil, evrensel gerekçelendirmeye, görüş ayrılıklarına izin verilmesine ve yanlışlanabilir iddialara dayanan bir yöntem olarak geri dönülmesini önerir.

Sol kanat ideolojilerdeki bu sorunlardan hareketle Phillip W. Magness ve Williamson M. Evers, eleştirel ırk teorisinin marjinal bir entelektüel hareketten sol siyasetin temel unsurlarından birine nasıl dönüştüğünü açıklar. Eleştirel ırk teorisinin ortaya çıkışının ve yükselişinin, anaokulundan lise son sınıfa kadar olan eğitim sistemindeki reformların başarısızlıklarına bir tepki olarak anlaşılması gerektiğini savunurlar. Siyah ve beyaz öğrenciler arasındaki akademik başarı farkının devam etmesi, ilerlemeciler ve öğretmen sendikalarının siyah öğrencilerin başarılarında somut ilerlemeler sağladığı görülen No Child Left Behind (Hiçbir Çocuk Geride Kalmasın) programı ve sözleşmeli okullar (charter schools) gibi girişimleri zayıflatmasına rağmen Amerikan kurumlarına yönelik karamsarlığı artırdı. İlerleme kaydedilememesi, eleştirel ırk teorisinin temel nedenin yapısal ırkçılık olduğunu ileri sürebileceği bir ortam yarattı. Siyah öğrencilerin eğitimini iyileştirmedeki başarısızlığın kısmen ortaya çıkardığı bir ideoloji, sonunda akademik başarıda ölçülebilir ilerlemeler sağladığı görülen reformların önünü kesti.

Anthony Petros Spanakos, günümüzde demokrasiye yönelik tehlikeleri, sınırlı devlet yönetimini öngören liberal ideal ile toplumsal koşullarda eşitlik yaratmak için devletin müdahalesini talep eden popülist baskı arasındaki çatışma üzerinden değerlendirir. Tocqueville bu tartışmada liberal tarafta yer almış ve toplumsal refah sonuçları elde etmek amacıyla devlet aygıtını büyütmeye yönelik popülist eğilime karşı uyarıda bulunmuştur. Ancak idari devletin zaten büyümüş olduğu günümüz koşullarında popülizm, toplumsal eşitlik yaratmak için devleti daha da genişletmek isteyenlerle halk egemenliğinin ve bireysel özgürlüğün önünde engel olarak gördükleri idari yapıları ortadan kaldırmaya çalışanlar arasında bölünmüştür. Spanakos, popülizmin her iki biçimini de mevcut kurumlardan duyulan aynı hoşnutsuzluğun dışavurumları olarak tanımlayarak bu belirli çatışmanın önemini azaltır. Söz konusu hoşnutsuzluk, her iki tarafı da demokrasi adına devletin ve toplumun yeniden yapılandırılmasını istemeye yöneltmektedir. Popülizmin bu iki biçimi kutuplaşmayı derinleştirmiş olsa da Spanakos, söz konusu eğilimlerin bugün demokrasinin çözülmesine yol açabileceği düşüncesine karşı çıkar.

Gregory Melleuish ve Susanna G. Rizzo, her demokrasinin doğasında bulunan tehlikeleri ortaya koymak için Thukydides’in Atina demokrasisine ilişkin anlatımından yararlanır. Hem hakikat hem de gelenek retorik yoluyla altüst edildiğinde popülizm, demokrasinin bir kusuru olarak ortaya çıkar. Melleuish ve Rizzo, yükselişleri kurumsal çözülmeyi ve seçkinlerle sıradan yurttaşlar arasındaki yabancılaşmayı yansıtan Kleon gibi Atinalı popülistlere dikkat çeker. Retorik ve duygusal çağrılar, hakikatten ve ahlaki sınırlamaları meşrulaştıran geleneklerden koptuğunda demokratik enerji, hubris yani ölçüsüz kibir üretebilir. Atina’nın Melos’u yok etmesi ve felaketle sonuçlanan Sicilya Seferi bu tehlikeyi örneklendirir. Yazarlar söz konusu tehlikeyi Trump’ın iddialı dış politikasıyla karşılaştırır. Demokrasi, yapısal olarak popülizme ve aşırılığa yönelme eğilimleri barındırdığı için Amerika’nın, ölçülülüğü ve medeni müzakereyi teşvik eden phronesis kavramını, yani pratik bilgeliği yeniden kazanması gerekir.

Melleuish ve Rizzo, eleştirilerini hakikat arayışını zayıflatan sağ kanat retoriğe yöneltir. Buradan hareketle hem sol hem de sağ kanat retoriği eşit ölçüde eleştirmeye yönelebiliriz. Ancak mevcut koşullarda sol ve sağ kanat popülizmleri aynı kategoride değerlendirmenin güçlüğü, bu iki hareketin değerlerle kurduğu ilişkideki temel bir farkı gözden kaçırmamıza neden olmasıdır. Akademik tartışma yöntemlerinin, kanıta dayalı akıl yürütmenin ve evrensel ölçütlerin korunmasına odaklanmak, değerlerin düşüncemizi çarpıtmasını önler. Bu yöntemlerin gerilemesi ise yanlış sonuçlara ulaşılmasına ve akademik tartışmaların niteliğinin bozulmasına yol açmıştır. Bu tür hatalı düşünmeyi eğitimsiz kesimlerle ilişkilendirmeye eğilimli olsak da Jovanović, sorunun artık Solun hâkimiyetindeki akademi dünyasına ve üniversite eğitimi almış nüfusa da yayıldığını savunur. Bunun nedenleri arasında hem hakikat kavramına yönelik postyapısalcı saldırıların etkisi hem de üniversitelerde muhafazakâr seslerin neredeyse tamamen ortadan kalkması bulunmaktadır. Bu durum, hakikat yerine aşırılığı destekleyen ideolojik bir yankı odası yaratmaktadır. Bu bağlamda nesnelliği ve evrensel ölçütleri savunanlar artık Sol tarafından sıklıkla muhafazakâr ve ırkçı olarak nitelendirilip saldırıya uğramaktadır. Böylece muhafazakârlar, akademik standartları savunabilmek için akademiye saldırmak zorunda kaldıkları güç bir konuma itilmektedir.

Bununla birlikte değerler üzerine yürütülen bütün tartışmaları reddetmek ve akılcı nesnelliği zayıflattığı gerekçesiyle her türlü retoriğe karşı çıkmak da hata olacaktır. Magness ve Evers’in savunduğu gibi, yapısal ırkçılığa ilişkin belirli bir inancın aksi yöndeki kanıtlara rağmen sürdürülmesi, retoriğin nesnel ölçütlerin önüne geçmesine izin vererek hem akademik bütünlüğü hem de demokratik karar alma süreçlerini açıkça aşındırır. Retoriğin bu şekilde kullanılması kuşkusuz zararlıdır. Ancak değerler üzerine yapılan bütün tartışmaların demokratik veya akademik söylemden dışlanması ne mümkün ne de arzu edilir bir durumdur. Retorik, karar alma süreçlerimizin çerçevesini oluşturan değer tartışmalarını haklı olarak içerir. Akademisyenler de siyasetçiler de analizlerine ve kararlarına yön veren kapsayıcı değerleri açıkça ortaya koymalıdır. Düşüncelerimizin ve eylemlerimizin hedeflerine yön vermek için dinî ve millî değerlere ihtiyacımız vardır. Bu değerlerin ve sonuçlarının açıkça ifade edilmesi gerekir. Akademik ve siyasi söylemimizin büyük bölümü demokrasimizi korumaya ve güçlendirmeye odaklanırken Çin’deki söylemin büyük bölümü totalitarizmi pekiştirme hedefi doğrultusunda şekillenmektedir. Kullanılan tartışma ve araştırma yöntemlerinin niteliğinden bağımsız olarak bu farklılık kuşkusuz hayati önemdedir. Retorik, bu tür farklılıkları görünür kılar.

Bir yanda düşüncelerimizin ve tercihlerimizin hedeflerine yön vermesi gerektiği konusunda uzlaştığımız demokrasi gibi değerlere duyulan inanç, diğer yanda ise kanıtları önceden belirlenmiş bir sonuca uydurmak amacıyla peşin hükümle değerlendirmeye bizi yöneltebilecek, yapısal ırkçılık gibi olgulara veya sosyalizm gibi belirli çözümlere duyulan inanç arasında ayrım yapmalıyız. Retorik, hakikat arayışımızı etkilemenin bu iki yolunu da içerir. Demokrasimize ve hakikat arayışımıza yönelik tehlikeler, yalnızca değerlerimizin kanıtları nesnel biçimde değerlendirmemizi engellemesine izin verdiğimizde değil, çabalarımıza yön vermesi gereken değerleri gözden kaçırdığımızda da ortaya çıkar. Dergimizin bu sayısındaki bir sonraki makale, bu ikinci soruna odaklanmaktadır.

Ross Lewin, Amerika Demokratik Sosyalistleri’nin (DSA) programının, tasavvur ettiği sorunların çözümünün önündeki engeli, sonunda Yahudi devleti olduğu anlaşılan, belirli bir düşman olarak tanımlayacak biçimde düzenlendiğini savunur. DSA programı, sömürüden, eşitsizlikten, güvensizlikten ve savaştan kurtulmuş ütopik bir dünya tasavvuruyla başlar ve ardından bunun gerçekleşmesini neyin engellediğini sorar. Anlatı, önce “patronları”, ardından somut bir düşman olarak İsrail’i suçlar. DSA programı siyasi özgürlüğün nasıl bir biçim alacağına ilişkin somut bir tasavvur içermediği için temelindeki birlik, ortadan kaldırılması kurtuluş vaat eden ortak bir düşmanın varsayılmasına dayanır. Lewin bu sonuca varmaktan kaçınsa da DSA, söz konusu ortadan kaldırma eyleminin muhtemel faili olarak, yirminci yüzyılda ortaya çıkan totalitarizm türlerinin en yakın eşdeğeri hâline gelmiştir. Böylece sosyalizmin kapitalistleri şeytanlaştırmasını, faşizmin Yahudileri hedef almasıyla fiilen birleştirmektedir.

Russell A. Berman, Ukrayna ve Gazze’deki savaşların Amerikan stratejik düşüncesindeki köklü dönüşümü hızlandırdığını savunur. Uluslararası normlarla jeopolitik gerçeklikler arasında giderek büyüyen uçurum, değerlere dayalı dış politikadan ulusal çıkarların daha çok pazarlığa dayalı biçimde gözetilmesine doğru bir geçişi teşvik etmektedir. Bu iki savaş temelde farklı çatışma türlerini temsil eder. Ukrayna’daki savaş, uluslararası alanda tanınmış topraklar üzerinde egemen devletler arasında yürütülen, ağırlıklı olarak konvansiyonel ve “Vestfalyacı” nitelikte bir savaştır. Gazze’deki savaş ise buna karşılık İsrail’i, terörist yöntemlere ve asimetrik savaşa başvuran devlet dışı bir aktör olan Hamas’la karşı karşıya getirmektedir. Bu farklılık, öncelikle devletler için tasarlanmış hukuk normlarının devlet dışı aktörlere aynı şekilde uygulanamaması veya aynı ölçüde yürürlüğe konulamaması nedeniyle uluslararası hukukun zayıflıklarını açığa çıkarmaktadır. Çatışmalar, “kurallara dayalı düzen”in yerini coğrafyaya, toprak kontrolüne, maddi çıkarlara ve büyük güç rekabetine yeniden ağırlık verilmesine bıraktığını göstermektedir. Uluslararası kurumlar ve soyut normlar otoritelerini yitirirken bilgi savaşı ve propagandanın önemi, siyasi iradenin oluşumunda ahlaki boyutun hâlâ hayati olduğunu göstermektedir.

Ethan Stoneman ve Joseph Packer, üretken yapay zekânın yalnızca akademik istihdamı veya fikrî mülkiyeti değil, yazının insani niteliğini de tehdit ettiğini savunur. Büyük dil modelleri, dili insan yazarlığının bedensel deneyimi ve sorumluluğu olmaksızın ayıklanabilen, yeniden birleştirilebilen ve yeniden üretilebilen, bağlamından koparılmış verilere dönüştürür. Stoneman ve Packer, okunabilirliği esas alan yazı anlayışının karşısına Leo Strauss’un ezoterik yazı kavramının yeniden canlandırılmasını önerir. Geleneksel olarak ezoterik yazarlar anlamları “satır aralarında” gizlemiş ve bunları yalnızca kasıtlı çelişkileri, eksiltmeleri ve dolaylı anlatımları fark edebilen dikkatli okurlara aktarmıştır. Gizli anlam, ancak açıkça ifade edilenlerin ardındaki gerçek anlamı belirleyebilecek yargıda bulunma yetisini kullanabilen biri tarafından ortaya çıkarılabilir. Dolayısıyla ezoterik metinler, yalnızca açık metin üzerinde işlem yapan ve bu nedenle dilin yüzeyinde kalan üretken yapay zekânın işlemleri açısından anlaşılmaz olabilecek alternatif bir dil biçiminin imkânını sunmaktadır.

Clifford Angell Bates Jr., Marcel Gauchet’nin modern demokrasiye ilişkin açıklamasını “teolojik-siyasi” sorun bağlamında inceler. Gauchet, sekülerleşmenin kutsalı ortadan kaldırmadığını, onu aşkın dinî otoriteden siyasi yapılara taşıdığını savunur. İlk olarak Nazizm ve Stalinizm, dinî otoritenin yerine “yarı dinî” siyasi hareketleri koymuştur. Bu hareketlerin çöküşünden sonra demokratik toplumda birey kutsal hâle gelmiştir. Ancak toplumun birey etrafında örgütlenmesi, kolektif dayanışmayı zayıflatmakta ve siyasi kimliği parçalamaktadır. Küreselleşme ve neoliberalizm, faaliyetleri bireysel çıkarlar doğrultusunda yönlendirerek bu gerilimleri daha da derinleştirmektedir. Bununla birlikte Gauchet, demokrasinin çoğulculuğunu ve değişen koşullara uyum sağlayabilen kurumlarını, seküler bir çağda bireysel özerklik ile kolektif yönetimi uzlaştırmanın en iyi yolu olarak görmektedir.

*David Pan, California Üniversitesi Irvine Kampüsü’nde Avrupa Dilleri ve Çalışmaları profesörüdür. Daha önce St. Louis Washington Üniversitesi, Stanford Üniversitesi, Pennsylvania Eyalet Üniversitesi ve McKinsey & Company’de görev yapmıştır. Primitive Renaissance: Rethinking German Expressionism (2001) ve Sacrifice in the Modern World: On the Particularity and Generality of Nazi Myth (2012) adlı kitapların yazarıdır. Ayrıca J. G. Herder, Heinrich von Kleist, Friedrich Nietzsche, Franz Kafka, Walter Benjamin, Ernst Jünger, Bertolt Brecht, Carl Schmitt ve Theodor Adorno üzerine yazılar yayımlamıştır. Telos dergisinin editörüdür.

Kaynak: https://www.telospress.com/telos-216-fall-2026-dangers-to-democracy/

SOSYAL MEDYA