İsrail’i Eleştirmenin Bedeli:
Haziran 2026’nın ilk günleri, Batı demokrasilerinde ifade özgürlüğü tartışmasını yeniden alevlendiren bir gelişmeye sahne oldu. Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı, Türk asıllı ABD vatandaşı iki tanınmış medya figürünü —Twitch yayıncısı ve siyasi yorumcu Hasan Piker ile bağımsız medya kuruluşu The Young Turks’ün kurucusu Cenk Uygur’u— ülkeye girişten menetti. Her ikisi de Londra’da düzenlenen SXSW (South by Southwest) festivalinde konuşmak ve Oxford Union’da söyleşilere katılmak üzere Birleşik Krallık’a gelmeyi planlarken, hâlâ geçerli olan vizelerinin iptal edildiğini öğrendi. Uygur, uçağa binmeye çalışırken bu kararla yüz yüze geldi; Piker ise gelişmeyi X platformunda kamuoyuyla paylaştı. Birleşik Krallık İçişleri Bakanlığı, kararı bürokratik bir gerekçeye dayandırdı. Buna göre her iki ismin Birleşik Krallık’ta bulunmaları “kamu yararına aykırı olabilir.” ifadesine yer verildi. Resmi açıklamanın satır aralarında ise söz konusu karar, ikili hakkında İsrail sorunun üzerinden yürütülen yoğun baskı kampanyasının ürünü olduğuna dair güçlü sinyaller veriyor.
Piker, Uygur ve Yasaklanma Gerekçeleri
Hasan Piker, 34 yaşında Türk-Amerikalı bir Twitch yayıncısı ve siyasi yorumcudur. Sosyal medya platformlarında 11 milyonu aşkın takipçiye ulaşan Piker, ABD’nin genç sol seçmen tabanında son derece etkili bir figür olarak öne çıkmaktadır. Başta Gazze olmak üzere Filistin meselesi üzerine yaptığı uzun soluklu canlı yayınlarıyla tanınan Piker, kendisini Siyonizm karşıtı ama Yahudi karşıtı olmayan biri olarak tanımlamakta; bu ayrımı sık sık vurgulamaktadır. Cenk Uygur ise 56 yaşında avukat, aktivist ve medya girişimcisidir. Kurucusu olduğu The Young Turks, sol eğilimli bağımsız yayıncılık alanında öncü bir çevrimiçi platform olarak konumlanmaktadır. Uygur, 2024 ABD başkanlık seçimlerinde Demokrat ön seçim yarışına da kısa süreliğine katılmıştır; Piker ise aynı zamanda onun yeğenidir.
İngiliz İçişleri Bakanlığı’nın resmi açıklamasında kararın gerekçelerine ilişkin somut bir bilgiye yer verilmemiş olsa da basına sızan bilgiler tablonun ana hatlarını ortaya koymaktadır. Buna göre yasağın temelinde her iki ismin de Yahudi karşıtlığını körükleyebileceği yönündeki kaygılar yatmaktadır. Nitekim İşçi Partisi Milletvekili David Taylor ve 7 Temmuz 20025’teki El Kaide’nin Londra saldırılarından sağ kurtulan Christian Fisher gibi isimler, İçişleri Bakanlığı’na baskı yaparak Piker’ın girişine izin verilmemesini talep etmişti. Yetkililer, Uygur’un İsrail’in Kongre aracılığıyla ABD siyasetini yönlendirdiğine dair iddialarını ve İsrail’in eylemlerini soykırım olarak nitelendirmesini, kamu düzenini tehdit eden unsurlar olarak değerlendirmektedir. Piker geçmişte dile getirdiği bazı tartışmalı ifadeler —2019’daki “Amerika 11 Eylül’ü hak etti” açıklaması (sonradan özür dilemiştir), Hamas’ın İsrail’den “bin kat daha iyi” olduğu yönündeki sözleri, bu kararın arka planında belirleyici rol oynamış görünmektedir.
Birleşik Krallık’taki Siyonist baskı açısından bu tür yasakların ne ilk ne de son olacağı söylenebilir. Yakın zamanda ABD’li rapçi Kanye West’in ülkeye girişi de Siyonizm karşıtı değil, açıkça Yahudi düşmanı ve Nazi yanlısı söylemleri gerekçesiyle engellenmiştir. Öte yandan İçişleri Bakanlığı, ırkçıların bir araya geldiği ve İslamafobi’nin tavan yaptığı “Unite the Kingdom” mitinginden önce başta Hollandalı yayıncı Eva Vlaardingerbroek olmak üzere çeşitli aşırı sağcı figürlerin de girişini yasaklamıştır. Şu hâlde Piker ve Uygur yasağı, kendine özgü bir münferit karar olmayıp daha kapsamlı ve giderek genişleyen, Siyonist baskının güç kazandığı bir eğilimin parçasıdır.
İfade Özgürlüğü Açısından Ne Anlama Geliyor?
Bu karar, siyasi açıdan kritik sorular doğurmaktadır. Elbette egemenlik ilkesi çerçevesinde Birleşik Krallık, yabancı uyrukluların kendi topraklarına girişini kısıtlama konusunda tartışmasız bir hukuki yetkiye sahiptir. Piker ve Uygur Amerikan vatandaşı olduklarından bu mesele; ifade özgürlüğünü güvence altına alan İnsan Hakları Yasası veya Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin doğrudan koruma kapsamı içine tam olarak girmemekte, dolayısıyla basit bir iç hukuk sorununa indirgenemeyecek yapısal bir boyut taşımaktadır.
Bununla birlikte, İngiliz demokrasisini tanımlayan gelenek ve ilkeler açısından bakıldığında, söz konusu karar son derece rahatsız edici bir nitelik taşımaktadır. Aslında bu yasak, Filistin davası/İsrail sorunu ilgili ifade özgürlüğü üzerindeki çok daha kapsamlı bir baskının somut bir yansımasıdır. Söz konusu baskı, Ekim 2023’ten bu yana sistematik bir biçimde tırmanmaktadır. Nitekim Kral’s College London’da disiplin süreciyle karşılaşan Filistin yanlısı bir Mısırlı öğrencinin sınır dışı edilme tehdidiyle yüz yüze gelmesi de bu baskının en çarpıcı örnekleri arasında yer almaktadır.
Daha da can sıkıcı olan husus, kararın içerdiği derin çelişkidir. Uygur, bu çelişkiyi bizzat dile getirmiştir. Uygur’a göre, kendisinin İsrail’in diğer hükümetler üzerinde nüfuz kurduğuna dair görüşleri gerekçesiyle yasaklandığını, oysa bu yasağın bizzat kendisinin, yabancı hükümetlerin iç siyasi tartışmayı şekillendirebildiğine ilişkin tezini fiilen doğruladığını belirtmiştir. Bu durum özünde kendi içinde derin çelişkiler üreten, adeta Kafkaesk bir kısır döngüdür. Buradaki asıl sorun ise ölçüt tutarsızlığında yatmaktadır. Nitekim Birleşik Krallık’ın Uygur ve Piker’in ülkeye girmesini engelleyen bu kararı, seçici bir uygulama örüntüsünün parçasıdır. Zira benzer yasaklar hem aşırı sağcı figürlere hem de Filistin yanlısı seslere uygulanmış; ancak gerekçelendirme biçimleri birbirinden belirgin şekilde ayrışmıştır. Bu asimetri, kararın kamu düzeni kaygısından değil, siyasi tercihten beslendiği izlenimini güçlendirmektedir. Gerçek bir tarafsızlık testinin cevabını bekleyen soru şudur: Birleşik Krallık, İsrail’i değil de başka herhangi bir devleti benzer bir şiddetle eleştiren figürlere de aynı işlemi uygulayabilir mi? Örneğin Uluslararası Ceza Mahkemesi tarafından hakkında tutuklama kararı olan Netanyahu ve Gallant’ın veya Batı Şeria’da Filistinlilerin topraklarını çalan terörist yerleşimcilerin ülkeye girişi yasaklanabilir mi?
Siyonizm mi, Yahudi Düşmanlığı mı?
Bu olayın entelektüel açıdan en çetrefilli boyutu, Yahudi karşıtlığı ile İsrail politikalarına yönelik eleştiri arasındaki sınırın nerede çizileceğine ilişkin kronik tartışmada düğümlenmektedir. Dünyanın birçok yerinde olduğu gibi İsrail eleştirisi antisemitizm ile (Yahudi düşmanlığı) eşdeğer tutulmakta; bu durumdan ötürü İsrail’in soykırım işlemesine rağmen eleştirilmesinin önüne ket vurulmaktadır. Buna gerekçe olarak Piker ve Uygur’un bazı açıklamaları da gösterilmektedir. Örneğin Piker’in 7 Ekim günü yaşanan olayları İsrail söylemi üzerinden okumaması, Uygur’un Jeffrey Epstein’in Mossad ile çalıştığını iddia etmesi — ki bunlar doğru — ve “Amerika Yahudiler tarafından işgal altında” gibi ifadeler, Siyonist baskı unsurları tarafından Birleşik Krallık’a girişlerini engellemeye bahane olarak sunulmuştur.
Yahudi akademisyenler ve gazeteciler de dahil olmak üzere pek çok kişi, İsrail’in Gazze saldırılarını soykırım olarak nitelendirmektedir. Nitekim BM soruşturması, Uluslararası Af Örgütü, İnsan Hakları İzleme Örgütü ve BtSelem gibi İsrail merkezli kurumlar da bu sonuca ulaşmıştır. Eğer Birleşik Krallık, “soykırım” kelimesini Yahudi karşıtlığının kanıtı olarak kabul etmeye başlarsa uluslararası hukuk perspektifinden üretilen meşru akademik söylemin kamusal alandan dışlanması kaçınılmaz hale gelir. Bu da gerek Birleşik Krallık’ın imajı gerekse Batı siyaseti için Siyonizm’e bağımlılık noktasında son derece tehlikeli bir sürecin halen aktif biçimde ilerlediğini göstermektedir. Dahası Uygur ve Piker’in Birleşik Krallık’a girmelerinin yasaklanması daha kalıcı ve yapısal bir mesajın somut ifadesine dönüşmektedir. İsrail, Birleşik Krallık’ta teknik olarak eleştirilebilirken pratikte İsrail eleştirisinin maliyeti giderek ağırlaşmaktadır. Öğrenciler disiplin süreçleriyle karşılaşmakta, ziyaretçiler sınırda geri çevrilmekte, akademisyenler ise otosansür baskısıyla boğuşmaktadır. Bu tablo, münferit kararlardan ziyade birbirini besleyen ve pekiştiren sistemik Siyonist baskı mekanizmasına işaret etmektedir. Sonuç olarak bu yasak Birleşik Krallık’ın giderek daha fazla altına girdiği yapısal, İsrail yanlısı bir otoriterliğin somut göstergesidir. Bu anlamda bu süreç İsrail’in, Filistin davasını yalnızca güvenlik değil, diplomatik ve ideolojik bir mercekten yönettiğini, Siyonist baskıya birçok Batı ülkesinin boyun eğdiğini göstermektedir.
