Kayalar mı, Çipler mi?
Canavarlar kapıştığında, asimetrik süper güçlerini sergilemekte gecikmezler.
Örneğin Godzilla’yı ele alalım. ABD’nin Pasifik’teki atom bombası denemeleri sayesinde, bu dinozor benzeri deniz yaratığı önüne çıkan her şeyi yok edebilen patlayıcı, radyoaktif bir nefese sahiptir. Baş düşmanı Rodan ise süpersonik hızlarda uçabilen, pterodaktil benzeri bir kuştur; bu, atomik kötü nefesten kaçınmak için işe yarayan bir yetenektir. 1960’lardan bu yana bu iki dev canavar, bir dizi Japon filminde birbirleriyle kapışarak ortalığı birbirine kattı.
Aslen Soğuk Savaş dönemindeki nükleer felaket korkularının ürünü olan bu arketipsel canavarlar, günümüzün başlıca jeopolitik hasımlarını temsil edebilir. Canavar akrabaları gibi Çin ve Amerika Birleşik Devletleri de kendilerine özgü ve birbirini tamamlayan süper güçlere sahiptir. Çin, özellikle nadir toprak elementleri olmak üzere, dünyadaki kritik minerallerin çoğunluğunu kontrol ediyor. Amerika Birleşik Devletleri ise yapay zekâ uygulamaları için gereken en gelişmiş yarı iletkenler söz konusu olduğunda teknolojik üstünlüğe sahip.
Açıkça söylemek gerekirse: Çin’de kayalar, Amerika’da ise çipler var.
Bu süper güçlerini sergileyen iki ülke, bir dizi ticaret müzakeresinde, gergin askerî karşı karşıya gelişte ve üst düzey siyasi toplantıda çatıştı. Bir çizgi roman evreninde olduğu gibi dünyayı kurtarmak için değil, kendi ulusal büyüklenmeleri ve sınır ötesi açgözlülükleri uğruna uzun soluklu bir çekişmeye girişmiş durumdalar. Onlar pazarlık edip didişirken dünya kaosa doğru sürükleniyor.
Düşmanlıklara Bir Ara
Başkan Donald Trump, mayıs ayı ortasında Pekin’de Çin lideri Xi Jinping ile bir araya geldiğinde, görüşmeler beklenmedik ölçüde dostane geçti. Trump’ın ikinci döneminin başlamasından bu yana iki ülke, kesintili biçimde süren bir gümrük tarifeleri savaşı yürütüyordu ve bu çatışma kontrolden çıkma tehlikesi taşıyordu. Aynı zamanda Çinliler, hızla yükselen petrol fiyatları ve bunların küresel ekonomiye yansımaları göz önüne alındığında, ABD-İsrail’in İran’a karşı yürüttüğü savaşın uluslararası istikrar üzerindeki etkisinden derin kaygı duyuyordu.
Yine de Çin’deki bu görüşmede iki lider, ortak bir “yapıcı stratejik istikrar” hedefinde birleşti. Trump, bu süper güçler kondominyumunu — bir G2’yi — oluşturmak için Tayvan’a silah teslimatlarını ertelemeye istekliydi. Ayrıca Nvidia’nın gelişmiş (ancak en gelişmiş olmayan) bilgisayar çiplerinin Çin’e satışına yeşil ışık yaktı. Buna karşılık Çin, 2028’e kadar her yıl 200 Boeing uçağı ve 17 milyar dolarlık tarım ürünü de dâhil olmak üzere Amerika Birleşik Devletleri’nden yaptığı alımları artırmayı kabul etti.
Her iki tarafın basın ofislerinin yarattığı zirve tantanası, iki ülkenin somut nitelikte çok az ikili anlaşmaya vardığı gerçeğini gölgede bıraktı. Trump, Çin’in kontrolündeki kritik minerallere — özellikle ABD’nin ileri teknoloji üretimi ve gelişmiş askerî teçhizatı için vazgeçilmez olan nadir toprak elementlerine — uzun vadeli erişimi güvence altına alamadı; gezi sırasında Trump’a eşlik eden teknoloji devleri de Çin pazarına daha geniş erişim sağlayacak önemli bir taviz elde edemedi. Çin ise ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki güvenlik politikasını değiştirmeyi başaramadı. Yeni G2’nin liderlerinden küresel düzenin kurallarını yeniden düşünmeleri veya yeniden şekillendirmeleri beklenebilirdi, ancak bu konu Pekin’deki gündemde yer almadı.
Yine de iki süper güç, tırmanan çatışma yolundan geri adım attı. Belki daha da önemlisi, Trump görünüşe göre Amerika Birleşik Devletleri’ni Çin ekonomisinden ayrıştırmaya yönelik önceki hedefinden vazgeçti; bu hedef, “stratejik rakibe” yönelik çevreleme politikasını giderek sıkılaştırmakla birlikte, adeta iki partinin de benimsediği bir zorunluluk hâline gelmişti.
En azından şimdilik, dünyanın süper güç canavarları ayaklarının dibindeki yerleri yerle bir etmiyor. Ellerindeki ateş gücünün büyüklüğü düşünüldüğünde, bu hiç de küçümsenecek bir başarı değil. Ancak mücadele, daha uzaklarda, mineraller dünyasında tüm şiddetiyle sürüyor.
Kayaları Ele Geçirmek
Nadir toprak elementleri (REE) aslında nadir değildir. Ancak bu 17 sıra dışı metalden herhangi birini, içinde bulunduğu cevherden çıkarmak oldukça zor olabilir. Amerika Birleşik Devletleri, bir zamanlar Nevada sınırı yakınlarındaki Kaliforniya’da bulunan bir madenden bu kaynakları çıkarma ve işleme konusunda dünyanın lideriydi. Ancak bu, REE’nin çoğunlukla siyah-beyaz televizyon gibi ürünlerde kullanıldığı dönemdi. Çıkarma ve işlemenin yol açtığı çevresel zarar — bunun yanı sıra işçilik maliyetleri — zamanla Amerika Birleşik Devletleri’ni bu faaliyetleri Çin’e devretmeye yöneltti.
REE, kablosuz iPhone şarj cihazlarından F-35 savaş uçağına kadar her şeyde kullanılan son derece güçlü mıknatısların üretimi için vazgeçilmez hâle geldiğinde Çin, çıkarma faaliyetlerinin yüzde 60’tan fazlasını, işleme faaliyetlerinin ise yüzde 90’ını kontrol ediyordu. En yeni işleme teknikleri için diğer tüm ülkelerden daha fazla patent başvurusunda bulundu. Ayrıca yalnızca kendi topraklarındaki kaynakları çıkarmakla yetinmeyip, dünya çapına yayılan birbirine bağlı altyapı projeleri bütünü olan Kuşak ve Yol Girişimi (Belt and Road Initiative) aracılığıyla denizaşırı madenlere erişim sağladı.
Örneğin Tanzanya’da Avustralyalı Peak Rare Earths şirketi, 2010 yılında muhtemelen dünyanın en büyük henüz işletilmemiş REE kaynağını keşfetti. Bu, Amerika Birleşik Devletleri ve müttefiklerinin tam da aradığı şeydi: Çin dışında çıkarılıp işlenebilecek cevher. Ne var ki geçen yıl Çinli Shenghe Resources şirketi, Avustralyalı şirketi — ve Tanzanya’daki yatakların haklarını — 100 milyon doların biraz üzerinde bir bedelle satın aldı. Çin, Myanmar’daki nadir toprak madenlerinden cevher ithal ederek, Brezilya’daki yeni yatakları işleterek ve Malezya ile Endonezya’yı olası işleme faaliyetleri için değerlendirerek pazardaki hâkimiyetini daha da artırıyor.
Hem Pentagon’un hem de ABD sanayisinin ihtiyaç duyduğu minerallere erişimi güvence altına almak için Trump yönetimi, ABD’deki REE yataklarının işletilmesine yönelik faaliyetleri artırdı. Çevre davaları ve faaliyetlerin Çin’e kaydırılmasının ardından daha önce kapatılan Kaliforniya’daki Mountain Pass madeni, 2012’de yeniden üretime başladı; ancak fiyatları düşürmek amacıyla piyasayı REE’ye boğan Çin’le yine de rekabet edemedi. Geçen yıl Pentagon, madenin sahibi MP Materials’ın çoğunluk hissesini satın aldı; şirket bugün küresel REE arzının yüzde 10’undan fazlasını üretiyor.
Trump ayrıca Teksas’taki Round Top madenini geliştiren USA Rare Earths’e de büyük miktarda para aktardı; bu maden, REE üretiminde Mountain Pass’e rakip olmayı vadediyor. Ancak hızlandırılmış bir takvimle bile yeni maden 2028’den önce üretime başlamayacak. Bu arada yönetim seçeneklerini çeşitlendiriyor: Arizona’daki bir REE işleme tesisine para aktarıyor, Fransa’daki benzer bir işletmeyle sözleşme yapıyor ve Avustralya’daki bir madencilik şirketiyle tedarik sözleşmelerinin ayrıntılarını müzakere ediyor. Bu yoğun faaliyet Çin’e bağımlılığı azaltabilir, ancak ortadan kaldıramaz.
Üstelik mesele yalnızca nadir toprak elementleri değil. Çin, magnezyum üretiminin yüzde 95’ini, tungsten üretiminin yüzde 80’inden fazlasını, grafit ve silisyum üretiminin yüzde 70’inden fazlasını ve kobalt üretiminin dörtte üçünü kontrol ediyor — bunların tümü neredeyse bütün modern imalat için kritik öneme sahip mineraller. İşleme alanında ise Çin, en çok rağbet gören 20 mineralden 19’unun başlıca rafinericisi konumunda ve ortalama pazar payı yüzde 70. Çin, yalnızca ham maddeler ve işlenmiş cevherler üzerindeki kontrolüne dayanmakla kalmayıp, alt akış üretiminde de hâkim konumda. Örneğin otomobillerde, bilgisayarlarda ve tıbbi cihazlarda kullanılan en güçlü mıknatısların üretiminin yüzde 94’ünü gerçekleştiriyor.
Birçoğu “temiz enerji” dönüşümünün altyapısını oluşturmak için gerekli olan, ancak aynı zamanda Amerika Birleşik Devletleri’nin bağımlı hâle geldiği tüm gelişmiş askerî ürün yelpazesi için de vazgeçilmez nitelik taşıyan “kritik hammaddelere” yönelik yeni hücum, mineral zengini Küresel Güney’in tamamında Çin ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki rekabeti keskinleştirdi. Bu ülkeler genel olarak Çin’i sermaye ve finansman sağlamaya istekli bir aktör olarak görüyor. Küresel Güney’in büyük bölümünü “bok çukuru ülkeler” diye nitelendiren, bu ülkelerin çok sayıda vatandaşını sınır dışı eden ve hükümetlerinin neredeyse tamamını ağır gümrük tarifelerine tabi tutan Trump’a ise ciddi bir kuşkuyla yaklaşıyorlar.
Amerika Birleşik Devletleri’nin Çin’e yetişmesi ve Çin’in mineraller alanındaki süper gücünü etkisiz hâle getirmesi ne kadar sürecek? En iyi senaryoda Amerika, 2028’e kadar nadir toprak elementi ihtiyacının yalnızca yarısını karşılayabilecek ve şu anda bu güçlü mıknatısların yüzde 1’inden azını üretiyor. Amerika aradaki farkı kapatana — ya da ABD öncülüğündeki Pax Silica gibi girişimler aracılığıyla talebini karşılamak üzere başka ülkelerle ortaklıklar kurana — kadar Çin, bu kilit minerallerin arzını İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatabileceğinden daha kolay kısabilecek.
Çipleri Kontrol Etmek
Silikon Vadisi uzun zamandır yenilikle özdeşleşmiş bir isim: Apple’ın iPhone’ları, Google’ın arama motoru, Facebook’un sosyal medya platformu. Ancak Silikon Vadisi’nin kalbi, en azından başlangıçta, gerçekten silikondan yapılmıştı. Vadiyi çipler inşa etti. 1980’lerde Japonya, Amerikan şirketlerinin piyasaya sürebildiği her şeyden daha üstün yarı iletkenler üretiyordu. Rekabet, Silikon Vadisi’ni Japonya’yı geride bırakmaya itti.
Çip tasarımcısı Nvidia, 1990’larda video oyunu sektörüne grafik işlem birimleri (GPU) tedarik eden bir şirket olarak faaliyete başladı. Bu Nvidia çipleri, kelimenin tam anlamıyla Microsoft’un Xbox’ının beyni hâline geldi. Daha sonra Sony’nin PlayStation 3’üne güç vermeye başladılar; bu da Silikon Vadisi’nin Japon rakiplerini kesin olarak geride bıraktığının göstergesiydi.
Ardından Nvidia, bir sonraki büyük teknoloji devrimi için gerekli donanımları geliştirmeye başladı: Yapay zekâ. Kamuya sunulan ilk büyük yapay zekâ (AI) platformu olan ChatGPT, Nvidia’nın yeni nesil GPU’ları temel alınarak geliştirildi. Nvidia bir anda en çok rağbet gören tedarikçi ve dünyanın en değerli şirketi hâline geldi; bugün değeri 5 trilyon doları aşıyor.
“Grand Theft Auto” oynamak veya 2021 yapımı “Godzilla vs. Kong” filminin özel efektlerini ürkütücü derecede gerçekçi göstermek için gereken grafikler pazarına hâkim olmak başka bir şey. Ekonominin her köşesine, ordudan söz etmeye bile gerek yok, nüfuz eden yapay zekâ teknolojisinin yapı taşlarını yaratmak ise bambaşka bir şey.
Amerika Birleşik Devletleri, ekonomik ve askerî üstünlüğünü korumak için Nvidia’nın en gelişmiş yarı iletkenlerinin Çin’e ihracatını denetim altına aldı. Halk Kurtuluş Ordusunun son altı yılda bu değerli çipleri ele geçirmek için yüzlerce kez girişimde bulunmuş olması şaşırtıcı değil. Çin’in kendi çiplerini üretmesini önlemek için Hollanda da çiplerin basımında kullanılan makinelerin ihracatına kısıtlamalar getirdi.
Bu kısıtlama stratejisinin önünde iki zorluk var. Birincisi, adına rağmen Silikon Vadisi aslında bu gelişmiş bilgisayar çiplerinin büyük çoğunluğunu üretmiyor. Gelişmiş yarı iletkenlerin yüzde 90’ından fazlasında dünya Tayvan’a bağımlı. Sanki sahneye hem Godzilla’yı hem de Rodan’ı dize getirebilecek bir süper güce sahip başka bir canavar çıkmış gibi.
Amerika Birleşik Devletleri, Çin’in çip bağımlılığına vereceği karşılığın Tayvan’ı işgal edip yarı iletken sektörünü ele geçirmek olmasından korkuyor. Biden yönetimi ise bilgisayar çipi üretimini yeniden ülkeye taşımak için CHIPS Yasası’nın kabul edilmesini sağladı; bu da Arizona’yı gerçek bir Silikon Vadisi’ne dönüştürüyor. Intel ve Tayvan’ın TSMC’si, burada fabrika kuran 75’ten fazla şirket arasında yer alıyor; bu fabrikalar (bir çölde) büyük miktarda suya ihtiyaç duyacak ve doğada parçalanmayan, çevreyi kirleten ve insanların vücudunda biriken (artan bir nüfusun ortasında) sentetik bileşikler olan “sonsuz kimyasallardan” tonlarca üretecek.
Rusya’nın Ukrayna’yı ele geçirmeyi başaramaması ve Amerika Birleşik Devletleri ile İsrail’in İran’da rejim değişikliği sağlayamaması göz önüne alındığında, Çin’in yakın zamanda Tayvan’ı ele geçirmeye kalkışması pek olası görünmüyor. Bunun yerine Çin farklı bir yaklaşım izledi ve kısıtlama stratejisinin ikinci sorunu da bu. Nvidia’nın en iyi çiplerini edinmesi engellenen Çin, kendi çip sektörünü dünyanın en iyisi hâline getirmek için para akıtıyor.
Bu kayda değer devlet yatırımları, Çinli DeepSeek şirketinin ChatGPT’ye rakip ürününü piyasaya sürdüğü Ocak 2025’te bir Sputnik anı yarattı. Ancak büyük atılım perde arkasında gerçekleşti: Çin, kendi yerli üretim çiplerini kullanarak daha düşük maliyetle karşılaştırılabilir yapay zekâ sonuçları elde etmeyi başardı.
Amerika Birleşik Devletleri’nde özel sektörün yapay zekâ harcamaları hâlâ Çin’in yatırımlarını önemli bir farkla aşıyor. Ancak Trump yönetiminin bilim fonlarında yaptığı kesintiler ve çalışma vizalarına getirdiği kısıtlamalar, ABD’nin teknolojik ilerlemesini yıllarca, hatta muhtemelen onlarca yıl sekteye uğratacak. Çin ise Pekin’in gelişmiş çip açığını kapatmak için hedef tarih olarak belirlediği 2030’a kadar, yapay zekâ modellerinin ihtiyaç duyduğu şeyleri üretebilecek makinelere muhtemelen sahip olacak.
* John Feffer, bu makalenin ilk yayımlandığı Foreign Policy In Focus’un direktörüdür.
Kaynak: https://theintercept.com/2026/08/23/trump-china-ai-chips-rare-earth/
