Orta Doğu’da savaş konuşmaları sosyal medyada yaygın biçimde dolaşıyor; ancak bunlar yalnızca İran’la ilgili olan savaşla sınırlı değil. Bu tartışmaların küçük ama önemli bir bölümü, henüz başlamamış bir çatışmayla ilgilidir. Bir yıldan uzun süredir yorumcular ve siyasetçiler, İsrail ile Türkiye arasında olası bir çatışma konusunda uyarılarda bulunuyor. Bu varsayımsal karşı karşıya gelişin arkasında ise Suriye, Filistin toprakları ve genel olarak bölgesel güvenlikle bağlantılı bir dizi mesele bulunuyor. Aralık 2025’te İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu, Ankara’yı dolaylı biçimde Levant üzerinde Osmanlı imparatorluk hakimiyetini yeniden kurmak istemekle suçladı. Buna karşılık olarak Türklerin “bunu akıllarından bile geçirmemeleri gerektiğini” söyledi. Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Türkiye’sindeki yetkililer ise olası bir İsrail acil durum senaryosu konusunda daha tarafsız bir çizgi izledi. Ancak gece yayınlanan televizyon programlarında yorumcular, İsrail Savunma Kuvvetleri ile çatışma ihtimalinden kaçınmadı. Özellikle pervasız yorumcular, Türk kuvvetlerinin muhtemelen 72 saat içinde İsrail’in başkentini ele geçireceğini öne sürdü.
İran etrafında şu anda devam eden çatışma, gerilimi daha da artırdı. Eski Başbakan Naftali Bennett’in, Türkiye’nin İran İslam Cumhuriyeti’ne benzer yeni bir tehdit oluşturduğu yönündeki uyarısı büyük bir tepki fırtınasını tetikledi. Amerika’daki İsrail yanlısı çevreler bu görüşü destekledi. Önde gelen bir eleştirmenin ifadeleriyle Türkiye, bir güç olarak kontrolsüz bırakılması halinde potansiyel olarak “İran İslam Cumhuriyeti kadar tehlikeli bir düşman”dır. Türk yetkililer bugüne kadar doğrudan karşılık vermeyi reddetti. Recep Tayyip Erdoğan, İsrail-ABD’nin İran’a yönelik saldırısını kınarken yalnızca Türkiye’nin kararlılığına ilişkin belirsiz vaatlerde bulundu. Sosyal medya platformu X’te (eski adıyla Twitter) yaptığı açıklamada, “Türkiye artık eski Türkiye değil” dedi ve şu ifadeyi ekledi: “Herkes hesabını buna göre yapsın …”
İsrail-Türkiye çatışmasının ortaya çıkabileceği çeşitli olası sahneler bulunmaktadır. Geçen yıl Palmira yakınlarındaki bir hava üssünün bombalanması ve İsrail’in Kürt militanlara yönelik destek açıklamaları, iki ülke arasındaki en olası savaş alanının Suriye olabileceğini göstermektedir. İsrail veya Türkiye içinde gerçekleştirilecek gizli girişimler ya da örtülü faaliyetler de silahlı çatışmaya yol açabilecek potansiyel bir kıvılcım oluşturabilir. Buna rağmen, en azından bazı olasılık piyasalarının değerlendirmelerine göre, Türkiye ile İsrail arasında yakın zamanda bir savaş çıkma ihtimali düşük kalmaktadır. Gerçekten de mevcut krizin değişken yapısı, Türkiye ile İsrail arasında gelecekte yaşanabilecek bir karşı karşıya gelişin öngörülmesini zorlaştırmaktadır. Belki de daha uygun soru, böyle bir çatışmayı hangi faktörlerin tetikleyebileceğidir. Olası senaryolardan biri, Türkiye ordusunun karşı karşıya bulunduğu yaklaşan bir krizden kaynaklanabilir. Ankara, ülkenin silahlı kuvvetlerini yeniden yapılandırma ve modernize etmeye yönelik onlarca yıllık çabasını sürdürürken artık kritik ancak hassas bir soruya yanıt vermek zorundadır: Türkiye, İsrail’le savaşmaya aktif biçimde hazırlanmalı mı? Bu soruya verilecek yanıt, Erdoğan’ı askeri modernizasyon gündeminin bazı yönlerini yeniden değerlendirmeye zorlayabilir. Savunma önceliklerinin değişmesi halinde, isteyip istemediğinden bağımsız olarak İsrail ile savaşın patlak vermesini hızlandırabilir.
Türkiye Savunma Sanayiinin Yol Ayrımı
Sürekli devam eden hararetli söylemlere rağmen, hem Türkiye’nin hem de İsrail’in doğrudan bir çatışma ihtimalini en aza indirmeye çalıştığını gösteren işaretler bulunmaktadır. Geçen mart ayında İsrail savaş uçaklarının Suriye’de kurulması planlanan bir Türk hava üssünü vurmasının ardından, tarafların daha fazla şiddeti önleme umuduyla bir çatışma önleme hattı kurma konusunda anlaştıkları bildirildi. Bu yılın ocak ayında Türkiye, İsrail’in kuzeydoğudaki özerk Kürt güçlerine yönelik Suriye saldırısını engellemeyi reddetmesinden cesaret aldı. İsrail’in şu anda hem İran hem de Hizbullah ile bir çatışmanın içinde olması nedeniyle, Ankara’daki gözlemciler İsrail’le yakın zamanda bir savaş çıkmayacağına dair güvenlerini koruyor. Bununla birlikte, Türkiye’nin büyüyen savunma sanayiinin gücü ve niyetine ilişkin çelişkili algılar, hem İsrail’de hem de Türkiye’de huzursuzluğu körüklemeyi sürdürüyor.
Türkiye’nin büyüyen savunma sektörüne yönelik uluslararası farkındalık son on yılda istikrarlı biçimde arttı. Ankara’nın silah sanayiini geliştirme çabalarının göstergeleri, Ukrayna’da Türk insansız hava araçlarının kullanılmasından Sahra Altı Afrika ve Asya’daki çok sayıdaki silah anlaşmasına kadar uzanıyor. İç kamuoyu, yeni savaş gemilerinin denize indirilmesini ve sabit kanatlı hava araçlarının test edilmesini Türkiye’nin daha parlak geleceğinin ek kanıtları olarak gösterebilir. Ülkenin medyası, bu gelişmelerin her birini Türk ordusunun hem bugüne hem de geleceğe hazır olduğunun işaretleri olarak öne çıkardı. Muhalif sesler basında ya da Türk televizyonlarında neredeyse hiç görülmüyor. Aksine yorumcular, İsrail Savunma Kuvvetleri gibi güçlerle kıyaslandığında bile Türkiye’nin silah envanterinin üstünlüğüyle düzenli olarak övünüyor.
Daha yakından bakıldığında ise ortaya son derece farklı bir tablo çıkıyor. Türk medyasında övgüyle sunulan askeri sistemlerin önemli bir bölümü hâlâ geliştirme aşamasında bulunuyor. Bu liste; Türkiye’nin büyük övgü toplayan beşinci nesil savaş uçağı Kaan’ı, sabit kanatlı bir insansız hava aracı olan Kızılelma’yı ve yakın zamanda test edilen iki orta menzilli balistik füze olan Cenk ile Tayfun’u içeriyor. Altay ana muharebe tankının hikâyesi de aynı derecede dikkat çekicidir. Prototip üretimine ilişkin planlar 2007’ye kadar uzanmasına rağmen, üreticiler seri üretimin başlangıcını ancak 2025’in sonlarında duyurdu. Medya kaynakları, Türk ordusunun aktif hizmette yalnızca üç tanka kadar düşen bir sayıya sahip olduğunu belirtiyor. Hâlihazırda hizmette bulunan daha modern platformlar arasında ise, İsrail ordusu gibi yakın denk bir düşmana karşı büyük fayda sağlayabilecek hiçbir sistemin bulunmaması muhtemeldir. Başlangıçtaki övgülere rağmen, Ukrayna ordusu artık Türkiye’nin çokça övülen insansız hava aracı sistemi TB-2 Bayraktar’ı çok az kullanıyor. Belki de en endişe verici unsur, ülkenin hava savunmasının mevcut durumudur. Çelik Kubbe adı verilen kapsamlı bir hava savunma sistemi kurma vaatlerine rağmen, Ankara hâlâ Türkiye’ye hava saldırılarına karşı belirli ölçüde koruma sağlamak için NATO unsurlarına dayanıyor görünmektedir. Erdoğan’ın iç politikadaki eleştirmenleri, NATO güçlerinin mart ayında Türkiye hava sahası üzerinde dört İran füzesini engellemesinin ardından bu gerçeğe dikkat çekti.
Ankara’nın modernizasyon çabaları ilk başladığında, Türkiye’nin gündemi görece mütevazı güvenlik öncelikleri tarafından şekillendiriliyordu. Örneğin insansız hava aracı teknolojisine yapılan ilk yatırımlar, ordunun isyancılarla — özellikle de Kürdistan İşçi Partisi ile bağlantılı olanlarla — mücadelesini geliştirme arzusunu yansıtıyordu. Daha ucuz ve yerli üretim silahların geliştirilmesi de Türk ordusunun daha önce yaptığı yabancı askeri alımların yüksek maliyetlerini dengeledi ya da onların yerini aldı. Erdoğan’ın uzun süre İsrail ile bir çatışma ihtimalini göz ardı etmiş olması muhtemeldir. Gazze ve Lübnan’a yönelik operasyonların ardından ise yaklaşımı değişti. 2024 yılında bir dinleyici topluluğuna hitaben yaptığı konuşmada, “İsrail’in Filistin’e bunları yapamaması için çok güçlü olmalıyız” dedi. “Karabağ’a nasıl girdiysek ve Libya’ya nasıl girdiysek, [İsrail’e] de aynısını yapacağız.” Sözlerini sürdürürken, Türkiye’nin gelişmekte olan savunma sektörünün neden bu kadar önemli olduğunu da açıkladı. “Bunu yapmamızı engelleyen hiçbir şey yok. Sadece bu adımları atacak kadar güçlü olmamız gerekiyor.”
Ankara’nın İsrail’e yönelik herhangi bir acil durum senaryosu için nasıl ya da gerçekten planlama yapıp yapmadığı açık değildir. Nesiller boyunca Ulusal Güvenlik Politikası Belgesi — Türkiye’nin resmî ulusal güvenlik stratejisi — kamuoyundan gizlenen bir devlet sırrı oldu. 2024 yılındaki medya haberleri, ülkenin Ulusal Güvenlik Konseyi’nin Türk güvenlik önceliklerine ilişkin dört yıllık kurumlar arası incelemeyi tamamladığını duyurdu. Belgenin resmî özetinde İsrail, özellikle Suriye ve Gazze gibi bölgelerde “bölgesel istikrarın sağlanmasının” önünde bir engel olarak tanımlanıyor. Belgenin tam içeriği ise bugüne kadar yayımlanmış değil.
Savaşmaya Hazırlanmalı mı, Hazırlanmamalı mı?
Erdoğan’ın kamuoyuna açık biçimde söyledikleri, Türkiye’nin rakiplerini ve hasımlarını nasıl algıladığına dair yalnızca temel bir tablo sunar. Ne yazık ki son dönemdeki açıklama sicili, keskinlik ya da netlik bakımından bu tabloya pek az şey katmıştır. Yeni Türkiye’nin eskisinden daha güçlü olduğunu ilan etmenin ötesinde Erdoğan, komşu devletleri düşman olarak adlandırmaktan kaçınma eğilimindedir. Açık askeri harekât tehditleri ise daha da nadirdir. Muhtemelen en açık ve olağanüstü savaşçı ifadeleri Yunanistan’a yönelmiştir. Bir keresinde, hiçbir şeyin Türkiye’nin gece yarısı Yunan topraklarına girmesini engelleyemeyeceğine yemin etmişti. Başka vesilelerle de Atina’ya balistik füze fırlatma kabiliyetiyle üstü kapalı biçimde övünmüştü.
İsrail söz konusu olduğunda Erdoğan kendisini açıkça çok farklı bir açmaz içinde bulmaktadır. İsrail politikalarını kınarken pek az ölçülülük göstermiş, Tanrı’dan “Siyonist İsrail’i yok etmesini ve yerle bir etmesini” istemeye kadar varmıştır. Buna rağmen, kendi koalisyon ortaklarının Gazze’deki Filistinliler adına askeri müdahalede bulunulması yönündeki çağrılarını kabul etmeyi reddetmiştir. Türkiye’ye yöneltilen İsrail açıklamalarına mesafeli kalmış olsa da Erdoğan açıkça zor bir seçimle karşı karşıyadır: Bu söylemi görmezden gelip İsrail’le ilişkilerin yönetilebilir kalmasını mı umar? Yoksa bakanlarına silahlı çatışmalara hazırlanmaları talimatını mı verir?
Erdoğan’ın ilk seçeneği tercih etmesi için sağlam gerekçeler vardır. İsrail de Türkiye’yle askeri olarak karşı karşıya gelme konusunda kendi çetrefilli durumuyla karşı karşıyadır. Bir NATO üyesi ve Amerika Birleşik Devletleri’nin yakın müttefiki olarak Türkiye, başvurabileceği önemli bir uluslararası desteğe sahiptir. Dahası, birden fazla cephede art arda yaşanan savaşların ardından İsrail’in Türkiye’yle karşı karşıya gelmek için siyasi iradeden — maddi ve mali kaynaklardan söz etmeye bile gerek yok — yoksun olması mümkündür. İsrail’de iç belirsizlik de hüküm sürmektedir. Bir noktada Netanyahu’nun iktidar üzerindeki hâkimiyeti kırılacak ve Türkiye hakkında farklı fikirlere sahip yeni bir yönetimin önü açılacaktır. Tüm bu faktörler Erdoğan’ın geceleri daha rahat uyumasını sağlayabilir.
Ancak Erdoğan, İsrail’le askeri bir karşı karşıya gelişe hazırlanmanın gerekli olduğu sonucuna varırsa, önünde çok fazla iş ve belirsizlik bulunmaktadır. Öncelikle, bugün itibarıyla ordusunun karşı karşıya olduğu ciddi eksiklikleri dikkate almak zorundadır. Ülkenin hava kuvvetlerinin belkemiği olan F-16 filosu, Amerikan yaptırımları nedeniyle gelmeyen önemli maddi modernizasyonlara ihtiyaç duymaktadır. Katar ve Birleşik Krallık’tan yakın zamanda satın alınan Eurofighter’lar sorunu hafifletmeye yardımcı olabilir; ancak bu savaş uçakları hâlâ gelmiş değildir. Türk pilotların nasıl eğitileceği ve uçakların silahlarla nasıl donatılacağı da tam olarak çözüme kavuşturulması zaman alacak meselelerdir. Türkiye, deniz ve kara kuvvetlerinin büyüklüğü bakımından belirgin avantajlara sahiptir. Ancak İsrail’in savaşta sınanmış F-35 filoları gökyüzüne hâkim olursa, Türk denizciler ve askerler kendilerini ciddi ölçüde dezavantajlı durumda bulabilir.
Türkiye ve İran Savaşı’nın Dersleri
Koşullara bağlı olarak Ankara, bugün sahip olduğu orduyla savaşa girmeyebilir. Yeterli miktarda zaman — ve biraz da şans — bazı modernize edilmiş platformların tamamlanmasına ve hizmete alınmasına olanak sağlayabilir. Ancak Kaan gibi uçakların ya da Tayfun gibi füzelerin silahlı kuvvetlere entegre edilmesi, söylemesinden daha zor olabilir. Hava ve füze ekiplerinin eğitilmesi, yeni tesislerin inşa edilmesi ve bunların ordunun diğer kollarıyla koordinasyon içinde kullanılmasına yönelik planların hazırlanması da zaman ve sabır gerektirecektir. Ardından kaynaklar ve ölçek meselesi geliyor. Dünyanın İran üzerindeki hava savaşı sırasında tanık oldukları göz önüne alındığında, Ankara’daki yetkililer artık kaynaklarının büyük bölümünü hangi sistemlere yatırmaları gerektiğini değerlendirmek zorundadır. Başka bir ifadeyle, tam olarak kaç yeni uçağa, füzeye ve diğer sistemlere ihtiyaç duydukları ve bunun neden gerekli olduğu sorusu ortaya çıkmaktadır.
Türkiye’de medya ve düşünce kuruluşlarının ilgisi, önümüzdeki aylarda ve yıllarda hava savunmasının önemli ölçüde dikkat çekeceğini göstermektedir. İran savaşı başlamadan önce bile çeşitli Türk yayın organları Çelik Kubbe’nin kritik önemini vurguluyordu. Bir İsrail haber sitesi Türk hava savunmasını “tehlikeli bir gelişme” olarak nitelendirdiğinde, Türkiye’deki yorumcular bunu memnuniyetle karşıladı. Ancak sistemle ilgili en aşırı milliyetçi değerlendirmeler bile Çelik Kubbe’nin tam anlamıyla devreye alınmasının 2030’dan önce tamamlanmayacağını kabul etmektedir. İsrail-ABD’nin İran’a karşı yürüttüğü savaş, Erdoğan’ı daha da hızlandırılmış bir takvim için baskı yapmaya zorlayabilir.
Ankara’nın kendi balistik füze programı da bugün Türkiye’de eşit derecede yoğun tartışmalara konu olmaktadır. Çelik Kubbe örneğinde olduğu gibi, gazete ve televizyon haberleri Tayfun ve daha uzun menzilli Cenk gibi sistemlerin son testleri sırasında İsrail’de oluşan kaygıyı övgü dolu bir dille aktarmaktadır. Türk haber kanalları İran’ın İsrail hedeflerine yönelik başarılı saldırılarının görüntülerini düzenli biçimde yayımlarken, bazı analistler hükümetin yeni füzelerinin seri üretimine bu yıl başlamayı planladığını belirtti. Bununla birlikte, Türk silah sanayiinin kaç füze üreteceği muhtemelen Ankara’nın değerlendirmesi gereken sorulardan yalnızca biridir. Bu unsurların nerede konuşlandırılacağı ve nasıl kullanılacağı da İran’dan çıkarılan dersler ışığında ele alınması muhtemel meseleler olacaktır.
İstanbul’da her yıl düzenlenen Uluslararası Savunma ve Havacılık Fuarı’nın mayıs ayı başındaki açılışı, Türkiye’nin güvenlik gündemine ilişkin daha fazla soruyu beraberinde getirdi; çünkü ülkenin ilk kıtalararası balistik füzesi Yıldırımhan sürpriz biçimde tanıtıldı. Geliştiriciler, füzenin 3.000 kilograma kadar faydalı yük taşıyarak 6.000 kilometre menzilde hedefleri vurabileceğini açıkladı. Yıldırımhan’ın tanıtımı, üst düzey Türk liderler ve yorumcular arasında alışıldık bir alkış dalgasına yol açtı. Bir kablolu yayın kanalı, İsrailli yorumcuların füzenin yıkıcı potansiyeline ciddi tepki verdiği görüntüleri tekrar tekrar yayımladı. Bununla birlikte bazı Türk uzmanlar, böyle bir silahın yararını ve amacını sorgulamaktadır. Bir analistin sorduğu gibi, Türkiye neden bu kadar menzile sahip bir füzeye ihtiyaç duymaktadır? Eğer amaç İsrail dışındaki devletlerle savaşı caydırmaksa, Yıldırımhan’ın geliştiricilerinin aklındaki diğer potansiyel hedefler hangileriydi? Türkiye Savunma Bakanlığı tarafından yayımlanan bir video, Amerika Birleşik Devletleri’nin olası hedeflerden biri olabileceğini ima etmektedir. Sosyal medyaya yüklenen ve kablolu haber kanallarında tekrar tekrar yayımlanan görüntülerde füzenin Amerika’nın doğu kıyısındaki sivil ve askeri hedefleri vurduğu görülmektedir.
Uzun menzilli silahlar da dahil olmak üzere Türkiye’nin füze kapasitesinin sürekli geliştirilmesi, ülkenin yeni silahlarının maliyeti ve finansmanı konusunda da önemli soruları gündeme getirmektedir. Ankara’daki Ulusal Meclis kısa süre önce Savunma Bakanlığı’na bir önceki yıla kıyasla yüzde 30 oranında bütçe artışı sağladı. Türkiye’nin bu kaynağı kuvvetler arasında tam olarak nasıl dağıttığı, özellikle de tedarik açısından, büyük ölçüde kapalı bir alan olarak kalmaktadır. Belki de daha önemli unsur, yükselen enflasyonun Ankara’nın harcama gücü üzerindeki etkisidir. Türkiye’nin mevcut enflasyon oranı yüzde 30 civarında seyrettiğinden, bu bütçe artışının etkisinin önümüzdeki yıl boyunca azalması muhtemeldir. Savunma sektörüne daha büyük mali kaynak aktarımlarını üstlenmek ise daha da büyük bir zorluk oluşturabilir.
Yapsan da Yapmasan da…
Türk silahlı kuvvetlerinin bu ve diğer unsurlarına yönelik yatırımların hızlandırılması, Erdoğan’ın önemli ölçüde risk kabul etmesini gerektirmektedir. Haklı olsun ya da olmasın, savunma harcamalarının artırılması ve yeni silah sistemlerine daha fazla dikkat ayrılması, İsrail’in endişelerini kuşkusuz artıracaktır. Türk savunma üretiminin ölçeğinin genişletilmesi — özellikle insansız hava araçları, uçaklar ve balistik füzeler alanında — Tel Aviv’in Ankara’nın savaşa hazırlandığı yönündeki inancını daha da güçlendirebilir. Böylesine iddialı bir yeniden silahlanma programına bağlı kalınması, muhtemelen İsrail’in kaygılarını yatıştırmayı amaçlayan diplomatik ya da kamuoyuna dönük çabaların altını oyacaktır. Bu tür adımlar caydırıcılık sağlamaktan ziyade, İsrail’i olası bir Türkiye çatışması beklentisiyle benzer ölçüde proaktif önlemler almaya itebilir. İsrailli liderler, İran’la savaş deneyimlerinden muhtemelen kendi derslerini çıkarmış olacaktır; bu dersler de gelecekteki silahlanma yarışının daha da yoğunlaşmasına yol açabilir. Sonuç olarak, İsrail-Türkiye arasında bir yumuşama ihtimali giderek azalabilir.
Erdoğan yine de diplomasinin ve talihin gücüne güvenmeyi tercih edebilir. Savaş çıkması halinde, İsrail’in en az kendisi kadar — hatta daha fazla — kaybedeceği sonucuna varabilir. Ancak kendi iç politik hesapları Erdoğan’ı ters yöne çekebilir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri şu anda Mayıs 2028 için planlanmış durumda. Mevcut durumda ülkenin anayasası onun yeniden aday olmasını engelliyor. Bu engeli aşmanın bir yolunu bulup bulamayacağından bağımsız olarak, bu yarışın taşıdığı risk son derece büyüktür. Tehlikede olan yalnızca siyasi geleceği değildir. Erdoğan’ın mirası ve Adalet ve Kalkınma Partisi’nin iktidarını sürdürmesi de potansiyel olarak risk altındadır. Bu açıdan bakıldığında, İsrail’den gelen bir meydan okuma karşısında zayıf görünmek bir seçenek olmayabilir.
* Ryan Gingeras, Deniz Harp Okulu Bölgesel ve Uluslararası Çalışmalar Enstitüsü’nde profesör olarak görev yapmakta olup Türkiye, Balkanlar ve Orta Doğu tarihi alanlarında uzmandır. Türkiye ve Osmanlı İmparatorluğu tarihi üzerine çok sayıda kitabın yazarıdır. En son kitabı Mafia: A Global History’dir. Burada ifade edilen görüşler, Deniz Harp Okulu’nun, ABD Donanması’nın, Savunma Bakanlığı’nın veya ABD hükümetinin herhangi bir kurumunun görüşlerini yansıtmamaktadır.
Kaynak: https://warontherocks.com/ankaras-crossroads-rearmament-risk-and-the-prospect-of-war-with-israel/
