ABD Temsilciler Meclisi, 17 Eylül 2026’da müteveffa Senatör Lindsey Graham’ın öncülüğünde hazırlanan Rusya yaptırım tasarısını 262’ye karşı 159 oyla kabul etmiştir. Tasarı, daha önce 7 Ağustos’ta Senato’da 86’ya karşı 11 oyla geçmiş, böylece Kongre’nin iki kanadından da onay almıştır. Bilindiği üzere ABD yasama sisteminde bir tasarının kanunlaşması için Senato ve Temsilciler Meclisi’nin aynı metin üzerinde mutabık kalması yeterli değildir; son aşamada Başkan’ın imzası da gerekmektedir. Trump’ın bu tasarıyı imzalaması beklenmekle birlikte, metnin kendisi Başkan’a ulusal çıkar gerekçesiyle tarifeleri uygulamama veya erteleme yetkisi gibi geniş bir takdir yetkisi tanımaktadır. Bu durum, tasarının yalnızca cezalandırıcı bir araç değil, aynı zamanda bir pazarlık aracı olarak tasarlandığını göstermektedir. Yasanın özü, üst düzey Rus yetkililere ve devlet şirketlerine zorunlu yaptırımların uygulanmasının yanı sıra, Rus ham petrolünün ve doğal gazının başlıca alıcılarına ABD’ye ihracatta yüzde 100’e varan ek tarife riski getirmesidir.
Yaptırım Rejiminin Caydırıcılık Kapasitesi
Bu kararın küresel siyaset bağlamında taşıdığı anlam, ikili ticaret meselesinin ötesine geçmektedir. Yaptırım, Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı finanse etme kapasitesini enerji gelirlerinden vurarak sınırlandırma stratejisinin bir parçası olarak sunulmaktadır. Ancak burada sorulması gereken temel soru, yaptırım siyasetinin ABD için gerçekten işlevsel bir dış politika aracı olup olmadığıdır. ABD ve müttefiklerinin küresel finans sistemi, dolar merkezli ödeme altyapısı ve teknoloji tedarik zincirleri üzerindeki neredeyse tam denetimine rağmen, yaptırımların somut ve kalıcı sonuç üretme kapasitesi literatürde giderek daha fazla sorgulanmaktadır. İran örneği bu tartışmanın en çarpıcı vakalarından birini oluşturmaktadır. Tahran, on yılı aşkın süredir kapsamlı ABD ve BM yaptırımları altında bulunmasına karşın, rejim ayakta kalmayı başarmış, ekonomisini gölge ticaret ağları, üçüncü ülke aracılığıyla petrol satışı ve yerel ikame üretim mekanizmalarıyla yaptırım rejimine uyarlamıştır. Yaptırımlar İran’ı müzakere masasına zorlamış olsa da, rejim değişikliği veya bölgesel politikalarından köklü bir geri adım gibi ABD’nin nihai hedeflerine ulaşılamamıştır.
Benzer bir örüntü Rusya vakasında da gözlemlenmektedir. 2022’den bu yana Batı’nın tarihinin en kapsamlı yaptırım paketlerinden biriyle karşı karşıya kalan Moskova, savaş ekonomisini sürdürebilmiş, “gölge filo” olarak adlandırılan tanker ağları üzerinden petrolünü üçüncü ülkelere satmayı sürdürmüş, Çin ve Hindistan gibi büyük alıcılarla ticaretini artırarak Batı pazarlarındaki kaybını büyük ölçüde telafi etmiştir. Bu tablo, yaptırımların Rusya ekonomisine maliyet yüklediğini inkâr etmemekle birlikte, savaşı durdurma veya Moskova’nın stratejik hesaplarını değiştirme bakımından beklenen etkiyi üretemediğini ortaya koymaktadır. Nitekim Eylül 2026’da gündeme gelen ikincil yaptırım ve tarife mekanizması da bir önceki yaptırım dalgasının yeterli caydırıcılığı sağlayamadığının zımnen bir itirafı olarak okunabilir. ABD, doğrudan Rusya’yı hedef alan araçların tükenmesi karşısında, Rusya’nın enerjisini satın alan üçüncü taraflara yönelerek baskı zincirini genişletme yoluna gitmektedir. Bu durum, yaptırım siyasetinin kendi içinde bir eskalasyon mantığına sahip olduğunu ve ilk dalganın başarısızlığının yeni ve daha geniş kapsamlı dalgaları meşrulaştırdığını göstermektedir.
Türkiye’nin Denge Stratejisi
Bu küresel konjonktür içerisinde Türkiye’nin konumu hem ekonomik hem de siyasi bakımdan diğer aktörlerden farklılaşmaktadır. Nitekim Türkiye, Ağustos 2026 itibarıyla yaklaşık 1,5 milyar euro tutarında Rus hidrokarbonu satın alarak dünyanın üçüncü büyük Rus fosil yakıt ithalatçısı konumuna gelmiştir ve özellikle boru hattı doğal gazında Rusya’nın en büyük müşterileri arasında yer almaktadır. Bu düzeydeki bağımlılık, Ankara’yı ABD’nin yaptırım içeren tasarısının fiilen hedef aldığı ülkeler arasına sokma potansiyeli taşımaktadır. Nitekim bazı haberlerde Türkiye’nin senatörlerce açıklanan “en büyük beş alıcı” listesinde yer almadığı belirtilmekle birlikte, yasanın “yaptırımların delinmesine yardımcı olan ülkeler” kategorisi üzerinden Ankara’yı kapsama alma ihtimali de bulunmaktadır. Ancak meseleyi yalnızca bir ticaret veya enerji güvenliği sorunu olarak okumak, uluslararası ilişkiler disiplini açısından eksik bir yaklaşım olacaktır. Bu, esasen Türkiye’nin çok yönlü dengeleme stratejisinin bir sınama noktasıdır. Ankara, uzun süredir Rusya ile Batı arasında keskin bir taraf seçimi yapmaktan kaçınan, her iki eksenle de işlevsel ilişkiler sürdürmeyi tercih eden bir dış politika hattı izlemektedir. Bu yasa, söz konusu dengeleme stratejisinin NATO üyeliği çerçevesinde dahi sınırsız bir koruma sağlamadığını ve müttefiklik statüsünün ABD’nin tek taraflı ekonomik araçlarına karşı otomatik bir bağışıklık anlamına gelmediğini açıkça ortaya koymaktadır. Bu bağlamda Ankara’nın oylamanın ardından resmi bir açıklama yapmaktan kaçınmış olması, zayıflık göstergesi değil; aksine “sessiz diplomasi” olarak adlandırılabilecek bilinçli bir stratejik tercih olarak değerlendirilebilir. Türkiye’nin bu süreçte kamuoyu önünde yasaya karşı çıkış yerine, perde arkasında müzakere kanallarını işletmeyi tercih ettiği tahmin edilebilir.
Türkiye’nin elindeki manevra alanı incelendiğinde, Ankara’nın bu süreçte tamamen edilgen bir konumda olmadığı görülmektedir. Türkiye’nin savunma sanayii işbirliği, F-16/F-35 dosyası ve Suriye başta olmak üzere bölgesel güvenlik meselelerindeki rolü, Washington nezdinde önemli pazarlık kartları sunmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile ABD Başkanı Trump arasında kurulan doğrudan iletişim hattı/kanalı da, geçmiş örneklerde görüldüğü üzere, kurumsal düzeydeki gerilimleri lider düzeyinde yumuşatma imkânı sunmaktadır. Bununla birlikte, olası senaryolar arasında tam bir muafiyetten seçici şirket bazlı yaptırımlara, kısmi tarife uygulamalarına ve nihayetinde tam kapsamlı eskalasyona kadar uzanan geniş bir yelpaze bulunmaktadır. Geçmişte ABD’nin ihracat yasaklarının delinmesi gerekçesiyle Türkiye merkezli şirketlere yaptırım uygulamış olması, riskin tamamen teorik olmadığını, somut bir emsale dayandığını göstermektedir. Bu nedenle, en muhtemel sonucun, Türkiye’nin NATO üyeliği ve stratejik önemi göz önünde bulundurularak müzakere edilmiş bir istisna veya kademeli bir uygulama olacağı değerlendirilebilir. Ancak bu, ABD-Türkiye ilişkilerindeki yapısal gerilim unsurunun ortadan kalktığı anlamına gelmemektedir.
Rusya-Türkiye Ekonomik Yakınlaşma İhtimali
Son olarak, bu yaptırım sarmalının Rusya-Türkiye ilişkilerinin geleceği açısından da önemli sonuçları olabileceği görülmektedir. Batı baskısının artması, Moskova ve Ankara’yı ortak bir dengeleme mantığı etrafında daha da yakınlaştırabilecek bir dinamik yaratmaktadır. Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya Devlet Başkanı Putin arasındaki görüşmelerin ardından gündeme gelen ruble üzerinden gaz ödemesi düzenlemesi, bu yönde şimdiden atılmış somut bir adım olarak değerlendirilebilir. Bununla birlikte, Türkiye’nin tarihsel dış politika örüntüsünün tam anlamıyla bir “eksen değişikliği” değil, çok yönlü konumlanma (multi-alignment) yönünde şekillendiği söylenebilir. Nitekim Ankara’nın Rusya’yla resmî bir “enerji birliği” kurma yönünde adım atması düşük bir olasılık olarak durmaktadır. Asıl beklenen, gayriresmî düzeyde daha sıkı bir enerji ve finansal koordinasyonun, özellikle yerel para birimleriyle yapılan takas mekanizmalarının derinleşmesidir. Bu sürecin nihai yönünü belirleyecek temel değişken, ABD’nin izleyeceği uygulama sertliği olabilir. Bu anlamda ölçülü ve esnek bir ABD yaklaşımı, Türkiye’nin mevcut dengeleme stratejisini sürdürmesine imkân tanırken, uzlaşmaya kapalı ve sert bir uygulama, Ankara’yı savunmacı bir refleksle Rusya’ya yapısal olarak daha fazla yakınlaşmaya itebilir. Bu açıdan bakıldığında, Washington’un attığı adım, Rusya’yı zayıflatmaktan çok, kendi müttefiklik ağının sınırlarını ve bu ağın dayanıklılığını sınayan bir jeopolitik deney niteliği taşımaktadır.
