Ahlakın Ve Ahlaksızlığın Soykütüğü; İnsan Düşmanlığı & İnsan Eleştirisi

İnsan eleştirisi ile insana düşmanlık arasında ince bir çizgi var. İnsan eleştirisi, bir özeleştiridir. İnsanın doğasındaki eksikliklerin yaşamına çeşitli şekillerde; kötülük, zarar, ziyan, zulüm, yalan olarak yansıması, arzularının ihtirasının gemlenmemesi, davranışlarının kontrol edilmemesi gibi huyların eleştirilip bunlardan uzak durması, engellemesi, yapmaması için uyarma amaçlı ikazlardır. Ki, dini öğretiler, özellikle Kuran, bu anlamda çok sert bir insan eleştirisidir. İşte bu çerçeve içinde, insan eleştirisi, gerekli hatta zorunludur. Ama iblis diliyle bizatihi insan türüne düşmanlık düzeyine sapmadan.
Ağustos 27, 2026
image_print

‘Ey İnsan, seni savunuyorum, sana karşı!’

Nuri Pakdil

Ahlaksızlığın Soykütüğü; Seçilmiş Cehalet, Büyümeyen Çocukluk, İdraksiz Akıl

Transhümanizm, posthümanizm, yapay zeka, tekno-dijital metaverse çağı derken döndük tekrar kadim insan eleştirisine. Artık herkesin herkesten nefret ettiği, insan düşmanı olduğu, kimsenin kimseyi sevmediği, toplumsal ünsiyetten nefret edip bencil mağaralara kaçıldığı o ilk-el çağlara dönüyoruz. İnsanız tabi, teknoloji ürettikçe, yeni alet edevat icat ettikçe, farklı ev, ulaşım aracı, silah, eğlence ve eğitim araçları geliştirdikçe ilerleyip geliştiğimizi, daha üst bir ırka evrildiğimizi zannediyoruz. Sonra bir bakıyoruz ki, bir arpa boyu yol almışız, hatta aynı yerde dönüp duruyormuşuz. Sadece beynimizin ürettiği akıl oyunları evreninde şekiller, görüngüler, zaman-mekan algısı, teknolojik oyuncaklar değişmiş. İnsan hala aynıymış. ‘İnsanlar havada uçtular ama yerde öldüler’ demiş şair.

Aydınlar, entelektüeller, filozoflar, bilgeler, yine mızmızlanıp insandan şikayet ediyor, yine toplumları veya duruma göre bazı toplulukları, günah keçisi yapıp suçluyor, din adamları günahkarları, bilim adamları cahilleri, sanatçılar halkı, şehirliler köylüleri ötekileştirip aşağılıyor, hepsinin kökeninde tuhaf bir insan türü düşmanlığı var.

Oysa, İnsan eleştirisi ile insana düşmanlık arasında ince bir çizgi var. İnsan eleştirisi, bir özeleştiridir. İnsanın doğasındaki eksikliklerin yaşama çeşitli şekillerde; kötülük, zarar, ziyan, zulüm, yalan olarak yansıması, arzularının ihtirasının gemlenmemesi, davranışlarının kontrol edilmemesi gibi huyların eleştirilip bunlardan uzak durması, engellemesi, yapmaması için uyarma amaçlı ikazlardır. Ki, dini öğretiler, özellikle Kuran, bu anlamda çok sert bir insan eleştirisidir. İnsanı cahil, aklını kullanmayan, nankör, muhteris, haddini bilmeyen,  sapkın, sözünde durmayan, dünyaya, mala, güce, din adamlarına, uydurduğu putlara tapan, haksız yere öldüren, sorumluluğunu unutan, kendini bilmeyen vb. bir çok ifadeyle eleştirir. Bugün insanların bir şekilde dile getirdiği insana dair negatif bir çok özelliği Kuran zaten söyler ve bu huyları düzeltmesini, vazgeçmesini, uzak durmasını öğütler. Bunun yollarını da gösterir. İlginçtir, bir çok insan dinin zaten vazettiği bir çok eleştiriyi, dine mensup olanların yapmaya devam etmesine bakarak, dinleri suçlar. Misal Hristiyanlık da, İslam’da neredeyse imanın alameti olarak insana bu yönde nasihat vermiştir ama hristiyanların engizisyon, haçlı seferleri, sömürgecilik suçlarını veya müslümanların işledikleri suçları, günahları sanki dinlerinin emri ve o dine inanmalarının doğal sonucuymuş gibi bazı çevreler tarafından sürekli dindarların yüzüne vurulur. Oysa dinler tam da bu suç ve günahları engellemek için vazedilmiştir ve bu amaçla insan eleştirisini insanı eğitmek, düzeltmek, eksikliklerini tamamlamak, birbirlerine ve kendilerine zarar vermeden yaşamalarını sağlamak için yapar.

İnsan düşmanlığı ise, başka bir şeydir. Dini anlatılardaki İblisin ve şeytanın insan düşmanlığının devamıdır. Yaratılış mitolojisindeki İblis’in Adem’i kıskanıp, kandırarak yoldan çıkarması ve bu nedenle cennetten kovulma anlatısı, insanın iblise-şeytana uyduğu için eksiklik, hata, sapkınlık içine düştüğünü ve iblise-şeytana uymayarak kendini ve tanrıyı bulabileceğini vazeder. Bu anlamda insan düşmanlığı iblis-şeytan işidir. Özeleştiri ise Adem’in  günahın farkına varıp tövbe etmesidir.

Tarih boyunca olduğu gibi bugün de iblis-şeytan soyu insana yani ontolojik anlamda Adem soyuna daima düşmanlık etmiştir. Adem soyu ise daima iblise-şeytana uyduğu için yaptığı yanlışların özeleştirisini yapmıştır.

İşte bu çerçeve içinde, insan eleştirisi, gerekli hatta zorunludur. Ama iblis diliyle bizatihi insan türüne düşmanlık düzeyine sapmadan. Bugün herkes, yaygınlaşan, daha doğrusu medyayla da iyice görünür hale gelen yozlaşmalar, çürüme, katliam, yalan, yolsuzluk, fuhuş, zina, alkol, kumar, teşhircilik, röntgencilik, sapık ilişkiler, kifayetsiz ihtiras, ırkçılık, dolandırıcılık, vb. çeşitli kadim suç ve günahları bahane ederek  herkese, bizarihi insana düşmanlık yaparak iblisin-şeytanın tuzağına düşmektedir.

Ahlaksızlığın soykütüğü, İnsanı yoldan çıkaran iblis-şeytana uymak yani ona benzemek ve sonra bu benzeyişi unutturup bu bahaneyle bizatihi İnsana-Ademe- düşmanlık yapmaktır.

Ahlakın soykütüğü ise, İnsanı iblis-şeytan etkisinden, yani tüm kötü alışkanlıklardan arındırıp şerefli, haysiyetli, sorumluluk sahibi bir ahlakla donatmak için biteviye eleştiri-özeleştiri (nasihat ve tövbe) yapmaktır.

Aşağıdaki satırlar, bu anlamda insan eleştirisi, hatta özeleştiridir.

Yaygın öğretim; Eğitimli kölelik

Yaygın eğitim, özellikle herkesin okuma-yazma öğrenmesi insanlık tarihinde yeni bir gelişmedir. Herkesin okur-yazar olması ortalama insanın doğasına terstir. Çünkü insan, ihtiyacına göre lazım olanı fiilen öğrenir ve davranışsal alışkanlıklar edinir. İnsanın asıl öğrenme mecraı pratik eğitimdir. Meslek ve meşrep, insanın ihtiyacını kendi iradesi, yeteneği ve emeğiyle gidermesinin tek meşru yoludur. Bunun için çoğu zaman pratik eğitimler, insiyaki alışkanlıklar, doğal yetenekler yeterlidir. Bu anlamda okur yazarlıkta, mesleki-meşrebi gerektirdiği için yani sadece ihtiyacı olanın davranışsal alışkanlığıdır. Geri kalan için gereksiz bir yüktür. (nitekim insanların çoğu artık tekrar doğal haline dönüp okuyup yazmadan dijital çağın emoji ve işaretleriyle yetinmeye başlamıştır.)

Tarih boyunca insanın öğrenme ve iletişim kanalı ise ezberlemek, konuşmak ve dinlemek olmuştur.

Özellikle dinleme, hem eğitici hem büyüleyicidir. Kutsal kitaplar, Tevrat, İncil, Kuran ve şarihleri, ideolojik metinler, sürekli tekrar edilerek ezberlenir.  Yazı, hitabet ve belagat, beyni formatlar.  Niyete ve amaca göre inşa eder, manipüle eder. Yani kitleler, konuşma-dinleme-ezber yoluyla büyülenip eğitilir, yönetilir.

Benim Üniversitelerim’de, Gorki, “İnsanlar bilgi değil, unutma ve avuntu peşinde koşarlar.” Der.

Yaygın eğitim-okuryazarlık; küresel kapitalist dünya düzeninin ilk hamlesiydi. Modern batılı eğitim-öğrenim düzeninde bütün okuryazarlar ve bütün medya, ilk önce geçmişi, geleneği, aslını neslini sorgulayıp yabancılaşır. Bu süreç köylünün işçileşmesi ve emeğin ürüne yabancılaşmasına paraleldi. Öğreniyormuş, eğitiliyormuş gibi yapılan okullar, sadece yeni sınıfsal dizayn için değil, geçmişe ve kendi asıl doğasına yabancılaşma yani unutma ve avuntu için de ideal mekanlardır.

Zorunlu eğitim, okul, daha sonra gazete, radyo, sinema, en son tv ve internet..geçmişteki dinlemeye dayalı beyin yıkamanın devamıdır. Modern halidir ve daha etkilidir. Yaygın eğitimle herşeyi -herşeyden az birşeyleri-öğrenen insan, asıl yetenek ve istidadına yabancılaşır. İhtiyaçtan fazla mal, yetenekten öte makam, hak edilmemiş şöhret gibi, ihtiyacı olmayan bilgi de insanı kadükleştiren, kendine yabancılaştıran bir büyülenme halidir. Cehaletin eğitimle kurumlaşması, zor’un devlet çarkıyla örgütlenmesi gibi, meşru bir seviyesizleşme doğurmuştur.

Modern kapitalist sistemin ihtiyaç duyduğu yeni köle-insanın kolektif bir düşünme biçimi ve davranış koduna koşullanması için geliştirdiği bu eğitim tarzı, tam da istenen amaca ulaşmış ve adeta küresel bir resmi ideoloji gibi, tüm insanlığa aynı ezberleri tarih, sosyoloji, arkeoloji, matematik, fen, hukuk, ilahiyat olarak aşılamıştır. Bu ezberlerin dışına çıkabilmek, bunları sorgulamak, farklı düşünebilmek ise neredeyse akıl dışı, mutlak yanlış ve hatta kötü fikir ve inanç muamelesi görmüştür. Birçok aydın, bu körleşmeyi, sürü davranışını, evrensel cehaleti, romanlarla, hikayelerle, teorilerle anlatmaya çalışsa da, dünyanın her yerinde her çocuk sabah okula gidip, akşam tv ve internetle aynı şeyleri sürekli öğrenir, duyar, görür ve kabullenir. Böylece hiç büyümez, hapsolduğu fanusun dışına çıkmaz, dayatılmış hayatlara ölene kadar katlanmak zorunda kalır. Ama insanların çoğu bu durumdan şikayet etmez, hatta bu halini kurnazca yöntemler geliştirip küçük dünyasında ayakta kalmak veya arzularını gerçekleştirmek için kullanmayı öğrenir. Buna seçilmiş cehalet denir ve küçük insanların yani kölelerin sorumluluk üstlenmeden yaşayabilmesinin kaynağı budur.

Köle, köle kalmayı daima hür olmaya tercih eder. Çünkü, kölelik sorumsuz çocuksuluktur. Özgürlük ise sorumluluk gerektirir.

İnsanların çoğu Adem olamadan yani iblis mayasından arınıp akıl idrak sahibi olmadan büyür, yaşar ve ölür.

Bukowski “Korkunç olan ölüm değil, yaşanan ya da yaşanamayan hayatlardır..” diye başladığı paragrafın sonunda şöyle yazar.. “Çoğu insanın ölümü bir aldatmacadır. Ölecek bir şey kalmamıştır geriye..” Heidegger ise daha kötümserdir; ‘sadece insanlar ölür, geri kalanlar telef olur’, demiştir.

Seçilmiş cehalet: Kurnaz bencillik

İnsan içine doğduğu doğa ve toplumdaki tehlikelere karşı güvenli bir barınak ve savunma araçları geliştirdiği gibi, kendi varoluşunu tehlikede gördüğünde ilginç sığınaklar ve savunma refleksleri geliştirir. Seçilmiş cehalet ve abartılı dinsellikler de birer sığınaktır. Yani aptala yatmak, bilmiyormuş gibi yapmak, ilgisiz davranmak, aslında sonunu bilmediği her gelişmeyi test etmek için zaman kazanma taktikleridir. Afrika’da binlerce yılın köleleştirme tecrübesinden mülhem, insanlar en çok bu rolü yaparlar ve kendilerini yeni tehlikelerden korumaya çalışırlar. Aslında yerin altında su olduğunu, toprağı ekince her tür yiyeceğin yetişeceğini, hayvanlara nasıl bakılıp çoğaltılabileceğini, daha iyi evler yollar yapmayı Afrikalı bilir ama bunları yapınca tıpkı atalarının çalıştırılmak üzere zincirlerle kırbaçlarla uzak diyarlara götürülüp köleleştirileceğini, madenlerinin çalındığı gibi kendi hayatlarının da çalınacağını iyi bilmektedir. Bu nedenle sadece kendine yetecek kadar eker biçer veya onları yardıma muhtaç görüp vicdan yapan yabancıların yardım etmesi için sürekli aç susuz rolü yapar. Nihayetinde dünyanın her yerinde Afrika’ya bu merhamet ticaretiyle yardım yağar.

Oscar Wilde, ‘Nankör, tutumsuz, hoşnutsuz ve asi bir yoksul, sahici bir kişiliktir ve onda çok cevher vardır’, der. Bazan negatif özellikler bile pozitif bir öz taşır. Nihayetinde negatif olan, yani kötü, eksik, yanlış olan, İyi’nin aynadaki ters tecellisi veya fraktal yansımasıdır.

Kendi kaderinin efendisi olmak yerine, kaderin mağdurunu oynamak daha kolaydır. Tolstoy, ‘Cahilde eksik olan akıl değildir, o kurnazdır eksik olan ahlaktır.’ der. Bu yanlış kadercilik, ahlaksızlığın da kök nedenidir. Çünkü ahlakın kaynağı özgür iradenin sorumluluk bilincidir. Kaderini tanrıya veya aynı anlamda zamana-tesadüflere-dışsal nedenlere bağlayan, yani sorumsuzluk hürriyeti elde eden her birey, iyiyle kötü, doğruyla yanlış, günahla sevap arasındaki tercihlerini de ötekileştirir. Tanrıyla veya aynı anlamda tanrı demeden inandığı diğer temel ilke ile kurduğu bu ilişki tarzı bütün işlerini de belirler. Her kötülük, yanlış, günah, eksiklik kolayca tanrısına-veya aynı anlamda kadere, feleğe, devlete, düzene- atfedilir. Tanrıyı -devleti-sistemi-doğayı baba veya anne yerine koyan ilkel çocukluk çağı inancının ürünü olan bu ergen olmayış hali, aslında çok bilinçli bir içgüdüdür. İç güdü ve bilinç arasındaki tenakuz,  bu seçilmiş sorumsuzluk konusunda ortadan kalkmıştır. Buna kurnazlık denir.

İnsanların çoğu, işte bu kurnazlıkla yaşar. Her tür ahlaksızlığı kurnazca tevil eder. Bilerek isteyerek yanlışı sürdürür, günah işler, ölçü ve tartıda hile yapar, hak yer, yalan söyler, hırsızlık, yolsuzluk yapar, küçük kurnazlıklarla en yakınlarını bile kandırır. Tanrıyla kurduğu ikiyüzlü, sahte ilişki tarzını, gönüllü boyun eğerek güvenlik ve ihtiyaçlarını giderdiği otoritelerle de kurar. İnanıyormuş, bağlıymış, sadıkmış gibi davranır. Tanrıya abartılı ibadetler, aşırı dinsellikler, mümince davranışlar sergiler. Otoritelere, devlete, patrona, müdüre ise aynı tarzda sadakat, biat, bağlılık, hizmet davranışları sergiler. Ama bu abartı davranışlar aslında o derin kurnazlıkla sorumsuzluğunu gizlemenin ve hatta bu sadakatle elde ettiği sosyal artı değeri başkalarına tahakküm için kullanmanın aracıdır.

 

Cehaletin istismarı: Kutsal tefecileri

Bu sürü davranışı, aynı kurnazlık ve bencil çıkarcılığa yaslanan istismar odakları üretmiştir. Seçilmiş cehaletin üretilip yayıldığı kurumsal ve kuramsal tezgahlar doğmuştur. Böylece insan topluluklarının tencere-kapak misali, simbiyoz ilişki düzeni gelişmiş, sorumsuz ve cahil kitleleri kutsalla, bilimle, büyüyle yöneten bir sınıf doğmuştur. İşte bu sınıf; hahamlar, mollalar, şeyhler, bilim adamları, aşırı dinci ve aşırı ideolojik -kesin inançlı- insanlar (dikkatli bakın hepsi tek bir tür insan tipidir), bilgiyi başkalarına anlatmak için öğrenir ve aslında onları yönetmek için de aşırıdır.

Gerçekte insan hakikati öğrenince büyür. Bilgi toplayan acı toplar. Acı da, insanı olgunlaştırır, akıl baliğ olmak, acıyla karılmış yaşam bilgisini idrak etme eşiğini geçmek demektir. Oysa hakikatle insan arasına girerek aracılık-tefecilik yapan din, bilim ve ideoloji mollaları, insanları sözle, sözde tanrıyla, bilimle, gerçekle kandırır ve bilgiyi insanı eğitmek-olgunlaştırmak değil, büyüleyip felç etmek için kullanır. Bunlara körlemesine inanan-bağlanan hiç kimse, asla akıl baliğ olamaz, olgunlaşamaz ve asla hakikatle yüzleşip öğrenemez.

Din adamları sınıfı, havralar, kiliseler, hahamlar, rahipler, papazlar, azizler, mollalar, şeyhler, dedeler, babalar, bu tahakküm paradoksunun kurumsallaşmış örnekleridir. Dinselleşmiş ideolojik örgüt teorisyenleri, ideologları, liderleri de bu din adamları sınıfına dahildir. Bugün bilim adamları, filozoflar, kanaat önderleri, aydınlar, ünlü gazeteciler ve sanatçılar da aynı modelin seküler versiyonlarıdır.

Dini ve dinsiz adamlar sınıfını ortaya çıkartan, otorite yapan ve onlara perestij vererek karşılığında ikiyüzlü bir dinsellik ve sahte ahlak alarak her davranışını maliyetsizce meşrulaştıran, seçilmiş cehalettir. Bu bilinçli cahiller, aynı tarzı daha rafine ve daha dolaylı olarak kullanır. Gündelik ilişkilerinde, aile içinde, akraba ve dost ilişkilerinde dahi daima başkalarına ayar veren, ötekini yargılayan, her konuda ev sahibi gibi davranan insanlar da atanamamış peygamber gibidirler. İnsanların binlerce yıllık kölelik geçmişi, bu hükmetme ve yönetmeye dayalı davranış kodlarının kaynağıdır. Kökeninde sorumsuzluk duygusu, yani ergen olamamışlık ve uzatılmış çocukluk yatar.

 

Sorumsuzluk: Büyümeyen çocukluk

Savaşlar, çatışmalar, cinayetler, cinnetler, katliamlar, öfke nöbetleri, işkence ve zulümlerin çoğu, işte bu ‘çocuklar’ tarafından işlenir. Savaş ve şiddet zaten çocuk davranışıdır. Şehvet ve şöhret, ihtiras ve tahakküm de aslında insanın çocukluk hastalıklarıdır. Bu hasletler çocuksu oyun biçimleridir. Kökeninde ilkel avcılık ve toplayıcılık devirlerinin güç istemi, sahip olma oyunları, hayali düşman imgelerini yenme arzusu gibi içgüdüler ve davranışlar yatar. Tarih boyunca kralların av törenleri, aslında sadece savaş tatbikatı değil, toplumu da yönetme tatbikatı olarak düzenlenmiştir. Nihayetinde devletler, birer çobandır. Siyaset ise çobanlık mesleğidir. Anonim yığınlar, koyunlar, keçiler, atlar gibi güdülmeye, eğitilmeye, koşullanmaya ve itaate alıştırılır. İnsanın evcilleştirdiği bu hayvanlar, insanın da evcilleştirilebileceğini öğretmiştir. İnsanın çocukluk halleri, tıpkı hayvanlar gibidir. Aslında hayvanlar ilkel insanı eğitmiş, bir çok şeyi de öğretmiştir. İnsanların çoğu bir ömür boyu bu ilkel eğitim ve öğretimin üstüne hiç bir şey eklemez. Okur yazar olsa da, yaş alsa da, bir çok tecrübe yaşsa da asla büyümez, idrak etmez, akıl baliğ olmaz. Çünkü içgüdüsü sorumluluktan kaçar.

Bu çocuksuluk, sahiden çocuk olanlarda sevimli yaramazlık olarak tolere edilir ama büyüyememiş, ergen olamamış insanlarda zalimliğe, sahtekarlığa, ahlaksızlığa yol açar. Doğada hayvanlar ihtiyacı kadar avlanır. Ama insanlar hem ihtiyacından fazlasını ister hem de başkalarının elindekini. Bu güdü o derin ilk hasedin, iblisin insana aşıladığı bir eksikliktir. İblis soyu, Ademi tamamlanmak-mükemmelleştirmek-ölümsüzleştirmek yani tanrılar gibi olma adına kandırmış ama yaptığı aşıyla aslında onu eksiltmiş, eksiklik duygusu vermiş ve bunu biteviye tamamlama hırsı kazandırmıştır. Aşırı ve sapkın cinsellik, alkol, uyuşturucu, kumar, büyü, sihir, kazanma hırsı, biriktirme şehveti, hükmetme arzusu…tüm günahlar, işte bu yanlış eksiklik duygusunun giderilmesi, tamamlanması çabasının ürünü ve sonucudur.

İnsanlık çoğu zaman işte bu eksik insanların eksikliğini ötekine hükmederek, başkasının hakkını da gasp ederek tamamlama güdüsüyle davranan, bunu şiddet veya kurnazca sahtekarlık yoluyla yani emek vermeden yapan yaşlanmış ama gelişmemiş zalimlerin, zorbaların, hırsızların kurbanı olmuştur. Bu iblis-şeytan suçları nedeniyle bizatihi insan türüne düşmanlık ise yine şeytani bir tuzaktır.

 

Ahlakın Soykütüğü: Sorumluluk idraki

Başkasına hükmetme, başkasının hakkını çalma, başkasını yargılama davranışı, eksik insan davranışıdır. Kendini eksik görmeyen insanların başkalarıyla kurduğu ilişki, sadece paylaşma ve dayanışmadır. (Salat ve Zekat). Ve takva yani kötülükten sakınma, başkaları için veya tanrı için değil, içsel bir doğallıkla, zaten Adem olmanın gereği olduğu için kötülükten-yalandan-yanlış yapmaktan sakınma demektir. Modern felsefede Kant ahlakı olarak bilinen bu ahlaki ölçü, aslında İbrahimi geleneğin alameti farikasıdır. Ahlak, özgür iradeyle ve sorumluluk duygusuyla iyiliği seçmek ve kötülükten sakınmak demektir zaten. Ahlakçılık ise, ahlakı da istismar etmek, ahlaki kural ve değerleri içselleştirmeden başkalarına gösteriş için veya başkasına hükmetmek için kullanmak demektir. Bu ahlak-merhamet-kutsal değer ticaretidir. Oysa gerçek ahlak, iyiliği tanrı için veya başkası için yapmaktan utanır. Çünkü bu ayıp birşeydir. ‘iyiliği tanrı rızası için yapma, iyilik olduğu için yap, tanrı asıl bundan razı olur’.

Utanmak, insanın ilk Ademleştirici duygusudur. Ar, haya, edep, hicap, Adem olabilme yöntemidir. Sorumluluk duygusunun kökenidir. Salim aklın, özgür iradenin kaynağıdır. Sadece utanabilen insan, başkasına zarar vermez, kendi sınırlarını bilir, insan kardeşlerinin, diğer canlıların, doğanın da hakkını gözetir. Erdem, budur.

Ahlak insan içindir. Hiçbir hayvan ahlaksız değildir. Onlar doğalarına kodlanmış davranışlarla yaşar. İnsan ise seçme istidadı ve hakkına sahip tek canlıdır. Bu nedenle sorumluluk idraki ile davranmak zorundadır. Aksi halde ahlaksızlığın çukuruna düşer ve kendine ve başkasına zarar veren kötü bir canlıya dönüşür. Bu iblisin-şeytanın çukurudur. Bilgi ve bilgelik, işte bu sorumluluk ahlakını öğrettiği ölçüde gerçek bir hakikat eğitimi sağlar. Hakikatin künhüne vardırır. İnsanın kendinden arınıp, yani doğasındaki iblis-şeytan mayasını terbiye edip Adem soyuyla asilleşmesinin tek yolu, bu ahlaki çabadır. Dinler de felsefeler de diğer değer merkezli öğretiler de aslında bu yolun farklı sokaklarıdır. ‘Bilge olanlar yüklerini zerafetle taşımayı, başkalarını kendi acılarının duygusal şiddetinden korumayı öğrenirler.’

Bir insanlık öğretisi, bir toplumsal kurtuluş formülü, bir bireysel özgürlük felsefesi önce ve temelden, işte bu ahlaki insanlaşma hedefini, insanı aziz, şerefli, haysiyetli özüyle yani Adem soyunun misyonuyla buluşturmayı açık ve net olarak belirlemek, tanımlamak, odaklamak zorundadır.

Bugün ihtiyaç olan, budur.

 

Ahmet Özcan

Ahmet Özcan, nüfus kaydı ismi Seyfettin Mut olup İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi mezunu (1984-1993)dur. Yayıncılık, editörlük, yapımcılık ve yazarlık yaptı. Yarın Yayınları ve haber10.com haber sitesinin kurucusudur. “Ahmet Özcan” yazarın müstear ismidir.

Yer aldığı dergiler arasında İmza (1988), Yeryüzü (1989-1992), Değişim (1992-1999), Haftaya Bakış (1993-1999), Ülke (1999-2001) ve Türkiye ve Dünyada Yarın (2002-2006) bulunmaktadır.

Yayımlanmış kitapları arasında Yeni Bir Cumhuriyet İçin, Derin Devlet ve Muhalefet Geleneği, Sessizlik Senfonisi, Şeb-i Yelda, Yeniden Düşünmek, Teolojinin Jeopolitiği, Osmanlı’nın Orta Doğu’dan Çekilişi, Açık Mektuplar, Davası Olmayan Adam Değildir, İman ve İslam, Yenilmiş Asilere Çiçek Verelim, Tevhid Adalet Özgürlük ve Devlet Millet Siyaset yer almaktadır.

Kişisel web sitesi:
www.ahmetozcan.net
İng: www.ahmetozcan.net/en;
e-posta adresi: [email protected]

Bir yanıt yazın

Your email address will not be published.