Avrupa’nın Afrika üzerindeki sömürge geçmişi ve bıraktığı yıkıcı miras çoğu zaman yüzeysel anlatılarla geçiştirilen; ancak derinlemesine incelendiğinde oldukça sert, kirli ve karanlık bir tabloyu ortaya koyan bir süreçtir. Bu nedenle, sömürgecilik sonrası kurulan düzenleri ve bu düzenlerin toplumlar üzerindeki etkilerini anlamaya yönelik çalışmalar, yalnızca tarihsel bir merakı gidermekten öte, bugünün dünyasını kavrayabilmek açısından da büyük önem taşımaktadır. Özellikle apartheid gibi sistemlerin detaylı biçimde ele alındığı araştırmalar, bu karanlık geçmişin somut örnekler üzerinden anlaşılmasına katkı sağlamaktadır. Uluslararası literatürde Güney Afrika’daki apartheid rejimi hakkında önemli akademik çalışmalar yapılmıştır. Türkiye’de ise etnisite bağlamında tarihsel ve teorik analiz yapılarak ele alınan çalışmalar oldukça sınırlıdır. Güney Afrika: Etnisite, Toplum ve Siyaset*, Fatih Şen tarafından doktora çalışmasına dayalı olarak hazırlanmış olsa da, yalnızca akademik bir metin olmanın ötesine geçen, okuyucuyu belirli bir tarihsel gerçeklikle yüzleştiren bir eser niteliği taşır. Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, Türkiye’nin genellikle Ortadoğu, Avrupa ya da Asya gibi coğrafi ve tarihsel olarak daha yakın ilişkiler kurduğu bölgelerin dışına çıkarak, görece uzak bir coğrafya olan Güney Afrika Cumhuriyeti’ni ele almasıdır. Bu tercih, Türkiye’nin küresel bir aktör olma iddiası çerçevesinde, zorunlu olmayan fakat bilinçli biçimde kurulan ilişkilerin anlaşılması açısından anlamlı bir örnek sunmaktadır. 2 yıllık saha çalışmasını da içeren bir çabanın ürünü olarak ortaya çıkan eser Türkiye’de apartheid kavramının anlaşılması ve Avrupa’nın Afrika’daki sömürgeleştirme faaliyetlerinin izlerinin doğru okunmasına önemli katkı sunmaktadır.
Eser, beş ana bölümden oluşan düzenli bir yapı takip etse de, okuma sürecinde bu yapıdan ziyade içerdiği örnekler ve anlatılanların çarpıcılığı öne çıkmaktadır. Özellikle apartheid kavramının ele alınış biçimi, kitabı sıradan bir kavramsal tartışmanın ötesine taşır. Literatürde çoğunlukla ırkçılık, ayrımcılık ya da renk ayrımı gibi genel ifadelerle tanımlanan apartheid, bu çalışmada 1948-1994 yılları arasında Güney Afrika’da iktidarda bulunan beyaz yönetimlerin hem iç hem dış politikalarını belirleyen somut bir sistem olarak detaylandırılmaktadır. Kitap, bu sistemin yalnızca bir “ayrımcılık” söylemi olmadığını; gündelik hayatın en mahrem alanlarına kadar uzanan, hukuki ve kurumsal bir düzen olduğunu açık biçimde ortaya koymaktadır.
Örneğin, 1927 tarihli Ahlaksızlık Yasası ile farklı ırklar arasında cinsel ilişkinin yasaklanması, 1950’de karma evliliklerin tamamen yasadışı ilan edilmesi ve bu yasağın ülke dışında yapılan evlilikleri dahi kapsayacak şekilde genişletilmesi, rejimin bireylerin en özel alanlarına kadar müdahale ettiğini göstermektedir. 1957’de Cinsel Suçlar Yasası adıyla yeniden düzenlenen bu çerçeve, yalnızca evliliği değil, farklı ırklar arasındaki her türlü ilişkiyi suç haline getirmiştir.
Benzer şekilde 1950 tarihli Nüfus Kayıt Yasası ile toplumun “beyazlar, melezler ve yerliler (Bantu)” şeklinde sınıflandırılması ve 1959’da “melez” kategorisinin yedi alt başlığa ayrılması, apartheid rejiminin insanları yalnızca ayırmakla kalmayıp onları sürekli yeniden tanımlayan bir mekanizma kurduğunu göstermektedir. Bu sınıflandırma, yalnızca kimlik meselesi değil; aynı zamanda haklara erişimin de temel belirleyicisi haline gelmiştir.
Yerleşim politikaları da bu ayrımcılığın en görünür alanlarından biridir. 1934 tarihli Gecekondu Yasası ile başlayan süreç, 1950’de Gruplar Yasası ile daha sistematik bir hale getirilmiş ve yıllar içinde sürekli genişletilmiştir. Bu yasa kapsamında onlarca şehir ve kasabada belirli alanlar “grup bölgesi” ilan edilmiş, binlerce aile yaşadıkları yerleri terk etmek zorunda bırakılmıştır. Üstelik bu uygulama yalnızca siyah nüfusu değil, Hintli ve Pakistan kökenli toplulukları da kapsayarak geniş bir kesimi yerinden etmiştir.
Gündelik yaşamda ise ayrımcılık çok daha somut hale gelmektedir. 1953 tarihli Ayrıştırma Yasası ile farklı ırklar arasında eşitliği sağlama yükümlülüğü ortadan kaldırılmış; üniversitelere girişten toplu taşıma araçlarına, plajlardan hastanelere kadar hemen her alanda beyazlara yasal ayrıcalıklar tanınmıştır. University of Cape Town ve University of the Witwatersrand gibi kurumlara “beyaz olmayan” öğrencilerin kabulü dahi özel izne bağlanmıştır. Bu durum, eğitimden sağlığa kadar tüm kamusal alanların sistemli biçimde ayrıştırıldığını göstermektedir.
Kitapta dikkat çeken bir diğer önemli nokta ise, apartheid rejiminin yalnızca siyasi ve hukuki değil, aynı zamanda ideolojik ve dini boyutlarının da ele alınmasıdır. Özellikle kilise ile ilişkilendirilen misyonerlik faaliyetlerinin incelenmesi, rejimin nasıl meşrulaştırıldığını anlamak açısından farklı bir perspektif sunmaktadır. Bu yaklaşım, okuyucuya apartheid sisteminin yalnızca baskıdan ibaret olmadığını, aynı zamanda belirli düşünsel zeminler üzerinde inşa edildiğini de göstermektedir.
Son olarak verilen sayısal veriler, sistemin boyutlarını daha da çarpıcı hale getirmektedir. 1952-1962 yılları arasında yaklaşık 3.8 milyon mahkûmiyet kararının verilmiş olması, yalnızca yasaların sertliğini değil, aynı zamanda uygulamadaki keyfiliği ve baskının yaygınlığını da gözler önüne sermektedir.
Genel olarak bakıldığında eser, akademik bir çalışmanın disiplinli yapısını korurken, içerdiği somut örnekler ve detaylar sayesinde okuyucuda güçlü bir farkındalık oluşturmaktadır. Güney Afrika gibi Türkiye açısından doğrudan bir zorunluluk ilişkisi bulunmayan bir coğrafyanın ele alınması ise, çalışmayı yalnızca tarihsel bir inceleme olmaktan çıkarıp daha geniş bir perspektife yerleştirmektedir. Bu yönüyle kitap, hem bilgi veren hem de düşündüren bir metin olarak öne çıkmaktadır.
*Şen, F. (2022). Güney Afrika: Etnisite, toplum ve siyaset. Araştırma Yayınları.
